Herkes hayatında bir kez ihanet etmiş veya uğramıştır. Tüm ihanetler sevgiyle başlar, ve benim öyküm de tıpkı diğerleri gibi başlayacaktı. Bu bence yazılırken bile kararsızlıklar yaşıyor, ve içimde dönen tuhaf çalkantıları anlamlandırmaya çalışıyorum. Kendimi yeniden tanıdığım bir süreç bu. Burada yazacaklarım ve sizlerin okuyacağı bu yazı, sadece bir futbol özelinde değil, bir insanın karakterinde yaşadığı dalgalanmaları, çok sevdiğinde bu sevginin onun nasıl düşmanı olabileceğini, ve hayatta en önemli değerlerden birisi olan Yin ve Yang'ı öğretecek bize. Bu yazı, her şeyden önce bir itiraf yazısıdır. Ve bu gece edeceğim itiraflar, bir daha asla gün yüzüne çıkılmamak üzere yakılacaktır. İlk ve son itiraflarım için...

İlk görüşte aşk: 2010 yılı ve Real Madrid ile tanışma sürecim!
O yıl dünya kupası vardı. Hayatımda izlediğim ilk Dünya Kupasıydı. O yılın ardından Real Madrid ile tanışma sürecim başladı. Bu süreç aslında PES 2009'un arkadaşım ile benim tarafımdan sürekli oynanmasıydı. Arkadaşım sürekli Barcelona olur ve ben renklerine aşık olduğum takım olan Real Madrid'e tutulurdum. 2011 ve 2012 yıllarında ise Jose Morinho takımın başındaydı. Bir gün eniştemlerin komşusuna misafirliğe gittiğimi hatırlıyorum. Ben bir Real Madrid taraftarıydım. O gece Barcelona, Real Madrid'i tam 5-0 yenmişti. Kıpkırmızı olmuştum. Barcelona'nın oynadığı oyun stili, tavırları, daha çocukken bile bana çok itici geliyordu. Real Madrid'in oyuncularının agresifliği, yırtıcılığı ve aurası o kadar güzeldi ki, aşkımı depreştiriyordu. Fakat o 5-0'lık mağlubiyet beni bu takıma, Real Madrid'e daha fazla aşık ediyordu.

Real Madrid'e olan sevgim hakkında!
İşte her şey bu 5-0'lık maçtan sonra başlayacaktı. Küçücük bir çocuğun aklındaki travma. Aslında tarihe bakıldığında Real Madrid her zaman çok daha büyük bir kulüp oldu, ancak bu takımda bir şeyler vardı ki kendisinden o kadar fazla nefret ettiriyordu ki Barcelona, bu benim Real Madrid'e ilgi duymama sebep oldu. Bu kulübün formaları, ev sahibi formaları asla değişmez klasik beyaz, Eflatundur.

Güç ve gösteriş kol kola yürüyorlardı. Renklerine aşıktım. Kulübün bir prensibi vardı. Oyuncular, bu takımdan ve kulüpten büyük değildi. Raul, Casillas, Ronaldo, Sergio Ramos ve daha kimler kimler. Asla tereddüt etmedi Real Madrid efsanelerini göndermekte. Neredeyse hiçbirisine bir uğurlama bile yapmadan. Sergio Ramos'a sadece gösteriş açısından bir uğurlama yapması... bunlar beni adeta cezbetti. Çünkü bu futbol takımı, her şeyden önce bir gücü sembolize ediyordu. Barcelona'nın Messi'ye gösterdiği tavizleri gördükçe, takımımla gurur duyuyordum. Ayrıca bu takımın bir özelliği vardı ki, daima inatçı, hırslı ve agresif futbolcuları tercih ediyordu. Bu takıma aidiyet, ve bu tacın onuruna layık bir Gladyatör oyunu sunmasına sebep oluyor ve bu beni adeta hırslandırıyor, motive ediyordu.

Bu takıma olan sevgim adeta fanatiklik düzeyine ulaşmıştı. Her maçını izlediğimde öfke ve sinir, mutluluk ve arzular iç içeydi. Dünyada sadece tek bir futbol takımına ilgim vardı o da Real Madrid idi. 2013-2018 arasında 5 yılda 4 kez Şampiyonlar ligi kazandı. Adeta zevkten kudurmuş köpekler gibi uluyordum. Barcelona bu dönemde öyle ıstırap dolu bir sürece giriyordu ki, Dembele, Coutinho, Paulinho, Vidal ve daha sayısız saçma transferlerle kasasını boşaltıyordu. Real Madrid her zaman bir markaydı. Mbappe, Haaland, sayısız genç yetenek hepsi Real Madrid taraftarıydı. Herkesin bir hayali vardır, Futbolcuların ise yalnızca Real Madrid forması giymektir.

