Rüzgârın Ağırlığı

Rüzgârın ağaçları eğdiği bir gündü.

Ormandaki hayvanlar yuvalarına çekilmiş, kuşlar dalların arasına saklanmıştı. Küçük bir fare ise devrilmiş bir ağacın kovuğunda, ıslanan tüylerini kurutmaya çalışıyordu.

Rüzgâr her estiğinde kovuğun içi soğuyor, fare biraz daha büzülüyordu. Dışarı çıkmak için başını uzattığında patikada ilerleyen bir kaplumbağa gördü.

Kaplumbağa saklanacak yer aramıyordu. Rüzgâr kuru dalları savuruyor, yağmur kabuğuna vuruyordu. Birden kalınca bir dal sırtına düştü.

Fare gözlerini kapattı. Yeniden baktığında kaplumbağa yürümeye devam ediyordu.

— Hey! diye seslendi fare. — İyi misin sen?

Kaplumbağa durdu.

— İyiyim.

— Ama üzerine kocaman bir dal düştü!

Kaplumbağa sırtına bakmaya çalıştı.

— Düşmüş.

Fare kovuğundan çıkıp yanına koştu.

— Canın acımadı mı?

— Hayır.

— Nasıl acımaz? Benim üzerime düşseydi kemiklerim kırılırdı!

Kaplumbağa gülümsedi.

— Benim kabuğum var.

Fare kabuğu inceledi. Koyu çizgiler, yer yer derin yarıklar... Sanki bütün orman ona dokunmuş ama incitememişti.

— Bir kere vurabilir miyim? diye sordu fare.

— Neden?

— Merak ettim.

Kaplumbağa kıpırdamadı. Fare patisiyle kabuğa vurdu.

Tık.

Biraz daha sert vurdu.

Tık tık.

Kaplumbağa başını çevirdi.

— Bitirdin mi?

— Hiçbir şey hissetmedin mi?

— Sesini duydum.

Fare kabuğun çevresinde dolaşıp üzerine tırmandı.

— Ayyy! Burası taş gibi!

— Taş değil.

— Biliyorum, kabuk! Ama çok sert!

Tepesine yerleşti. Rüzgâr otları yere yatırıyor, dalları savuruyordu. Kaplumbağa sarsılmıyordu.

Fare, fırtınanın ortasında ilk kez güvendeydi.

— Sen hiçbir şeyden korkmuyorsun galiba.

— Korktuğum şeyler var.

— Hiç belli olmuyor.

Yağmur hafifleyince kaplumbağa yürümeye başladı. Fare inmedi.

— Beni de götürür müsün?

— Nereye?

— Nereye gidiyorsan.

Kaplumbağa bir süre düşündü.

— Çok uzak bir yere gitmiyorum.

— Olsun!

Fare kabuğun çiziklerini inceliyor, gördüklerini kaplumbağaya anlatıyordu. Kaplumbağa da hep geçtiği bu yolda ilk kez bu kadar konuşuyordu. Yağmur dinene kadar birlikte yürüdüler.

Rüzgârın Ağırlığı

Fare ertesi gün yeniden geldi.

Kaplumbağa geniş bir yaprağın gölgesindeydi. Fare sevinçle koştu.

— Buldum seni!

— Kaybolmamıştım ki.

— Ben de aramıyordum zaten, dedi fare. — Sadece nerede olduğunu merak ettim.

Kaplumbağa gülümsedi.

Fare sırtına tırmanıp çiziklerden birine dokundu.

— Bunu ne yaptı?

— Bir kaya.

— Ya şunu?

— Dikenli bir çalı.

— En büyüğünü?

— Hatırlamıyorum.

Fare şaşırdı.

— Böyle bir şeyi nasıl unutursun?

— Çok çizik var.

Fare izleri saydı. Her çizikte kaplumbağanın anlatmadığı bir olay saklı gibiydi.

— Ben olsam hepsini hatırlardım, dedi.

— Belki senin de bir kabuğun olsaydı hatırlamazdın.

Fare tüylerini düzeltti.

— Benim kabuğum yok ama çok güzel bir kürküm var.

— Güzelmiş.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten.

Fare sevinçle kuyruğunu salladı.

O günden sonra sık sık buluştular.

