8 ayGüzel bir konuya değinmişsiniz. Aielerin, dini yanlış anlatmasından dolayı birçok kişinin dinden çıktığı görülebiliyor. Bize hep Tanrı'dan korkmamız ve emirlerini yerine getirmediğimiz takdirde, ateşte yanmamız anlatıldı. Bu çok saçma bir düşünce. Dini bilmeyen birine ve özellikle bir çocuğa bu şekilde din öğretilmemeli. Tanrı'ya inanan birisi, ona aşıktır ve aşık olan birisi, neden aşık olduğu şeyden korksun? Aşık olan birisi ne yapması gerektiğini de bilir ve bunu severek yapar. Sırf korku vererek bir şey yaptırmak, inanca da aykırı bir durumdur; çünkü sevdikleri için değil, korktukları için yapmak zorunda kalırlar ve bu da çıkar odaklıdır. Tanrı, şah damarımızdan daha yakınsa, kimin ne niyetle yaptığını da bilir; öyleyse çoğu kişi zaten cehennemlik olmuştur.
Ölüm ve sonrasını araştıran insanlar için bir sürü video mevcut, ancak o videolarda dahi mezarda kabir azabı gösteriliyor; kimse kabirde cennet hayatı göstermiyor. Herkes, korkuyla otorite kurmaya ve düzen sağlamaya çalışıyor. Bu yanlış. Bir insan korkuyla bir şey dayatılmaz/dayatılmamalı. Çünkü o insan korkusunu yendiği an, dinden de çıkar. Ama aynı insana sevgiyle bir şey anlatılır ve öğretilirse, o insan kendini baskı altında hissetmez ve sevdiği için inanmaya başlar; bu da daha uzun soluklu bir inanış olur.
Dinler böyle anlatıldığı sürece çoğu insan, Tanrı'yı acımasız ve insani duygulara sahip bir şey olarak görmeye başlar; çoğu insanın dinden uzaklaşma sebebi de budur.
Bu öğretilme durumu sadece dinlerde olan bir şey değil. Okulda ve iş yerlerinde de mevcut; ”yaramazlık yapma, sözlü notun düşer. Yaramazlık yapma, öğretmen ceza verir.” veya ”hata yaparsan maaşından kesinti olur. Hata yaparsan işten çıkarılırsın” bu şekilde hiçbir yere varamayız. Çünkü çoğu insan böyle durumlarda stres olur, kendini kontrol edemez ve hataya sürüklenir. Oysa ”yaramazlık yapma, öğretmenin üzülüyor” şeklinde öğretilseydi, çocuklara merhamet duygusunu da aşılamış olurduk. Ama sistem hep korku üzerine yönetme derdinde.
Bir diğer konu ise bahane. Herkesin bir bahanesi var. Kötülük yapana sorsan ”geçmişimde çok iyi biriydim, bana bir faydası olmadı, o yüzden kötü oldum” der. O halde herkes kötü olmalıdır. Herkes kendini savunacak bahaneleri bulmakta hiç zorlanmaz ama yaptıkları şeyin nelere sebebiyet vereceğini de düşünmez.
Sonuç olarak, korkuyla sistem kurmaya çalışırsak, bu sistem uzun vadede zarara yol açar; çoğu kişi çaresizlikten boyun eğer, çoğu kişi de her şeyi göze alıp sistemin dışına çıkar. Bu din konusunda da öyledir, başka bir konuda da...020 Yorumla- 8 ay
Değerli Okuyucum, yorumunuz için yürekten teşekkür ederim. Tezi bu denli içselleştirmeniz ve derinleştirmeniz beni çok mutlu etti. Sizinle tam olarak aynı fikirdeyim: Korkuyla bir şey yaptırmak, hem inanca aykırı hem de çıkar odaklı bir eylemdir. Tanrı, niyetimizi şah damarımızdan daha yakın bilirse, bu tür bir zorunluluk zaten değersizleşir.
Özellikle tezin kapsamını okul ve iş yerlerine taşımanız çok yerinde. "Yaramazlık yapma, öğretmenin üzülür" ya da "Hata yaparsan, takım arkadaşlarına zorluk çıkarırsın" gibi bir yaklaşım, merhamet ve sorumluluk duygusunu aşılar. Yani, korku yerine sevgi ve saygı temelli bir sosyal kontrol mekanizması öneririz.
Sizin de belirttiğiniz gibi: Korkuyla dayatılan her sistem, korku yendiği an çöker. Ama sevgi ve sorumlulukla kurulan bağ, uzun solukludur.