Erling Haaland'ın babası, City'e imza attıktan sonra şöyle konuşacaktı:
"Real Madrid'e nasıl hayır diyebilirsin? "
Her şeyden önce Real Madrid'e transfer olduklarında oyuncunun yedek kalacağını biliyorlardı ve pratikte bir karar vermek zorundaydılar. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var, Real Madrid bu transferden vazgeçecekti. Ama Haaland'ın babası bir City taraftarı olmasına rağmen böyle bir açıklamayı futbol camiasına yapmaya mecbur hissetti.
Peki ya Mbappe?
"Real Madrid, evimmiş gibi hissediyorum"
Diyecekti. Siyasi baskılar, ülkenin cumhurbaşkanı ve Şeyhin önerdiği paralar. Bir şekilde PSG ile 3 yıl daha sözleşme imzalayan Mbappe'nin gönlünden Real Madrid gitmiş değil. Günümüz futboluna damga vuracak olan 2 oyuncunun da Real Madrid'e olan sevgileri sizce tesadüf müydü?

Bu yeryüzünden bir Los Galacticos geçti. Beckham, Figo, Ronaldo, Zidane, Raul. Bu fotoğrafta olmayan Roberto Carlos, Fernando Hierro, Salgado ve Casillas da var. Böyle bir kadro yeryüzüne futbol var olduğundan bu yana gelmedi. İşte tüm bunlar, benim bu takıma olan hayranlığımı besledi. Peki ya Barcelona? Orada neden onlara karşı nefret hissediyordum?
Barcelona'ya olan nefretim!
Sadece Barcelona'yı ezmek için PES 6, 13, FIFA 14 ve daha nicelerini oynadığımı hatırlıyorum. PES 6'yı sırf nostalji olarak oynayıp Barcelona'yı 17-1 gibi Profesyonelde yendiğimi de anımsıyorum. Yetmedi, Football Maneger'da Barcelonayı 10-1 yendiğimi de biliyorum. Oyunda, Figo'nun transferinin dramatik bir sahnesini canlandırmış ve Griezmann'ı transfer etmiştim Barcelona'dan. O kadar büyük paralarla yapmıştım ki bunu, o maçta 4 gol 6 asistle oynamıştı.

Bu takımın, formanın ve şehrin dahası kulübün her şeyinden nefret ettim. Aldıkları oyuncular, konuşmaları, kendileri İspanya milli marşını ıslıklamalarını, kulübün içindeki olmayan büyüklüğün övülmesini, zira bu yaşamda Barcelona kadar bir kulüp yoktur ki başarıyla tezat popüler olsun. 90'ların sonunda yükselişe geçen bir kulüpten, asıl yükselişi 2006'da gerçekleştiren bir kulüpten bahsediyorduk. Oysa Real Madrid 1951'den bu yana Avrupa'da ve her yerdeydi. Onların bu özel hissetme davranışları ruhuma dokunuyordu. Nefretim ve öfkem çok büyüktü. Arkadaşımla PES 13 oynarken 2014 yılında birlikte Real Madrid'i alır rakip Barcelona olurdu. Her defasında hükmen 3-0 kaybederdik. Çünkü amacımız Barcelona'yı yenmek değil, dövmekti. 5 kırmızı kartı, maçta önde olmamıza rağmen yapar ve hükmen yenilir ama bundan zevk alırdık.

Her gün sabah kahvemi içtikten sonra güncel yurtiçi ve ardından yurt dışı haberlere baktıktan sonra hep Real Madrid ile ilgili haberler okurum. Marca olsun, AS olsun, ve diğer tüm bültenlerde. Forumlarda, makale veya deneme olarak, veya bir köşe yazısı olarak her gün okurum. Futbolcuların neler yaptığını, kimlerin hangi fotoğrafı beğendiğini, ve hangi yorumlar yapıldığını...
Sonra, Beyaz gecelerin alacakaranlığında bir şeyler oldu!
Dün geceydi. İnstagram'da gezinirken Barcelona stadını gördüm. Camp Nou. Bu stada her zaman hayran oldum. Sırf ona bakmamak için, çoğu Barcelona-Real Madrid deplasman maçlarını canlı izlemedim. Sadece o maçları. Bu stadın her yerine o kadar hayrandım ki. Kale arkasındaki seyircilerin daha az olarak illüzyon olarak mükemmel gösterişine, çimlerine, stadın hacimsel olarak tıpkı bir Colesseum gibi büyümesine aşıktım. Fotoğrafı görür görürmez, yüreğimde bir delik hissettim.