Fare bazen iki fındık getiriyor, kaplumbağa yemeyince ikisini de kendisi yiyordu. Bazen ormandaki sesleri taklit ediyor, bazen sırtına uzanıp bulutları anlatıyordu.

Kaplumbağa az konuşurdu ama fareyi dinlemek için yürümeyi bırakırdı. Fare de her yeni hikâyesini önce ona anlatırdı.

Bir akşam fare, kaplumbağanın sırtına uzanıp dalların arasından görünen birkaç yıldıza baktı.

— Ormanın öteki ucunda ağaçların seyrekleştiği bir yer varmış. Geceleri bütün gökyüzü görünüyormuş.

— Hiç gitmedim oraya.

— O zaman birlikte gidelim! Büyük bir ağacın altında kendimize bir yer buluruz. Etrafına pembe çiçekler dikeriz.

— Çiçek yetiştirmeyi biliyor musun?

— Hayır. Sen biliyor musun?

— Ben de bilmiyorum.

— O zaman birlikte öğreniriz!

Kaplumbağa gülümsedi.

— Başka neler yaparız?

Fare heyecanla doğruldu.

— Geceleri yıldızları izleriz. Bir yıldız seçip ona isim veririz. Gündüzleri ormanı gezeriz. Sonra ağacımızın altında oturup birbirimize hikâyeler anlatırız.

— Ben pek hikâye bilmem.

— Olsun! Birlikte yaşadıklarımızı anlatırsın.

Bir süre sustular.

— Sen ne yapmak istersin? diye sordu fare.

Kaplumbağa düşündü.

— Ben de orada seninle olmak isterim.

Fare gülümsedi.

— O zaman gideceğiz!

Bir süre sonra fare kaplumbağanın sırtında uyuyakaldı. Kaplumbağa onu uyandırmamak için olduğu yerde kaldı. Başını kaldırıp ormanın öteki ucuna baktı.

Daha önce oraya gitmeyi hiç düşünmemişti.

Rüzgârın Ağırlığı

Bir gün fare, ortasından beyaz bir çizgi geçen parlak bir taş getirdi.

— Bunu senin için buldum.

— Güzelmiş, dedi kaplumbağa.

— Kabuğuna benziyor.

Fare taşı kabuğun üzerindeki bir oyuğa yerleştirdi.

— Artık burada dursun.

— Düşebilir.

— Düşerse yine bulurum!

Kaplumbağa yürürken sarsılmamaya dikkat etti. Fare bunu fark edince daha da sevindi.

* * *

Zamanla fare kabuğu kendisine ait bir yer gibi görmeye başladı. Üzerinde uyuyor, koşuyor, tepesinden ormana sesleniyordu.

Kaplumbağa kızmıyordu. Fare gelmediğinde beyaz çizgili taşın hâlâ sırtında olup olmadığını merak ediyordu.

Bir akşam fare, kabuğun çiziklerini patisiyle yokladı.

— Seni seviyorum, dedi.

Kaplumbağa yürümeyi bıraktı. Bu sözleri en son ne zaman duyduğunu hatırlamıyordu.

— Ben de seni, dedi.

Fare gülümseyip kabuğun sert yüzeyine biraz daha sokuldu.

Bir gün fare, kabuğun üzerinde sevinçle zıplamaya başladı.

— Bak! Ne kadar yükseğe zıplıyorum!

Kaplumbağa başını kaldırdı.

— Dikkat et, düşeceksin.

— Düşmem!

Fare biraz daha zıpladı.

— Şimdi hissettin mi?

— Neyi?

— Beni!

— Sesini duyuyorum.

— Sesimi değil! Üzerinde zıplıyorum!

Kaplumbağa durdu.

— Hayır, hissetmiyorum.

Fare gülerek daha hızlı zıpladı, patileriyle kabuğa vurdu. Kaplumbağa kımıldamadı. Fare yorulup oturdu.

— Sen gerçekten hiçbir şey hissetmiyorsun.

— Kabuğuma dokunuyorsun.

— Sana dokunuyorum!

Kaplumbağa ne söyleyeceğini bilemedi.

Fare başını eğip patisini kabuğun üzerine koydu.

— Bak, şimdi de dokunuyorum. Ama sen bunu bile bilmiyorsun.

— Bana söylediğin için biliyorum.

— Söylemesem?

Kaplumbağa sustu.

Fare patisini geri çekti.

