Belkide aslında olayı değil, ona yüklediğin anlamı kıskanıyorsun? Nasıl kıskanırısınız? Kıskandığınızda düşüncenizin sesi nasıldır?

Kıskandığınızda içinizde en çok hangi cümle yankılanır?

"Neden ona baktı?"

"Neden onunla bu kadar samimi konuştu?"

"Benden daha mı güzel / yakışıklı mı?"

"Benden eskisi kadar hoşlanmıyor, beni beğenmiyor mu?"

"Ben ona yetmiyor muyum?"

"Telefonunu neden benden gizledi?"

"Ya beni bırakırsa?"

Peki size ilginç bir şey söylesem...

Belki de siz bunların hiçbirini kıskanmıyorsunuz.


-
İnsanlar çoğu zaman bir bakışı, bir gülüşü, bir mesajı ya da bir sohbeti kıskandığını sanır.

Oysa kıskandığı şey bunlar değildir.

O davranışın zihninde oluşturduğu anlamdır.

Çünkü kıskançlığın dili hep aynı kelimeyle başlar:

"Ya..."

"Ya benden hoşlanmıyorsa..."

"Ya onu daha çekici bulduysa..."

"Ya beni eskisi kadar sevmiyorsa..."

"Ya bir gün beni bırakırsa..."

Yani insan, çoğu zaman yaşadığı olayı değil; yaşanabileceğini düşündüğü ihtimali kıskanır.


Aynı olay... İki farklı hayat...
Bir restoranda oturduğunuzu hayal edin.

Eşiniz ya da sevgiliniz garsona gülümsüyor.

Bir kişi bunu görür, yemeğine devam eder.

Diğeri ise aynı gülümsemeyi görür ve bütün akşam huzuru kaçar.

Peki...

Eğer acıyı oluşturan şey gerçekten o gülümseme olsaydı, iki insanın da aynı duyguyu yaşaması gerekmez miydi?

Demek ki canımızı yakan şey davranışın kendisi değildir.

Davranışın zihnimizde oluşturduğu anlamdır.

-
İşte beynin oyunu burada başlıyor
İnsan beyni belirsizlikten hoşlanmaz.

Bilmediği boşlukları hayal gücüyle doldurur.

Sevdiği insanı kaybetme ihtimali oluştuğunda bunu bir tehdit olarak algılar.

Ve saniyeler içinde şu senaryoyu yazmaya başlar:

Baktı... >>> Hoşlandı... >>> Beni artık eskisi kadar istemiyor... >>> Beni bırakabilir... >>> Onu kaybedebilirim...

Oysa gerçekte yaşanan tek olay... >>> Bir bakış... >>> Bir tebessüm... >>> Bir konuşmadır.

Geriye kalan kısmı ise zihnin yazdığı hikâyedir.

İşte kıskançlık, beynin ilişkiyi korumak için yaktığı alarmdır.

Alarmın çalması normaldir.

Önemli olan, alarm çaldı diye gerçekten yangın çıktığını sanmamaktır.


Kıskançlığın gerçek sesi
Kıskançlığın binlerce farklı cümlesi vardır.

"Neden ona baktın?"

"Neden ona güldün?"

"Kim yazdı?"

"Neden geç kaldın?"

"Telefonunu neden gizledin?"

İlk bakışta bunlar farklı sorular gibi görünür.

Oysa psikolojik olarak hepsi tek bir cümlenin farklı kılıklarıdır.

"Acaba beni kaybedecek kadar değersiz miyim?"

İşte kıskançlığın gerçek sesi budur.

Çünkü kıskançlık aslında;

"Neden ona baktın?" diye sormaz.

Sessizce şunu sorar:

"Ben senin gözünde hâlâ aynı değerde miyim?"


Vay... be! Belki de yıllardır kıskançlığı yanlış tanımlıyorduk.

İnsan, sevdiği kişinin baktığı kişiyi kıskanmıyor.

O bakışın kendi ilişkisinde ne anlama gelebileceğini kıskanıyor.

İnsan, partnerinin davranışını değil...

Zihninin o davranışa yüklediği kaybetme, değersizleşme ve terk edilme ihtimalini kıskanıyor.

Bu yüzden aynı olay...

Bir insan için sıradan bir an olurken...

Başka bir insan için gecelerce sürecek bir acıya dönüşebiliyor.

Çünkü insanı en çok yaralayan şey bazen gerçek değildir.

Gerçek olabileceğine inandığı ihtimaldir.

İşte bu yüzden kıskançlığın gerçek panzehiri; partnerinizi daha fazla kontrol etmek, telefonunu karıştırmak ya da etrafına duvarlar örmek değildir.

Gerçek panzehir, kendi zihninize dönüp şu soruyu sorabilmektir!

"Şu an canımı yakan gerçekten onun yaptığı şey mi, yoksa zihnimin bana anlattığı hikâye mi?"

Çünkü güven... hiç kıskanmamak değildir.

Güven, zihninizin yazdığı her felaket senaryosuna hemen inanmayacak kadar güçlü olabilmektir.

Belkide aslında olayı değil, ona yüklediğin anlamı kıskanıyorsun? Nasıl kıskanırısınız? Kıskandığınızda düşüncenizin sesi nasıldır?
Cevapla