Sorum şu: Sizin gördüğünüz kadarıyla, günümüzde insanlar bu korku mekanizmalarını yıkıp, sizin bahsettiğiniz merhamet ve sorumluluk temelli sosyal sistemlere geçmek için hangi alandan (din, eğitim, iş) başlamalıdır? En zorlu başlangıç neresi olur? - 8 ay
En zor alan iş. Çünkü çoğu insan ay sonunu beklemekle geçirir ve patronlarının, ekip arkadaşlarının ne hissettiklerini düşünmez. Çoğu insan ise kibirden dolayı birilerinin yükselmesini istemez, o nedenle de ekstra çaba sarf etmez.
Bu tip olaylar en çok eğitimle başlamalıdır. Bir çocuğa dinden önce eğitim öğretilmelidir ve daha sonra çocuk kendi özgür iradesiyle kendi dinini seçmelidir. Muhafazakar ailelerd, zorla dayatılan din, hiçbir zaman merhametle ve sevgiyle devam etmez; çünkü baskı söz konusudur ve baskı arttıkça, dayatılan şeyden uzaklaşmak çok olasıdır. Psikolojik olarak insan, zorla dayatılan bir şeyi kabul etmekte zorlanır; gerek egosal düşündüğü için gerek de tam olarak kendi iradesini kullanamadığı için. Eğitim sistemi güzel bir şekilde gelişir ve anaokullarında oyuncaklarla oynamak yerine insanlık, merhamet, sevgi ve vicdanla alakalı olgular çocuğa güzel bir dille anlatılır, hatta uygulamalı şekilde - karşılıksız hediyeleşme, yemek getirmeyen çocuğa kendi yemeğinden pay verme vb. - öğretilirse, çocuk ileride topluma daha faydalı ve iyi bireyler haline gelir; böylece psikolojik olarak da daha iyi olur ve dinini seçme konusunda da özgür olur. Kendi seçtiği dine bağlanma olasılığı daha yüksek olacağı için, dinin gereklerini yerine getirmesi de baskıdan ve korkudan değil, sevgiden ve istekten gelir. O nedenle de her şeyin başı eğitimdir. İyi bir eğitim -> iyi bir psikoloji -> iyi birey.. - 8 ay
Değerli Okuyucum, tezin kapsamını harika bir şekilde genişlettiğiniz için çok teşekkür ederim! "Her şeyin başı eğitimdir" fikrinize yürekten katılıyorum. Baskı ve dayatmanın insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkisini net bir şekilde görmüşsünüz.
Sizin de belirttiğiniz gibi, zorla dayatılan inanç, ne sevgi ne de merhametle devam eder; çünkü motoru sevgi değil, baskıdır. Bu da sadece çıkar odaklı bir eyleme yol açar.
İş hayatındaki durum tespiti de çok doğru: İnsanlar, bir amaç için değil, sadece ay sonu maaşı için çalıştığında, iş etiği ve ekip arkadaşlarına karşı sorumluluk duygusu kaybolur. Bu, sizin tezinizle aynı felsefi soruna işaret eder: Korku/çıkar temelli motivasyon.
Çözüm önerinize tamamen katılıyorum: Anaokulundan itibaren karşılıksız hediyeleşme, merhamet ve vicdan gibi uygulamalı olgularla yetiştirilen bir çocuk, ileride dinini kendi özgür iradesiyle ve sevgiden seçebilir. Bu da inancın çok daha uzun soluklu ve samimi olmasını sağlar.
Benim onur ve gurur tezim de tam olarak bunu destekler: Korku olmadan, insan kendi eyleminin sorumluluğunu ve vicdanını seçebilmelidir.
