Karadeniz’in ücra bir ilçesinde 30 yaşında bir inşaat mühendisi yaşıyor. Mühendis dediğime bakmayın, mezun olmuş bu bölümden ama toplasan bir buçuk sene bir çalışma hayatı var. Peki ne yaptı bu zamana kadar bu adam?
Ailesi fakirdi. Paraya ihtiyacı vardı. O dönemde de inşaat mühendisliği revaçtaydı. O zaman inşaat mühendisi olayım dedi. Kocaeli’de inşaat mühendisliği kazandı. İlk sene İngilizce hazırlık okudu, bir sene de oradan kaybetti. Üniversite yılları okulla yurt arasında gidip gelmekle geçti. Zaten devletin verdiği bursla ancak temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Öyle uçarı kaçarı bir karakteri yoktu, çekingen ve içine kapanık bir çocuktu. Annesinden miras kalan fena bir gurura sahipti. Kimseye minnet etmezdi ama hırsları da yoktu. Mezun olduğunda 24 yaşındaydı. İş aradı bulamadı. Sonra İstanbul’a gitti marketlerde, hamburgercilerde çalıştı. Bir süre sonra bu işlerden de sıkıldı, tecili bozdurup askere gitti. Geldiğinde tanıdık vasıtasıyla İstanbul’da bir şantiyede iş buldu. Ama orada yaptığının mühendislik ile alakası yoktu. İşi idare eden, işin başında duracak bir adam konumundaydı. Beton mikserlerini takip eder, düz işçilere yapacaklarını söyler, onların başında amele çavuşluğu yapardı. Sabah 10’da işe gelir akşam 10’da çıkardı, tatil günü yoktu. Bünyesi bu tempoya 6 ay dayanabildi. Sonra çekti istifayı çıktı işten. Bu ani işten çıkış ablaları ile de arasını bozdu. İstanbul’u terk etti, köye döndü. Burada yedi ay kaldı ve canı sıkıldı. Antalya’da bir resepsiyonistlik işi buldu. Orada da 2 ay sömürüldükten sonra Çankırı’da bir inşaat mühendisliği işi buldu. Kontrol mühendisliği yapacaktı. Müşavir şirket kontrol mühendisini müteahhidin kucağına atıyor, bütün masrafını o karşılasın diyordu. Ahmet aldığı parayla ev tutmaya, yeme-içme ve ulaşım giderlerini karşılamaya kalksa aylığından ona geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Mecburen müteahhidin kucağına oturdu. Ne yediği düğü belirsiz işçilerle aynı yerde yatıp kalktı. Ciğeri beş para etmez itlerle beraber sıkış tıpış araçlarda şantiyelere taşındı. Sonra kış geldi imalatlar durdu. Bizim Ahmet açıkta kaldı. 1 aylık tatil yazdılar ona. Sonrasında o tatil sırasında iyi şartlarla bir iş teklifi geldi. Kabul etti gitti Safranbolu’ya. Gitti gitmesine ama ne bir düzen ne bir şey. Karşılaştığı her insan çıkarcı, menfaatçi. Birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan, ciğeri beş para etmez, kimisi mafya kılıklı adamlar. Hani ters bir şey söylese çekip vuracaklar. Bu şartlarda çalışmam deyip 10 gün sonra istifa etti. Döndü yeniden memleketine. Ramazan’ı burada geçirdi ve geldik bugüne. Şimdi 30 yaşına gelmiş, elinde sadece 1,5 sene tecrübesi olan – o da şantiye şefliği değil- adama bu saatten sonra kim iş versin. Bu mesleği bırakmayı düşünüyor. Neden düşünmesin ki? Bu mesleğin cazip nesi kalmış ki? Duvar ustası 100 bin TL kazanır, sadece duvar örer. Mühendis mühendislik yapar, şantiyeyi organize eder, malzeme eksik olur gider malzeme alır, yeri gelir işçi taşır, metraj çıkarır, sipariş verir, beton dökülür mikserin popon ayrılamaz, telefonu susmaz. Tatili yoktur. Sabah en erken gelir akşam en son çıkar, bir tane arkadaşı yoktur. Ailesinden uzaktır. Sabit bir iş yeri yoktur. Bu sene bir Allah’ın dağına gider diğer sene başka bir Allah’ın dağında aynı sorunları sil baştan yaşar. Kaç paraya peki? 100 bin TL, belki de daha az. Üstelik attığı imzadan 20 sene sorumlu. Şantiyede biri düşüp ölse git 5 sene hapis yat. Şimdi bu şartlarda bu iş yapılır mı? Ben mi yaşamayı bilmiyorum yoksa olmaz olsun mu böyle yaşamak?