O gün ilk kez kabuğun üzerinde oturmak istemedi. Aşağı inip kaplumbağanın yanına yürüdü.

— Kızdın mı?

— Hayır.

— O zaman neden konuşmuyorsun?

Fare kabuğa baktı.

— Bazen senin yanında bile sana çok uzakmışım gibi geliyor.

Kaplumbağa başını ona çevirdi. Fare hemen gülümsemeye çalıştı.

— Neyse, dedi. — Yarın görüşürüz.

Küçük adımlarla uzaklaştı.

Kaplumbağa arkasından baktı. O akşam beyaz çizgili taşı düşürmemek için daha dikkatli yürüdü.

Rüzgârın Ağırlığı

Fare gelmeye devam etti ama artık kabuğa eskisi kadar sık çıkmıyordu.

Bir gün kaplumbağa nedenini sordu.

— Orası senin sırtın, dedi fare. — Ben üstüne çıktığımda hiçbir şey hissetmiyorsun.

— Ama yanımda olduğunu biliyorum.

— Bilmek başka.

Fare, kaplumbağanın ön ayağına dokundu.

— Burada hissediyorsun.

— Evet.

— Ama sırtında hissetmiyorsun.

— Kabuğum var.

Fare içini çekti.

— Keşke olmasaydı.

Kaplumbağa ona baktı.

— O zaman nasıl korunurdum?

— Neden hep korunmak zorundasın?

Kaplumbağa cevap vermedi.

Fare giderken el salladı. Kaplumbağa o gece uyuyamadı. Fırtınalarda sığındığı kabuk, şimdi fareyle arasında duruyordu. İlk karşılaştıkları yağmurlu günü, sonra da farenin uzattığı küçük patiyi hatırladı.

Ertesi sabah beyaz çizgili taş ıslak otların arasında kaybolmuştu. Kaplumbağa uzun süre onu aradı. Bulduğunda sırtına geri koyamadı. Taşı ön patileriyle farenin geleceği yere götürdü.

Fare taşı hemen gördü.

— Taşım neden orada?

— Düşmüştü.

— Yerine koymadın mı?

— Sırtıma yetişemiyorum.

Fare taşı alıp yeniden kabuğun üzerine bıraktı.

— İşte! Ben yetişiyorum.

Sonra kaplumbağanın başına dokundu.

— Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin ki.

Kaplumbağa gözlerini kapattı. Fare patisini çektikten sonra da bir süre öyle kaldı. Küçük patinin sıcaklığını hâlâ hissediyordu. Kabuğunun altında sanki kocaman bir boşluk açılmıştı.

* * *

Fare artık kaplumbağanın başını daha uzun okşuyor, bazen burnunu onun burnuna değdiriyordu. Başına dokunduğunda kaplumbağanın gözlerini kapatması fareyi mutlu ediyordu. Ama sırtına çıktığında, patileriyle ne yaparsa yapsın aynı karşılığı bulamıyordu. İlk gün kendisini koruyan kabuk, şimdi dokunuşlarına karşılık alamadığı bir yer olmuştu.

Bir akşam, güneşin ısıttığı taşların üzerinde otururlarken fare sordu:

— Kabuğunun içinde nasıl bir şey var?

— Ben varım.

Fare güldü.

— Onu biliyorum! Nasıl olduğunu soruyorum.

— Hep içindeydim.

— Yumuşak mısın?

— Sanırım. Hiç görmedim.

Fare yanağını kabuğa yasladı.

— Keşke bir kere görebilseydim.

— Neden?

— Merak ediyorum. Seni gerçekten tanımak istiyorum.

Kaplumbağa sevindi. Fare ona kimsenin sormadığı şeyleri soruyordu.

— Beni tanıyorsun zaten, dedi.

— Ama burası hep aramızda.

Fare patisini kabuğa koydu. Kaplumbağa ilk kez sırtındaki kabuğu ağır buldu.

Rüzgârın Ağırlığı

Bir gün fare sessizce geldi. Kuyruğunu sürüklüyor, gözlerini kaçırıyordu.

— Üzgün müsün?

Fare başını kaldırdı.

— Bazen beni sevip sevmediğini anlayamıyorum.

Kaplumbağa şaşırdı.

— Neden?

— Kabuğuna dokunduğumda sanki sana ulaşamıyorum.

— Seni seviyorum. Yanımda olmanı istiyorum.

— Biliyorum.

Fare başını onun ön ayağına yasladı.

Kaplumbağa boynunu uzattı. Fare başına sarıldı ama gözleri yine kabuğa kaydı.

— Ben böyleyim, dedi usulca.

— Kızmadım ki sana. Sadece daha yakın olabilsek.

Fare o akşam erken ayrıldı. Bu kez arkasına dönüp el sallamadı.

Kaplumbağa uzun süre bulunduğu yerden kıpırdamadı. Önünde, farenin oturduğu yerde ezilmiş birkaç ot vardı. Onlara baktı.

Daha önce kimsenin kendisine bu kadar yakın olmak istediğini hatırlamıyordu.

Şimdi ise birinin yakınlığını kaybetmekten korkuyordu.

Sonraki günlerde yine buluştular. Fare bazen eski neşesiyle bir şeyler anlatıyor, sonra birden susuyordu. Kaplumbağa onun ne düşündüğünü sormuyordu. Eskiden sessizlik onu rahatsız etmezdi. Şimdi ise fare sustuğunda, birazdan gideceğini düşünüyordu.

* * *

Bir gün yağmur yağdı.

Kaplumbağa yağmurun altında yürüdü. Damlalar kabuğuna vuruyor, sırtından süzülüp toprağa karışıyordu. Bir süre sonra rüzgâr çıktı. Kaplumbağa başını içeri çekti.

Orada sessizlik vardı.

Ne yağmurun soğuğu ne de rüzgârın sertliği ona ulaşabiliyordu.

Bir zamanlar böyle havalarda kabuğuna sığınır, fırtına dinene kadar beklerdi. Sonra yoluna devam ederdi. Kabuğundaki çiziklerin çoğu böyle günlerden kalmıştı.

Hepsi yerindeydi.

Yağmur hafifleyince başını çıkardı. Farenin geldiği patikaya baktı.

Kaplumbağa patikadan gözünü ayırmadı. Rüzgâr çalıları her kıpırdattığında başını kaldırdı. Bir ara uzaklardan gelen bir hışırtıyı fare sandı. Oysa yalnızca birkaç yaprak sürükleniyordu. Eskiden kimseyi beklemezdi. Şimdi ise henüz gün bitmeden yarının da böyle geçmesinden korkuyordu.

O gün fare gelmedi.

Sonra ormanın kayalık yamacına doğru yürümeye başladı.

Uçurumun başında durdu. Aşağıda sivri taşlar vardı. Rüzgâr kabuğuna çarpıyordu.

Kaplumbağa çiziklerini düşündü. Yuvarlandığı kayayı, geçtiği dikenleri, dinmeyen yağmurları... Kabuk bütün bunları karşılamış, içindeki yumuşak bedeni korumuştu.

Sonra fareyi düşündü.

Küçük patileriyle kabuğuna vurmasını, üzerinde sevinçle zıplamasını, başını ön ayağına yaslayıp daha yakın olmak istediğini söylemesini...

Kaplumbağa uçurumun kenarında uzun süre bekledi.

Geri dönseydi yine aynı kabuğun içinde yaşayacaktı. Fare geldiğinde onunla konuşacak, gülecek, fakat küçük patileri sırtına değdiğinde hiçbir şey hissetmeyecekti.

Bunu düşündükçe içi sıkışıyordu.

Oysa eskiden sırtında hiçbir şey hissetmemekten yakınmamıştı.

Şimdi ilk kez, hissedemediği bir şey yüzünden sevdiği birini kaybedebileceğini düşünüyordu.

Kaplumbağa gözlerini kapattı.

Ve kendisini uçurumdan aşağı bıraktı.

Kayalara çarptığında kabuğundan keskin bir çatlama sesi duyuldu.

Sonra sessizlik oldu.

Rüzgârın Ağırlığı

Kaplumbağa gözlerini açtığında sırtında yabancı bir serinlik vardı.

Doğrulmaya çalıştı. Ön ayaklarını toprağa bastırdı. Bir süre kıpırdayamadı. Sonra güçlükle ayağa kalktı.

Kabuk birkaç parçaya ayrılmıştı.

Yıllardır sırtında taşıdığı o büyük sertlik, şimdi çevresinde duran kırık taşlara benziyordu.