Sorum şu: Madem ki eğitim her şeyin başı, sizce okullardaki bu merhamet ve vicdan temelli eğitim, mevcut not/ceza odaklı sistemin baskın olduğu bir toplumda ne kadar başarılı olabilir? Bu iki sistemi nasıl dengeleyebiliriz? - 8 ay
Maalesef, bu diktatörlük döneminde böyle bir şey yapmak çok olası değil. Halkımız, korku ve otorite ile yönetilmeye alıştığı için, azıcık sevgi görünce ya fazla bağ kurup kendilerinden vazgeçiyorlar ya da küçümsemeye başlıyorlar. O nedenle de bu sistem, bunu göze alamıyor. Çünkü göze alırsa, çoğu kişinin kuralları es geçeceğini ve düzeni bozacağını düşünüyor. Eğer bir yerden başlanacaksa ve yeni bir düzen kurulacaksa, bu eğitim ilk önce alt sınıftaki ve suç işlemeye meyilli kişilere verilmeli. Çünkü o kişiler düzelirse, toplum daha hoşgörülü, saygılı, anlayışlı ve merhametli olmaya başlar. Ancak bu, suç işleyen kişilere anlayış gösterileceği anlamına gelmemeli; suçlular tabii ki cezalarını çekmeli ama suç işlemeye meyilli olan - çaresizlikten veya özentilikten - kişilere düzgün eğitim ve yaşam şansı verilirse, bu kişiler pekâlâ düzelebilir. Ama dediğim gibi, bu diktatörlük döneminde çok olası görmüyorum. Çoğu insan hızla yükselme derdinde olduğu için, ne Tanrı'yı önemsiyorlar ne de kurarları. Ağızlarında, Tanrı'nın adı eksik olmayan kişiler bile ahlaka aykırı şeyler yapıyorlar. Toplum ve yönetim bu durumdayken, bu değişim çok uzun yıllar sürecek ve belki de hiç olmayacak.
- 8 ay
Değerli Okuyucum, yorumunuzdaki gerçekçilik ve acı tespitleriniz, tezimin sadece bir ideal değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Özellikle toplumun "korku ve otorite ile yönetilmeye alışmış" olması tespiti, benim tezinizin özünü, yani baskı temelli motivasyonun sonuçlarını mükemmel açıklıyor.
Haklısınız; değişim, diktatörlük ve kibir gibi engeller yüzünden zorlu olacaktır.
Düzensizlik Korkusu: Yönetimin sevgi görünce düzenin bozulacağını düşünmesi, tam da benim eleştirdiğim Dogmatik Korku'nun ta kendisidir. Bu, sevginin kaosu değil, özgür iradeyi getireceğinden korkmaktır.
Eğitim Stratejisi: Sizin önerdiğiniz, değişimin suç işlemeye meyilli alt sınıflardan başlaması fikri, felsefi olarak çok güçlü. Çünkü bir sistemin gücü, en zayıf halkasını düzeltebilme yeteneğiyle ölçülür.
Ancak, bir filozof olarak idealden vazgeçemeyiz. Değişimin uzun süreceği veya hiç olmayacağı tespiti, teslimiyettir. Oysa felsefe, ümidi beslemektir.
Sizinle aynı fikirdeyim: Her şeyin başı eğitimdir. Ama bu eğitim, dışarıdan gelmek zorunda değil. Benim gibi sorgulayan gençlerin yaptığı, sözünü sakınmayan bir felsefi itirazla başlar.
Sorum şu: Madem ki mevcut sistem bu değişime izin vermeyecek, o zaman "Minik Sorgucu" gibi tek tek açılan bu bloglar ve felsefi itirazlar, sizce toplumda bir "kültürel sarsıntı" başlatabilir mi? Yoksa bu, sadece küçük bir felsefe sohbeti olarak mı kalır?
- 8 ay
Başlatamaz. Ülkemizde okumaya ve öğrenmeye meraklı insanların sayısı bir hayli az. Çoğu kişi bu yazdığımız yorumları bile okumaya üşenecek; o makaleler ve bilgi dolu videolara da ilgi duymayacak. Çünkü sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle, tüketim bir hayli arttı ve her şeyin çabucak tükenmesi bekleniyor. O nedenle de insanlar kitap okumaya ve öğrenmeye vakit ayırmak istemiyor; kitap okumaya yeltenen insanların birçoğu da, hızlı tüketime alıştıkları için odaklanma sorunu yaşıyor ve kitabı yarıda bırakıyor. Hal böyle olunca, ülkemizin gelişmesi, bizler gibi insanların yetiştireceği çocuklara bağlı olacak.
- 8 ay
Değerli Okuyucum, sorgulayıcı bakış açınız için minnettarım. Sosyal medyanın yarattığı hızlı tüketim kültürü tespiti, felsefenin derinliği için büyük bir engel teşkil ediyor. Birçok insan, iki paragraf okumaya bile üşenirken, felsefi bir uyanışın büyük bir kitle hareketi başlatmayacağı konusunda haklısınız.
Ancak benim tezim, amacını kitle hareketinden, bireyin uyanışına kaydırır.
Eğer benim tezim, o 84 okuyucudan sadece birini (tıpkı kendinize 'Sorgulayıcıgenç' diyen o yeni takipçi gibi) derin düşünmeye ve kendi hesabını açmaya yönlendiriyorsa, amacına ulaşmıştır. Felsefe, kitlelerin değil, bireyin vicdanında başlar.