Ailesi fakirdi. Paraya ihtiyacı vardı. O dönemde de inşaat mühendisliği revaçtaydı. O zaman inşaat mühendisi olayım dedi. Kocaeli’de inşaat mühendisliği kazandı. İlk sene İngilizce hazırlık okudu, bir sene de oradan kaybetti. Üniversite yılları okulla yurt arasında gidip gelmekle geçti. Zaten devletin verdiği bursla ancak temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Öyle uçarı kaçarı bir karakteri yoktu, çekingen ve içine kapanık bir çocuktu. Annesinden miras kalan fena bir gurura sahipti. Kimseye minnet etmezdi ama hırsları da yoktu. Mezun olduğunda 24 yaşındaydı. İş aradı bulamadı. Sonra İstanbul’a gitti marketlerde, hamburgercilerde çalıştı. Bir süre sonra bu işlerden de sıkıldı, tecili bozdurup askere gitti. Geldiğinde tanıdık vasıtasıyla İstanbul’da bir şantiyede iş buldu. Ama orada yaptığının mühendislik ile alakası yoktu. İşi idare eden, işin başında duracak bir adam konumundaydı. Beton mikserlerini takip eder, düz işçilere yapacaklarını söyler, onların başında amele çavuşluğu yapardı. Sabah 10’da işe gelir akşam 10’da çıkardı, tatil günü yoktu. Bünyesi bu tempoya 6 ay dayanabildi. Sonra çekti istifayı çıktı işten. Bu ani işten çıkış ablaları ile de arasını bozdu. İstanbul’u terk etti, köye döndü. Burada yedi ay kaldı ve canı sıkıldı. Antalya’da bir resepsiyonistlik işi buldu. Orada da 2 ay sömürüldükten sonra Çankırı’da bir inşaat mühendisliği işi buldu. Kontrol mühendisliği yapacaktı. Müşavir şirket kontrol mühendisini müteahhidin kucağına atıyor, bütün masrafını o karşılasın diyordu. Ahmet aldığı parayla ev tutmaya, yeme-içme ve ulaşım giderlerini karşılamaya kalksa aylığından ona geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Mecburen müteahhidin kucağına oturdu. Ne yediği düğü belirsiz işçilerle aynı yerde yatıp kalktı. Ciğeri beş para etmez itlerle beraber sıkış tıpış araçlarda şantiyelere taşındı. Sonra kış geldi imalatlar durdu. Bizim Ahmet açıkta kaldı. 1 aylık tatil yazdılar ona. Sonrasında o tatil sırasında iyi şartlarla bir iş teklifi geldi. Kabul etti gitti Safranbolu’ya. Gitti gitmesine ama ne bir düzen ne bir şey. Karşılaştığı her insan çıkarcı, menfaatçi. Birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan, ciğeri beş para etmez, kimisi mafya kılıklı adamlar. Hani ters bir şey söylese çekip vuracaklar. Bu şartlarda çalışmam deyip 10 gün sonra istifa etti. Döndü yeniden memleketine. Ramazan’ı burada geçirdi ve geldik bugüne. Şimdi 30 yaşına gelmiş, elinde sadece 1,5 sene tecrübesi olan – o da şantiye şefliği değil- adama bu saatten sonra kim iş versin. Bu mesleği bırakmayı düşünüyor. Neden düşünmesin ki? Bu mesleğin cazip nesi kalmış ki? Duvar ustası 100 bin TL kazanır, sadece duvar örer. Mühendis mühendislik yapar, şantiyeyi organize eder, malzeme eksik olur gider malzeme alır, yeri gelir işçi taşır, metraj çıkarır, sipariş verir, beton dökülür mikserin popon ayrılamaz, telefonu susmaz. Tatili yoktur. Sabah en erken gelir akşam en son çıkar, bir tane arkadaşı yoktur. Ailesinden uzaktır. Sabit bir iş yeri yoktur. Bu sene bir Allah’ın dağına gider diğer sene başka bir Allah’ın dağında aynı sorunları sil baştan yaşar. Kaç paraya peki? 100 bin TL, belki de daha az. Üstelik attığı imzadan 20 sene sorumlu. Şantiyede biri düşüp ölse git 5 sene hapis yat. Şimdi bu şartlarda bu iş yapılır mı? Ben mi yaşamayı bilmiyorum yoksa olmaz olsun mu böyle yaşamak?
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Cinsel Yaşam
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Dünya Kupası
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
YKS2026
Diğer