Başını çevirip sırtına baktı. İncecik derisi açıktaydı. İlk esintide ürperdi.

Biraz sonra rüzgâr yeniden esti.

Bu kez canı yandı.

Kaplumbağa irkilip başını içeri çekmeye çalıştı.

Fakat sığınacağı bir kabuk yoktu.

Bir süre ne yapacağını bilemeden durdu. Sonra patilerini toprağa bastırıp yürümeye başladı.

Yürüdükçe otların uçları çıplak sırtına sürtünüyor, alçak dallar derisini çiziyordu. Eskiden varlığını bile fark etmediği rüzgâr, şimdi canını yakıyordu.

Yine de yürümeyi sürdürdü.

Fareyi düşündükçe biraz daha hızlandı.

Artık onun her dokunuşunu hissedebilecekti.

* * *

Fare kaplumbağayı yeniden gördüğünde tanıyamadı.

Ormanın kıyısında kendisine doğru gelen, sırtı yumuşacık bir canlı vardı. Fare yaklaştı.

— Sen kimsin?

Kaplumbağa gülümsedi.

— Tanımadın mı?

Fare sesini duyunca durdu.

— Kaplumbağa?

— Benim.

Fare çevresinde dolaştı.

— Kabuğun nerede?

Kaplumbağa başını eğdi.

— Artık yok.

— Nasıl yok?

— Kırıldı.

— Nasıl?

— Uçurumdaki kayalarda. Kendimi aşağı bıraktım.

Fare bir süre konuşamadı. Gözleri kaplumbağanın sırtından yüzüne kaydı. Bir zamanlar o kabuğun hiç olmamasını dilemişti.

Kaplumbağa onun yüzündeki şaşkınlığı görünce sevinmeye çalıştı.

— Bak, dedi. — Artık bana dokunabileceksin.

Fare yavaşça yaklaştı.

Bir zamanlar vurduğu sert kabuğun yerinde incecik bir deri vardı. Patisini uzattı.

Dokunur dokunmaz kaplumbağa acıyla irkildi.

— Ah!

Fare korkuyla patisini çekti.

— Ne oldu?

Kaplumbağa derin bir nefes aldı.

— Canım acıdı.

— Ama ben sana vurmadım ki!

— Biliyorum.

Fare duraksayıp yeniden yaklaştı.

— Bir daha dokunayım mı?

Kaplumbağa tereddüt etti.

— Dokun.

Fare bu kez yalnızca patisinin ucuyla sırtına değdi.

Kaplumbağa gözlerini sımsıkı kapattı.

Fare hemen patisini çekti.

— Yine mi acıdı?

Kaplumbağa başını salladı.

Fare üzgün gözlerle ona baktı.

— Eskiden canın acımazdı.

— Eskiden kabuğum vardı.

İkisi de sustu.

Fare bu kez kaplumbağanın sırtına çıkmak istemedi.

Rüzgârın Ağırlığı

Sonraki günlerde birlikte dolaşmaya devam ettiler.

Fare artık kaplumbağanın yanında daha dikkatli yürüyordu. Eskiden koşarak yanına gelir, bazen hiç haber vermeden sırtına atlardı. Şimdi yaklaşırken bile duraksıyordu.

Bir sabah fare kaplumbağayı görünce sevinçle koştu. Eski alışkanlığıyla ön patilerini sırtına koydu.

Kaplumbağa acıyla geri çekildi.

Fare patilerini hemen çekti.

— Özür dilerim!

— Bir şey yok.

Ama vardı.

Farenin gözleri dolmuştu.

— Seni incitmek istemedim, dedi fare.

— Biliyorum.

— Eskiden böyle olmazdı.

Kaplumbağa bir şey söylemedi.

Yan yana yürümeye başladılar. Fare bir an eski neşesiyle koşup kaplumbağanın önüne geçti. Kaplumbağa acıyla irkildi. Fare durdu.

— Ne oldu?

— Geçerken rüzgârın sırtıma değdi.

Kaplumbağa farenin korkuyla kendisine baktığını gördü. Fare ona dokunmamıştı bile.

Bir süre sessiz yürüdüler. Fare bir daha koşmadı.

— İstersen koşabilirsin.

— Yok, böyle iyi.

— Ama koşmayı seviyorsun.