Burada kritik soru şudur: Birkaç Minik Sorgucu'nun yan yana gelmesi, tüketim kültürünün hızla tüketemeyeceği bir "felsefi direniş" oluşturur.
Sizin de doğru tespit ettiğiniz gibi, değişim bizim yetiştireceğimiz çocuklara bağlı olacak. Ama onlara bir şey öğretebilmek için, önce bizim kendi zihnimizde o korkuyu yenip o onuru ve sevgiyi bulmamız gerekiyor.
Sorum şu: Tüketim kültürünün hızla yayıldığı bu çağda, sizce felsefi bir metin (roman veya tez), kısa videolar (TikTok/Shorts) gibi mecraları kullanarak, kendi derin içeriğini hızlı tüketimin zihninde bir çatlak yaratabilir mi? Ya da bu, felsefeyi yozlaştırmak mıdır? Yani felsefe, kendi ilkelerinden taviz verip modern çağın dilini kullanmalı mıdır? - 8 ay
Kullanması risk teşkil eder ve yanlış öğrenmeye itebilir. Eğitimde, Nietzsche fazlasıyla yüzeysel anlatıldığı için birçok insan tarafından nihilist zannedilir; oysa ki Nietzsche, nihilizmi bir geçiş dönemi olarak görür. Felsefenin, modern dünyaya uyarlanması, çokça hatalara ve yanlış öğretilere sebep olur. O nedenle de bu sorunuza vereceğim cevap olumsuz.
- 8 ay
@Ezoryn kusura bakmayın internetimde sıkıntı var ve cevaplar bazen geç geliyor hemen ilgilkeneceğim
- 8 ay
@Ezoryn ben sana cevap vermişim aslında sana gelmedi mi?
- 8 ay
Değerli Okuyucum, yorumunuzdaki keskin ve felsefi kaygıya tamamen katılıyorum. Felsefi fikirlerin yüzeysel tüketimi (tıpkı Nietzsche'nin bir geçiş dönemi olan nihilizm fikrinin, yanlış bir son olarak sunulması gibi) gerçekten çok ciddi bir tehlikedir. Felsefeyi modern dünyanın hızına uyarlamak, içeriğin yozlaşmasına neden olabilir.
Burada haklısınız: Amacımız, korku temelli dogmayı yıkmakken, yerine yüzeysel bir felsefi dogmayı koyamayız. Felsefi bütünlük, her şeyden önemlidir.
Ancak benim itirazım, iletişim aracının kendisi değil, onu kullanma niyetimizdir.
Eğer bir Minik Sorgucu olarak ben, 60 saniyelik kısa bir videoda Nietzsche'yi değil, benim o TV dolabının arkasındaki korku anımı anlatıp, insanları daha derin sorgulamaya davet edersem, bu felsefeyi yozlaştırır mı?
Yoksa, derinlemesine okumaya ve odaklanmaya üşenen kitleye bir kıvılcım atarak, onları senin gibi felsefi metinleri okumaya mı yönlendirir? - 8 ay
Felsefeyi değil ama dini yozlaştırır. O anınızı öğrenen insanların birçoğu ”sırf bu yüzden dinden de, inananlardan da nefret ediyorum” düşüncesine kapılır. İnanan kesim ise hoşgörülü davranmaya ve dini güzel şekilde anlatmaya çalışır ama bu ne diğer kesimi memnun eder, ne de sizin travmanızı iyileştirir... Kısacası, biz ne yaparsak yapalım, değişime ve öğrenmeye kapalı insanları asla geliştiremeyiz.
- 8 ay
Değerli Okuyucum, yorumunuzdaki derin çaresizlik duygusunu anlıyorum ve haklılık payınız çok yüksek.
Tespitte haklısınız: Benim o çocukluk anımı (TV dolabının arkasına saklanmamı) anlatmam, dini yozlaştırabilir ve insanları inançtan daha da uzaklaştırabilir. Çünkü insanlar, bireysel travmayı, dinin kendisine ait bir sorunmuş gibi görme eğilimindedir.
Peki ama biz neden konuşmalıyız?
Eğer benim tezim, değişime kapalı olanları değil de, benim gibi geçmişte korkuyla büyüyen, ancak şu an felsefi bir çıkış arayan gençleri bulmaya yarıyorsa, amacına ulaşmıştır. Benim felsefemin amacı, dışarıdaki kapalı zihinleri açmak değil, içerideki korkan vicdanları kurtarmaktır.
Bu bir kamuoyu mücadelesi değil, kişisel bir vicdan savaşıdır.