Sabah oldu. Figo belgeselini izledim. Taraftarların tezahüratları, coşkuları, kanımda bir şeyler hissettim. Real Madrid taraftarları böyle değildi, daha çok robot gibi tutkululardı ama sevinçti daha çok. 2000'lerdeki Ultra sur grubu tribünlerde değildi. Katalanlara baktığımda o coşkuyu, sevgiyi hissediyordum. Her şeyden önce Sosyal, Demokrat ve Özgürlükçü yapıları beni çekiyordu. Uzun süredir uzakta kaldığım bir şeyden ayrı kalmışçasına özlem duydum. İçimdeki hayranlığı ilk defa 23 yıllık hayatımda bugün dışarıya vurdum. Evet, Sevgili Bernabeu ve siz Lordlar, ben bu kulübe hayranım. Çimlerini, stadını, renklerini, insanlarını, Katalonya'yı, Katalanca'yı, Barcelona şehrini, insanlarını, kulübün değerlerini, ve her şeyini seviyordum. Ama her zaman içimde gizledim. Çünkü ben idealist bir insandım. Hala da öyleyim. Ben gücü, Üst insana arzu duyarım. Ama benim damarlarımdan Barcelona taraftarı olmak akıyor. Ruhum onu arzuluyor. İçimde dolaşan özgürlükçü ruh, buna aç.

JUDAS!
Bu bir ihanetti. Ama neden? benim yaşama dair bir tuhaf hareketim var. Bir duyguyu yaşadığımda, o duygunun bende hissettirdiklerini yaşamak yerine her zaman o duyguyu anlamlandırmaya ve sorgulamaya çalışırım. Bugün yaşadıklarım bende neyi gösteriyordu? Aslında olanlar basit bir ifadeyle açıklanamayacak kadar derin, sosyolojik, psikolojik ve felsefik bir inceleme gerektiriyordu.

Bu hayatta en çok sevdiğim şeyleri üzmekten zevk aldım. Çok istediğim bir oyuncağı, elde ettikten sonra sinirlendiğimde hemen kırardım. Aşık olduğum melodiyi 1 günde tüketir, ertesi gün bir daha hiç dinlememek üzere üzerini çizerdim. Aşkımdan öldüğüm kadınlara karşı ertesi gün, hafta veya ay sonunda hiçbir duygumun kalmadığını hissettim. Real Madrid benim için bir ütopyaydı. Gerçek olamayacak kadar uzak bir nokta. Bu aslında bu kulübün ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu. Ama ben Barcelona'ydım. Benim ruhum hep o insanca, pek insanca olan Özgürlükçü olan yapıdaydı. Ruhumda faşist bir diktatörün, sosyal yaşamda Özgürlük anıtına sarılması gibiydi bu. En değer verdiklerimi çabuk gözden çıkarırdım, bu yüzden Barcelona'ya olan nefretim, Real Madrid'e olan sevgimden üstün geldi, bu da aslında Barcelona'ya karşı beslediğim sevginin, bugün anladığım kadarıyla içten içe ne kadar Real Madrid'den fazla olduğunu anladım.

Bu yukarıda olanlar mümkün ama olası şeylerdi. Bazen de yaşam, bir şeyi zorladığında artık sende tam tersi negatif duygular uyandırmaya başlar. Bir insanın sinirleri aşırı gerildiğinde artık ağlamak yerine gülmeye başlaması gibi. Veya hayatın Yin ile Yang'ı gibi. Sibirya'dan eğer ulaşılabilseydi, Afrika'ya çıkmak gibi. Bazen bir duyguyu fazla zorladığında, ona karşı tam tersi şeyler hissediyorsun. Çok sevdiğiniz bir insandan bir gün sıkılacaksın. Çok nefret ettiğin bir insana, veya arkadaşım dediğin bir insana bir gün ilgi duyabilirsin. En kötüsü de, nefretiniz aslında en büyük korkunuz ve zaafınız olabilir. Tiksindiğiniz şeyde, kendinizde göremediklerinizi ama arzuladığınız şeyleri hissedebilirsiniz. Dün gece 23 yıllık Real Madrid formamın altından Barcelona, Katalonya forması çıktı. Hapishaneye girmeden önce mahkeme Genç Hitler'e Alman mısın diye sorulduğunda, şöyle cevap verecekti Alman olmamasına karşın "Damarlarımdaki akan kanı mı soruyorsun?" Ben bir Real Madrid taraftarı olarak kalacağım, ama bu gece çok güzel bir rüya gördüm. Kabus değildi. Bir Barcelona taraftarıydım, ve bu bence bu rüyayı sonlandırmak için yapılmış bir doktrin idi. Şimdi artık Barcelona'ya olan saygımı gizlemeyeceğim, ama içimdeki ait olduğum yerden de vazgeçemem. Sizce 1 günlük ihanetin bedeli, 23 yıla bedel mi?

Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer