Herkese herşeyi anlatma hastalığı varmış bilir misiniz?

Herkese herşeyi anlatma hastalığı varmış bilir misiniz?

Hz. Ebu Bekir’in dilini eline alıp “bütün felaket burada” demesi boşuna değildi. İnsanı hem yükselten hem de yere seren şey, çoğu zaman dilinden çıkan oluyor. Hz. Ali’nin “insan dilinin altında gizlidir” sözü de bunu anlatıyor aslında.

Sabah yediği yumurtadan gece attığı kahkahaya kadar her anı uluorta döküyor, bunu da büyük bir marifet sanıyoruz. Bir meydanın ortasında üstünü başını yırtmak nasıl bir akıl tutulmasıysa, iç dünyayı kalabalıklara saçmak da öyle. İnsanın biraz saklanmaya, biraz kenarda durmaya tahammülü gerek.

“Ama içimi dökmezsem boğulurum” diyorsun belki. “Anlaşılmak istiyorum.” diyorsun o da doğru. Yalnızlık ağır bir yüktür haklısın anlaşılamamak nefesi falan keser. Ama her acıyı, her sevinci meydanlarda satılığa çıkarmak da kendine haksızlık değil mi? İçteki fırtınayı dindirmenin de yolu yordamı olur. Herkesin gözü önünde parçalanarak değil de kendine sarılarak mesela ya da kendini anlayarak, kendine şefkat göstererek ve vakarla…

“Ben kimseye hesap vermem” diye başlayıp, en ucuz teşhirlerin gönüllü taşeronluğunu yapıyoruz nedense. İnsan dediğin garip çünkü başkasının arsızlığını tartıyor, kendi çığırtkanlığını fark etmiyor çoğu zaman. Kendini kanıtlamak için çırpınırken ucuzlaştığını, ilgi toplayayım diye yürürken kendi saygınlığını ezdiğini geç anlıyor.

Herkese beğendirmek için yırtındığımız anları tartan bir terazi yok yanımızda maalesef ama her basitleşme, bir yerde ayağımıza dolanıyor işte. Parmaklarımız ne kadar arsız ise aklımız bir o kadar yavaş yani. Her şeyi duyurma hevesimiz aceleci ama idrakimiz hep temkinli.

Bir kelime eksik yazmak, bir anı sadece kendine ayırmak lazım sanırım. “Bunu da herkes bilmese olur” demeyi öğrenmek de lazım bütün bunların yanında.

Çünkü sonra bakıyoruz, herkesin bilmediği şeyin kıymeti yerinde kalmış oluyor ya da o anın tadını gerçekten sadece kendimiz çıkarmışız. Saygınlık ayaklar altına alınmamış ve zihin, başkalarının ucuz alkışlarına muhtaç kalmadan doymuş oluyor.

Bize huzurlu olabilmek için tam olarak bundan lazım.

Sükunetimiz, kalkanımız olmak zorunda ya da en azından buna inanmak zorundayız.

Mahremiyet savunmak zorunda olduğumuz son kalemiz.

Ezgi Akgül

3 Ağustos 2026/ Ankara

Güncellemeler
3 sa
Soruyu cevaplayan üyeler. Açıklama kısmında ki yazıyı okumayı ihmal etmeyin. Sevgiler ❤️❤️❤️
Herkese herşeyi anlatma hastalığı varmış bilir misiniz?
Cevapla