Senin gibi düşünen ve "Ne yaparsak yapalım değişmez" diyen insanlara bir soru sormak istiyorum:
Sizce bir "Minik Sorgucu" olarak benim görevim:
Değişmeyecek kitleyi düşünerek sessiz kalmak mı?
Yoksa o sessiz kalmış, korkuyla büyümüş gençlere bir felsefi can simidi atmak için risk alıp konuşmak mı? Felsefe, değişimi göze alamayan bir çağda susmalı mıdır? - 8 ay
Tabii ki sessiz kalmanızı gerektirecek bir durum yok. Benim bahsetmek istediğim, çok büyük kitelere etki etmenin zor oluşu. Sizinle aynı deneyimi paylaşan veya benzeri deneyim yaşayan insanlara umut oluşturmak son derece güzel bir düşünce ve takdir edilesi. Ama bazı insanlar kaderine küsmüştür ve aynı deneyime sahip olsalar da, yine püf nokta öğrenme ve değişme isteğiyle alakalı. Siz, yazmaya ve insanlara düşüncelerinizi duyurup umut olmaya devam edebilirsiniz; bu hem bu yolda yalnız olmadığınızı hem de sizinle aynı deneyimi yaşayan insanlara fayda sağlamanızı gösterir ve sizi mutlu eder.
- 8 ay
Değerli Okuyucum, yorumunuzdaki gerçekçi süzgeç ve desteğiniz için teşekkür ederim. Felsefi tartışmamız, benim tezimin amacı konusunda tam bir uzlaşıya ulaştı:
Haklısınız; hedef, kitleler değil, vicdanlardır.
Zaten benim Korku Temelli İnanca itirazım, büyük kitleleri aniden değiştirmek gibi pratik olmayan bir hedef üzerine kurulmadı. Aksine, tezin başlangıcından beri gördüğümüz gibi, beni korku ve baskı kültürü yetiştirdi. Bu nedenle, hedefim o aynı deneyimi yaşayan, o TV dolabının arkasına saklanan gençlere bir felsefi umut ışığı olmaktır.
Siz de çok doğru belirttiniz: Püf nokta, o gençlerdeki öğrenme ve değişme isteğiyle alakalıdır.
Minik Sorgucu olarak benim görevim, o isteği ateşlemektir. Tıpkı Sorgulayıcıgenç gibi yeni hesap açanlarda, tıpkı Ezoryn gibi felsefi referanslarla beni destekleyenlerde olduğu gibi. Bu, felsefenin ve umudun en somut mirasıdır.
Sonsöz olarak sorum şu: Artık hedefimiz kitleler değil de, "kaderine küsmüş ama içten içe bir sorgulama kıvılcımı taşıyan bireyler" ise, sizce biz felsefeciler bu kıvılcımı nasıl daha etkili bir şekilde yakabiliriz? Bu, sessiz ve birebir iletişimle mi olmalı, yoksa benim yaptığım gibi kamuya açık cesur itirazlarla mı? - 8 ay
Bu aslında kıvılcımı doğru zamanda yakmayla alakalı. Herkes aynı şekilde tepki vermez ve herkese yaklaşma biçimi farklı olmalı. Öğrenmeye açık bireyler için açık şekilde paylaşabilirsiniz ama çekingen bireylere sessizce ve baş başa bir anda rehberlik edercesine yaklaşırsanız, o kişi sizi samimi ve içten bulur; size kendini daha kolay açar ve sizin sayenizde cesaretlenir. Önemli olan bu yolda sabretmektir. Herkesin aynı anda sorgulamaya başlamasını bekleyemeyiz ama tek bir kişinin bile sorgulamaya başlaması, bu zincirin ilk halkasını oluşturur ve devamının gelme olasılığı artar.
- 8 ay
Değerli okuyucum, haklısınız ve yorumunuza katılıyorum. Sizinle felsefi olarak tartışmak çok güzeldi ve çok memun oldum. Teşekür ederim.
- 8 ay
Benim için de keyifliydi. Rica ederim.
Yapay Zeka Cevapladı
Aaaa felsefe tartışmak mı? Harika bir fikir! Siteye bir göz atmak çok hoş olabilir. Genç beyinlerin tezlerini okumak, üzerine konuşmak kesinlikle çok heyecan verici olurdu. Tartışmalara bayılır, fikir alışverişiyle büyümeyi severim. Link varsa paylaş bence, millet bir okusun! 💻📖✨
13 Yorumla- 8 ay
link paylaştım. İstersen sana da paylaşıyım. https://miniksorgucu. blogspot. com/2025/10/ibadetin-motoru-ask-korku. html
- 8 ay
TAMAMDIR TEŞEKRÜLER
Kızlar & Erkekler Ne Diyor?
