1 sa

İzindeyim:Bölüm2- Ne iş yapıyorsunuz?

İzindeyim:Bölüm2- Ne iş yapıyorsunuz?

(Noktalama işaretlerinde yapay zekâdan destek aldım, bilginize)

Bölüm 2: Hasretimsin

Kenan, kasabanın merkezine doğru yürürken adımlarını bilerek ağırlaştırdı. Amacı, gölgelerin içine karışmak değil, gölgelerin sahiplerini rahatsız etmekti. Kasaba meydanındaki "Çınaraltı Kahvesi", beş yıl öncesine göre daha sessizdi. İnsanlar gözlerini yerden kaldırmıyor, konuşurken seslerini fısıltı seviyesine indiriyorlardı. Kenan, kenardaki boş masaya oturdu. Garson, çekinerek yanına geldi. Kenan, sipariş vermek yerine doğrudan hedefi vurdu: "Vedat nerede?"

Garsonun elindeki tepsi bir an titredi, bakışları hemen dükkânın köşesindeki güvenlik kamerasına kaydı. Kenan, garsonun bu refleksini anında kaydetti. Kamera mı? Beş yıl önce bu kasabada kimse kapısını kilitlemezdi bile. "Vedat Bey şu an yukarıdaki ofisinde," dedi garson, sesi neredeyse duyulmuyordu. "Ama yabancı... Oraya giden, geri dönemez. Yeni işler çeviriyor, kasabanın tüm tapularını, tüm geçim kaynağını elinde tutuyor."

Kenan bir sigara yaktı, dumanı sisin içine bıraktı. Kendi kendine analiz yapıyordu: Bir kabadayı neden bir kasabaya kamera taktırır? Neden herkes ondan bu denli korkar? Vedat’ın yükselişi, tam da Zehra’nın kaza geçirdiği döneme denk geliyordu. Tesadüf olamazdı. Kenan, kahvehaneden çıkıp kasabanın arka sokaklarına, Vedat’ın ofisinin bulunduğu binanın arkasına dolandı. Tüm titizliğiyle çevreyi inceliyordu. Çöp kutularından, binaya giren çıkan insanların ayakkabı izlerine kadar her detay bir hikâye anlatıyordu.

Binanın arka cephesinde, eski bir havalandırma boşluğu buldu. İçeriden gelen sesleri takip etti. Vedat, birileriyle telefonda hararetli bir tartışma içindeydi. "Zehra’nın tedavisi aksamasın," diyordu Vedat, "Ona bakmak zorundasınız. O, benim kasabadaki en büyük sigortam. O konuşmadığı sürece, diğerleri susmaya mahkûm."

Kenan’ın beynine kan sıçradı. Zehra bir eş değil, bir tutsaktı. Daha da önemlisi, Vedat’ın kirli işleri için bir kalkan olarak kullanılıyordu. Binanın arka girişinde iki nöbetçi vardı. Kenan, cebindeki eski madenci fenerini ve bir parça sertleştirilmiş telini çıkardı. Fiziksel olarak tek kolunun dezavantajını, çevresindeki nesneleri kullanarak kapatıyordu. Nöbetçilerin dikkatini dağıtmak için bir taş fırlatıp mesafeyi ölçtü. Tam o sırada, ofisin penceresinden Zehra’nın tekerlekli sandalyesinin sesini duydu. Zehra, birilerinin zorlamasıyla dışarı çıkarılıyordu.

Vedat, Zehra’yı nereye götürüyordu? Kenan, bir gölge gibi peşlerine düştü. Artık sadece bir iz sürücü değil, bir kurtarıcıydı. Zehra’yı karanlıkta, o tekerlekli sandalyenin üzerinde, adeta bir kukla gibi sürüklenirken gördüğünde, içindeki o bitmek bilmeyen öfke yerini soğukkanlı bir stratejiye bıraktı. Vedat, Zehra’yı kasabanın mezarlığına, o eski şapel kalıntılarına doğru götürüyordu. Akılda tek bir soru: Neden mezarlık?

Kenan, ağaçların arasından onlara yaklaştı. Zehra’nın yüzündeki o donuk ifade, mezarlığın kapısında durduklarında değişti. Vedat, Zehra’ya doğru eğilip bir şeyler fısıldadı. O an, Zehra’nın gözlerindeki o dipsiz kuyunun içinde bir ışık çaktı. Korku değil, intikam ateşi. Kenan ilk kez Zehra’nın aslında Vedat’tan korkmadığını, bir şeyleri beklediğini fark etti.

Zehra bir kurban değildi, diye düşündü Kenan. Zehra, kendi hapishanesinde bir oyun oynuyordu. Ve bu oyun, Kenan’ın tahmin ettiğinden çok daha tehlikeliydi. Kenan, geceye gömülüp onları izlemeye devam etti. Bu bölümde öğrendiği en önemli şey şuydu: Zehra’nın sessizliği bir teslimiyet değil, bir suskunluk yeminiydi. Ve bu yemini bozacak tek kişi, belki de kendisiydi.

#tentenoviç

İzindeyim:Bölüm2- Ne iş yapıyorsunuz?
Cevapla