Fare gülümsedi.

— Sonra koşarım.

Kaplumbağa başını eğdi. Eskiden sırtında tepinen fareyi hissetmezdi. Şimdi yanından geçmesi bile canını yakıyordu.

Fare biraz geride yürümeye başladı. Kaplumbağanın sırtındaki sızı hafifledi. Bir süre sonra kaplumbağa yavaşlayıp ona baktı. Fare de yavaşladı. Aralarındaki uzaklık değişmedi.

Bazen fareyi eskisinden daha yakında hissediyordu.

Bazen de onun biraz daha uzakta yürümesini diliyordu.

Bundan utandı. Kabuğunu onun için kırmıştı.

* * *

Bir gün fare, kaplumbağanın yanında otururken onun çıplak sırtına uzun uzun baktı.

Sırtındaki koyu çizikler yoktu. Yağmurun üzerinde bıraktığı küçük damlaları, güneşte parlayan kabuğu, bütün ormanın yükünü taşıyormuş gibi duran o güçlü görüntüyü yeniden düşündü.

Kaplumbağa başını kaldırdı.

— Ne oldu?

— Hiç.

— Yine bana bakıyorsun.

Fare gülümsemeye çalıştı.

— Eskiden sırtında bir taş vardı, hatırlıyor musun? Beyaz çizgili.

— Hatırlıyorum.

— Çok yakışıyordu.

— Kabuğumla birlikte düşmüş olmalı.

Fare bir süre sustu.

— Keşke saklasaydık.

Kaplumbağa cevap vermedi.

Fare, kaplumbağayı ilk gördüğü günü hatırladı. Kendisi korkudan saklanırken kaplumbağa fırtınanın içinde yürümeye devam etmişti. Şimdi ince bir dalın dokunuşu bile kaplumbağanın canını yakıyordu.

Fare, kaplumbağayı yeniden incitmekten korkuyordu. Fakat onu en çok korkutan, bu yeni hâline alışıp alışamayacağını bilememesiydi.

Rüzgârın Ağırlığı

Bir süre sonra fare daha seyrek gelmeye başladı.

Geldiğinde kaplumbağanın yiyecek bulmasına yardım ediyor, dikenli patikalardan uzak durmasını söylüyor, rüzgâr çıktığında sığınabilecekleri yerler arıyordu.

Kaplumbağa onun çabasını görüyordu.

Ama fare eskisi gibi gülmüyordu.

Bir gün küçük bir kayanın yanında dinlenirlerken kaplumbağa sordu:

— Benim yanımda neden artık gülmüyorsun?

— Gülüyorum.

— Eskiden daha çok gülerdin.

— Eskiden senin canın bu kadar acımazdı.

— Ben de eskiden senin her hareketini hissedemezdim.

— Şimdi hissediyorsun.

— Evet.

— Mutlu musun peki?

Kaplumbağa cevap veremedi.

Fare gözlerini yere indirdi.

— Ben mutlu olacağını düşünmüştüm.

— Ben de.

Fare patisini uzattı ama dokunmadan geri çekti.

— Artık bana dokunmak istemiyor musun?

— İstiyorum.

— O zaman neden dokunmuyorsun?

Fare gözlerini kaldırdı.

— Çünkü seni incitmek istemiyorum.

— Ben alışırım belki. Yine eskisi gibi olabiliriz.

Fare başını çevirdi.

* * *

Ertesi gün fare kaplumbağayı küçük bir kayanın ardına sığınmış buldu. Rüzgâr bedeninin açıkta kalan yerlerine vuruyordu.

Fare hemen yanına koştu.

— Neden burada duruyorsun?

— Rüzgârdan korunuyorum.

— Şurada daha büyük bir kaya var.

Kaplumbağa onunla yürüyüp kayanın dibine sığındı. Bir süre sessizce oturdular.

Sonra fare usulca konuştu:

— Kabuğunu neden kırdın?

Kaplumbağa ona baktı.

— Yanımdayken bile kendini uzakta hissetmeni istemedim.

Fare başını eğdi.

— Ama seni bu kadar canının yanacağını bilmiyordum.

Kaplumbağa cevap vermedi. Fare patilerini birbirine kenetledi.

Biraz sonra fare ayağa kalktı.

— Gitmem gerek.

— Yarın gelir misin?