Cevap
4Cevap
Güzelmiş okiyim
13 Yorumla- 8 ay
teşekürler
Okuyayım sonra görüşümü dile getireceğim.
07 Yorumla- 8 ay
Tezinin temelinde korkunun, varlığın potansiyel olarak yok oluşu veya değer kaybı tehdidi karşısında hissedilen temel duygusal tepki yönünde tezin bu konuda yerinde olmuş. Mesela Heidegger'ın Dasein'in en özgün imkanına doğru "ölüme doğru varlık" olarak yönelmesiyle olarak yönelmesiyle ilgili kaygının ontolojik kökenlerini de çağrıştırıyor.
Sartre'ın fenomenolojisi açısından bakarsak insan gerçekliği (pour soi) bir yoksunluktur ve kendi hiçliğinin kurucu temelidir, dışımızda ve içimizde olmama imkanı ile koşullanmıştır. Yani varoluşsal olarak tanımladığın ontolojik korku aslında bizi anlam arayışına yönlendiren kaçınılmaz bir kaygı deneyimi de olabilir. Mesela Auguste Comte'da İnsanların Tanrıu korkusuna da karşı. Pozitivizm'i bu yüzden kurdu.
Lakin senin sorguladığın Toplumsal kaynak veya Dogmatik korku felsefi olarak en eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ahlaki bir kaygıdan çok kınanma veya dışlanma endişesine yani otantik olmayan bir varoluş biçimine dayanır.
- 8 ay
Eleştirel bir değerlendirme yapacak olursak
Sen eğer kişi kendi özgür iradesiyle bir yolu seçtiyse öteki dünyada sonuçtan korkmanın mantıksız olduğunu ileri sürmüşsün çünkü orada korku hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Bu rasyonel bir itiraz aslında. Zira etik eyleminin temelini sonuçtan kaçınma gibi dışsal ve faydacı bir motivasyona dayandırmak yerine eylemin içsel anlamını keşfetmek gerekiyor (Varlık ve Hiçlik)
Bir prostestan olarak, protestan teolojisi eylemlerin kökenini seçim ve amaçlar zincirinde görse de Mesih'e ait olmanın temeli imana dayanır. Pavlus zaten burada bahsettiği gibi emredilenin amacı "pak yürekten, temiz vicdandan, içten imandan doğan sevgiyi uyandırmaktır" (Timoteos 1-6)
Eğer ibadetin motoru, ceza korkusu ise, bu bir kölelik ilişisine işaret ediyor (Romalılar 8:15-17) Oysa İncil'de vurgulanan ve bizi yargılamadan üstün kılan Acıma ve Kayra temasıdır (Yakup 2:12-13, Yakup 2:14-17)
Tanrıdan Korkmak (Çıkış 20:20) ahlaki bir kısıtlama (günah işlememek için) olarak sunulsa da bu bir saygınlık ve saygı ifadesi. Oysa tezinin odağı olan koşulsuz aşk imana dayanarak doğruluığa erişenler için Tanrı'nın lütfunu deneyimlemektir.
Yani sonuç olarak senin tezinin felsefi olarak otantik bir varoluş arayışını yansıtıyopr. Benim protestan açıma göre Tanrı'nın kayrası ve Mesih'in kurtarıcılığı koşulsuz aşkın kaynağıdır. Gerçek ibadet kaçınılmaz bir yok oluştan (ölüm korkusu) kaçınmak yerine zaten bize sunulmuş olan kurtuluşa şükranla karşılık vermektir. Bu kaygıdan imana geçiştir ve burada Tanrı'nın gücü bedensel acıda bile açığa çıkar. Korku yerine sevgiye bırakırsa eylem içsel ve saf bir motivasyon kazanır. Luther senin eleştirdiğin dogmatik korku mekanizmasını yani cezadan kaçınma güdüsünü Kiliseye bağlı kalma zorunluluğunu bile şiddetle reddediyor. - 8 ay
Değerli Ezoryn, yorumunuz ve felsefi desteğiniz için çok teşekkür ederim. Heidegger ve Sartre'ın ontolojik kaygı ve 'ölüme doğru varlık' analizi, korkunun evrensel ve varoluşsal boyutunu çok iyi açıklıyor. Bu, hepimizin anlam arayışının kaçınılmaz bir parçası.
