26 gü

3. Bölüm — Üç Ses: Bilim, Anlatı ve Klinik Şüphe ve 4. Bölüm — İnsan Ne Kadar Anlar?

Birinci ses (Bilim): “Veri yoksa yorum yoktur. 25(OH) D düşüktür → replasman yapılır → hedef aralık sağlanır.”

İkinci ses (Hastanın Anlatısı): “Hocam ben aynı ben değilim. Yorgunum. Gözüm bile eskisi gibi odaklanmıyor. Sabah kalkmak zor.”

Üçüncü ses (Klinisyen/Hekim): “İkisi de doğru olabilir. Ama ikisi de tek başına yeterli değildir.”
İşte modern tıbbın kırılma noktası burasıdır.

Çünkü hekimlik sadece veri okumak değildir.
Ama sadece hikâye dinlemek de değildir.
Bir hasta der ki “Hocam saçlarım dökülüyor.”
Laboratuvar der ki “Normal.”
Peki kim haklı?

Yanlış soru.
Doğru soru şudur “Bu insan neden kendini eksilmiş hissediyor?”
İşte burada D vitamini sadece bir molekül olmaktan çıkar, bir sistem göstergesi haline gelir.
Ama dikkat! Bu noktada tehlike başlar.
Çünkü insan zihni örüntü görmeyi sever.
Ve her örüntü, yanlış yorumlanmaya açıktır.
O yüzden “Gözlem değerlidir ama kanıt değildir. Kanıt değerlidir ama tek başına insan değildir.”
Ve en kritik uyarı! Tıp, sezgi ile başlar ama sezgi ile bitmez.

İnsanlara ne kadar bilgi verdiğinizden çok, onların o bilginin ne kadarını almaya hazır olduğu önemlidir.

Çünkü hayatın en büyük yanılgılarından biri şudur "Ben anlattım."

Hayır. Anlatmakla anlaşılmak aynı şey değildir.

Bir konuyu saatlerce anlatabilirsiniz. Bilimsel makaleler gösterebilir, tablolar çizebilir, en güncel araştırmaları önüne serebilirsiniz. Ama günün sonunda karşınızdaki insan, bütün o anlatılanların içinden sadece zihninin yakalayabildiği kısmı alır.

Bu yüzden eski bir söz vardır "Bilginin değeri, anlatanın bildiği kadar değil; dinleyenin anlayabildiği kadardır."

D vitamini üzerine yazdığım bu yazımda, yazının girişinde bedenin nasıl konuştuğundan bahsettim.

İnsan bedeninin çoğu zaman bağırmadığını...

Önce fısıldadığını...

Yorgunlukla, isteksizlikle, geç toparlanmakla, insanın kendisini eski hali kadar güçlü hissedememesiyle haber verdiğini anlatmaya çalışıyorum.

"İyi hoş hocam da, D vitamini eksik olursa ne olur? Ölür müyüz?"

İlk bakışta komik gibi görünse de aslında son derece insani bir sorudur bu. Çünkü insan zihni tehlikeyi anlamaya çalışır.

Kalp krizi geçirirsin desen anlar.

Felç riski artabilir desen anlar.

Kanserle ilişkili olabilir desen anlar.

Ama; "Sabahları kendin gibi uyanmamaya başlayabilirsin."

İşte bunu anlamak daha zordur. Çünkü bu bir felaket değildir.

Bir süreçtir. Ve insan, süreçleri felaketlerden daha zor fark eder.

İnsanların büyük çoğunluğu D vitamini eksikliğinden ölmez.

Ama eksikliğin oluşturduğu sessiz yıpranmayı yıllarca yaşar.

Biraz daha çabuk yorulur.
Biraz daha isteksiz olur.
Biraz daha geç toparlar.
Biraz daha sık hastalanır.
Biraz daha erken yaşlandığını hisseder.

Sorun şu ki, bu belirtilerin hiçbiri tek başına yeterince dramatik değildir.

Bu yüzden çoğu insan onları ciddiye almaz.
Beden bağırmadığı sürece her şeyin yolunda olduğunu sanır.

Oysa beden çoğu zaman çöküşünü bir deprem gibi değil, yavaş ilerleyen bir erozyon gibi yaşar.

Belki de bu yüzden hekimlik yalnızca hastalıkları tanıma sanatı değildir.

Aynı zamanda insanın kendi bedenini dinlemeyi öğrenmesine yardımcı olma sanatıdır. Çünkü bazı insanlar bir yazıdan D vitaminini öğrenir.

Bazıları laboratuvar sonuçlarını öğrenir.
Bazıları ise çok daha önemli bir şey öğrenir... Kendi bedeninin uzun zamandır kendisine bir şey anlatmaya çalıştığını...

Ve belki de bütün mesele budur. Çünkü insanın başına gelen birçok büyük sorun, bedenin geç konuşmasından değil; bizim onu geç duymamızdan kaynaklanır.

3. Bölüm — Üç Ses: Bilim, Anlatı ve Klinik Şüphe ve 4. Bölüm — İnsan Ne Kadar Anlar?
Cevapla