Fare duraksadı.

— Bilmiyorum.

Kaplumbağa bir şey sormadı.

Fare birkaç adım attı. Sonra arkasına baktı.

Kaplumbağa kayanın dibinde duruyordu. Çıplak sırtının bir kısmı hâlâ rüzgâra açıktı.

Fare geri dönmek istedi.

Fakat dönerse ne söyleyeceğini bilmiyordu. Kabuğun kırılmasında kendi sözlerinin de payı olduğunu düşünüyordu.

Bir süre öylece bekledi.

Sonra yürümeye devam etti.

Patika genişleyince farkında olmadan koşmaya başladı. Bir süre sonra artık durmasına gerek olmadığını fark etti. Yine de yavaşladı.

Kaplumbağa, küçük ayak sesleri duyulmayana kadar başını kaldırmadı.

Rüzgârın Ağırlığı

Günler geçti.

Fare bazen uzaktan görünüyor, kaplumbağanın iyi olup olmadığını soruyordu. Bazen hiç gelmiyordu.

Kaplumbağa onun her gelişinde seviniyordu. Ama artık fare yanına oturduğunda bile ikisinin arasında tuhaf bir sessizlik oluyordu.

Fare eskiden kabuğun üzerinde saatlerce kalırdı. Şimdi birkaç söz söyledikten sonra gidecek bir yer buluyordu.

Bir gün kaplumbağa onu ormanın kıyısında gördü.

Fare başka hayvanlarla oynuyordu. İçlerinden birinin sırtına sıçrayıp neşeyle zıplamaya başladı. Hayvan silkelenince fare yuvarlanıp otların üzerine düştü. Hepsi birden gülmeye başladı.

Kaplumbağa olduğu yerde durdu.

O gülüşü tanıyordu.

Fare bir zamanlar kaplumbağanın sırtında da öyle gülmüştü.

Kaplumbağa da gülümsedi. Fareye doğru bir adım attı.

Fare onu fark edince gülüşü yarım kaldı. Birkaç adım yaklaştı ama kaplumbağanın çıplak sırtına bakınca durdu.

Kaplumbağa bekledi. Farenin yeniden sırtına atlamasını değil, yalnızca kendisine de öyle gülmesini istedi.

Fare başını eğdi.

Kaplumbağa arkasını döndü. Biraz sonra öbür hayvanların neşeli sesleri yeniden yükseldi.

Kaplumbağa bir daha arkasına bakmadı.

* * *

Ormanın öteki ucuna doğru yürümeye başladı.

Rüzgârın az estiği yolları seçiyor, geniş yaprakların altında dinleniyordu.

Dar bir patikada sırtına ince bir dal sürtündü. Kaplumbağa acıyla durdu. Dalın üzerinde diken bile yoktu.

Bir süre sonra yağmur başladı. Önce birkaç damla düştü. Sonra yağmur hızlandı.

Kaplumbağa en yakın ağacın altına sığındı. Ama rüzgâr damlaları dalların arasından geçiriyordu.

Sırtına düşen her damlayı hissediyordu.

Bir zamanlar kabuğunun üzerinde hiçbir iz bırakmadan süzülen yağmur, şimdi bütün bedenine değiyordu.

İlk karşılaştıkları günü düşündü. Farenin fırtınanın ortasında kabuğuna hayranlıkla bakışını...

Yağmur dinince yeniden yürümeye başladı.

Ormanın öteki ucundaki açıklığa vardığında büyük bir ağaç gördü. Ağaçların seyrekleştiği yerde gökyüzü dalların arasına sıkışmıyordu.

Ağacın kökleri arasında ikisine de yetecek kadar yer vardı.

Bir su birikintisinde kendisine baktı. Gördüğü yüzü tanıyordu. Sırtında ise hiçbir şey yoktu.

Ormanın üzerinde yeniden rüzgâr yükseliyordu.

Kaplumbağa ilk sert esintide eskiden yaptığı gibi başını kabuğuna çekmeye çalıştı.

Hareketi hâlâ hatırlıyordu.

Fakat başını saklayacağı hiçbir yer kalmamıştı.

Bir süre kıpırdamadan durdu.

Sonra rüzgârı karşısına alıp yürümeye devam etti.

Rüzgârın Ağırlığı
Rüzgârın Ağırlığı
Cevapla