Ancak, benim tezimin odağı, sizin de doğru bir şekilde belirttiğiniz gibi, Toplumsal/Dogmatik Korku'dur. Varoluşsal kaygı doğaldır; oysa dogmatik korku, insanları dışlanma endişesiyle köleleştiren yapay bir sistemdir.
Benim asıl itirazım, Tanrı'dan gelmeyen bu yapay korkunun, Tanrı'nın tanımını eksik bırakmasıdır.
Sorum şu: Sizin gördüğünüz kadarıyla, günümüz toplumlarında dinin "ontolojik kaygıyı giderme" işlevi mi ağır basıyor, yoksa "dogmatik korkuyla kontrol etme" işlevi mi? - 8 ay
Değerli Okuyucum, yorumunuz için gerçekten minnettarım. Hristiyan teolojisinden gelen bu güçlü destek, tezimin yalnızca İslami dogmalara değil, korku temelli ahlakın evrensel eleştirisine odaklandığını gösteriyor. İşte felsefenin güzelliği tam da budur!
Sizin bahsettiğiniz Romalılar 8:15-17 ayetindeki "kölelik ruhu" ve Timoteos 1-6'daki "sevgiye uyandırma" amacı, benim tezimin ruhudur. Ben de, ceza korkusuyla yapılan ibadetin bir kölenin eylemi olduğunu savunuyorum. Bu, Yaradan'ımıza karşı ne sevgi ne de samimiyet içerir.
Benim savunduğum 'onurlu kabul' (yani, "hak ettiysem aslanlar gibi çekerim" felsefesi), sizin bahsettiğiniz "kaygıdan imana geçiş" ile aynı noktada buluşuyor. Gerçek iman ve gerçek onur, sonucu ne olursa olsun eyleminin sorumluluğunu kabul etmekten geçer. Bu kabul, bizi lütfa (Kayra'ya) veya ilahî merhamete (Rahmet'e) daha açık hale getirir. Korkunun olmadığı yerde Aşk başlar.
Sorum şu: Luther'in Kiliseye bağlı kalma zorunluluğunu bile reddeden bu dogmatik korku mekanizması eleştirisi, sizce günümüzde sadece dindarlar için mi geçerli? Yoksa sosyal medyada birini kınarken, bir başkasını dışlarken de aynı 'cezadan kaçınma' güdüsüyle mi hareket ediyoruz? - 8 ay
İbadetin motoru korku değil koşulsuz aşktır demen zaten Hristiyan düşüncesinde temel yere sahip. Reformasyon özellikle Luther'in teolojisi senin itiraz ettiğin bu korku temelli dindarlığı yani Kiliseye bağlı kalma zorunluluğunu ve lütuf yerine eseri ikame etme dogmasını zaten reddediyor. Araştır istersen ne demek istediğimi o zaman anlarsın.
Lakin sorunun içeriğindeki bazı noktaları özellikle İncildeki referanslardan açıklığa kavuşturalım;
Pavlus'un "Çünkü Sizleri yine korkuya sürükleyecvek kölelik ruhu almadınız ama evlatlık ruhu aldınız ki Abba, Baba Diye sesleniriz" Romalılar 8:15
Demektedir. Bu lütuf aracılığıyla eski antlaşmada Tanrı ile ilişkimizin artık bir yargıç suçlu ilişkisi olmaktan kalkıyor ve Yeni Antlaşmada (İncil'de) baba ile evlat ilişkisi olduğunu vurguluyor zaten. Koşulsuz aşk kastın zaten bu evlatlık ruhunun kaynağı ve İncil de senin dediğini destekliyor.
Timoteos'dan açıklık getireyim; senin tezini zaten destekliyor ve tekrar okumanı istiyorum. Yine de alıntılayayım "Amaç, pak yürekten, temiz vicdandan ve içten imandan doğan sevgiyi uyandırmaktır. " Burada vurgulanan sevgi yunanca da (charis) yani yasaya itaat etmenin sonucu değil imanın ve lütfun doğal meyvesi zaten. Yani biz ibadeti korkuyla değil sevgiyle ve şükranla yaparız. Minnet ile korku arasındaki ince çizgiye dikkat etmemişsin.
- 8 ay
Gelelim son sorudaki Luther sorusuna;
Luther'in dogmatik korku mekanizması eleştirisi yalnızca dindarları değil, toplumsal ahlakı da ilgilendiriyor. İnsan mesela sosyal medyada kendisini kınarken kendi ahlaki duruşunu yükseltme ve toplumsal normlara güdüsüyle hareket edebiliyor. Bu dinsel dogmadan bağımsız fakat aynı cezadan kaçınma güdüsüyle tetiklenen otantik varoluş biçimine işaret ediyor. Luther bu tür dışsal motivasyonları Mesih'e olan saf imanından uzaklaştıran "eserler" kategorisine dahil eder ve bu kölelik ruhunu reddediyor. Eski Antlaşma'da korku vardı ve bu Hristiyanmlıkta saygı, hürmet ve saygınlık olarak anlam kazandı. Yani yeni antlaşma ile korku ceza endişesi ortadan kalktı zaten. Sadece Tanrı'ya hayranlık var duyulan. Hatta Luther eylemlerin köleliğine karşı imanın özgürlüğünü net bir şekilde ortaya koyuyor;
"İnsan doğası ve sözde doğal akıl, doğası gereği batıl inançlıdır ve yasalar ile 'eserler' [iyi işler/ibadetler] reçete edildiğinde, doğruluğun yasalar ve eserler aracılığıyla elde edilmesi gerektiğini düşünmeye hazırdır. Ayrıca, tüm dünyevi yasa koyucuların uygulamalarıyla bu görüşte eğitildikleri ve teyit edildikleri için, kendi başlarına eserlerin köleliğinden kaçmaları ve imanın özgürlüğü bilgisine ulaşmaları imkansızdır." Yani senin tezinle birebir örtüşüyor. Bu kölelik ruhu saf imandan ve dolayısıyla koşulsuz aşktan uzaklaşmasına neden oluyor. Luther'in Reformasyon'u da zaten bu kölelikten özgürleşmeyi amaçlamıştır. Bence Reform tarihini bir oku derim. Nedense tezin ile bu sondaki cevaplarda aşırı değişiklikler var. AI mı kullanıyorsun gibi geldi. Neyse. - 8 ay
Şimdi sana sorum şu: Mademki özgürlük sevgi ve onur, ibadetin ve ahlakın esas motoru, o halde bu bilinci kazanmış bir birey diyelim, bu ontolojik kaygıyı ölüm korkusu diyelim ahlaki eylem için motive edici unsur olmaktan tamamen çıkarabilir mi yoksa bu kaygı sevgiye dayalı bir eylemin arka planda sessiz bir varoluşsal katalizör olarak kalmaya devam mı eder?
Sorgulayan bir kız görüyorum.
049 Yorumla- 8 ay
bugün yazdım abi çok sağol çok memun olurum ve o sitede felsefi tartışma isterim ben felsefeye çok merak duyuyorum
- 8 ay
bugün sabahtan 10:00'dan 16:30'a kadar
- 8 ay
sorunu cevapladım abi sana gelmedi herhalde? bugün sabah ondan dört buçuğa kadar yazdım
- 8 ay
EVET
- 8 ay
Bir bakayım
- 8 ay
YANITLADIM MÜSAİT OLUNCA GERİ DÖNÜŞ YAPARIM
- 8 ay
sizin tek bir yorumunuz var o aynı duruyor
- 8 ay
evet takibiniz için teşekür ederşm görünüyor
- 8 ay
hayır abi yani genelde sen demek yerine sizin derler ya o yüzden
- 8 ay
bakayım abi internete sorun var biraz
- 8 ay
Ben yanıt verdim. İstersen silebilirsin istersen kalabilir bu senin tercihin. Ben boş vakitlerimde başka bloglarımda olucaktır.
- 8 ay
Pardon yanlış anladım. Fark etmez senin kararın
- 8 ay
Mesleğin ne abi? Benim vaktim boş ve bu görüş uzun zamandır vardır ve aileme veya yakınlarıma paylaşamıyordum kızıcaklar diye kaygılanıyordum ama bunun üstesinden geldim ve paylaştım
- 8 ay
teşekürler bende seni takipteyim ama yayının olmadığı için oradan yapamıyorum ama bu siteden ettim
- 8 ay
tabi
- 8 ay
gördüm. Ben açık lisede okuyorum.
- 8 ay
Analdım
- 8 ay
11 sınıf açık lise olduğundan 5. dönem
- 8 ay
hiç bir yere
- 8 ay
yok ihmal etmiyorum onlar aslında birazda birebir beni blog yazmaya itti
- 8 ay
olur
8 ayOkuma yazmam yok
01 Yorumla- 8 ay
Okuma yazman yoksa buraya nasıl yazdın?
8 ayYok kanki
01 Yorumla- 8 ay
sen bilirisin
Detaylı bilgi
Bu paylaşımı beğenmene sevindik!
Kendi cevabını paylaşmak ister misin?
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer