Bu gece bir kitap daha bitirdim. Okumaktan hiç bıkmadığım her zaman yeri bende ayrı olan küçük prensi bir kez daha baştan sona okudum ve bir cümle takıldı gözüme okurken, şöyle diyordu tilki küçük prense "ölene kadar sorumlusundur gönül bağı kurduğun her şeyden." Tilki haklı mı sizce söylediklerinde, gerçekten ölene kadar sorumlu muyuzdur gönül bağı kurduğumuz her şeyden?
Gönül bağı kurduğumuz her şeyden ölene kadar sorumlu muyuz?
Bu kitabı bilmem kaç defa okudum ve her defasında farklı dersler çıkardım. Basit görünümlü ama çok derin anlamlar içeren bir kitap. Gönül bağı kurduğumuz herkesten sorumluyuz ama bu ömür boyu sürecek bir şey değil. Bazı insanlar belli sebeplerden dolayı hayatımızdan çıkar ve giderken de o bağı koparır.
“Gönül, han değil, dergahtır. Paldır küldür girip çıkılmaz, günahtır.” demiş Mevlana hazretleri.. Gönül bağı kurduğumuz insanların haleti ruhiyelerini olumsuz etkiliyorsak elbette sorumluyuzdur. Mevlananın benzetimi çok hoş aslında. Bir han ve dergah misali.. Evet bir hana herkes elini, kolunu sallaya sallaya girer ve aynı şekilde de çıkar. Peki ya dergahlara? Bir adabı, bir usulu vardır dergaha girmenin. Oturmanın, kalkmanın, yemenin, içmenin herşeyin bir usulü vardır. İşte gönülde eğer bir dergahsa bu dergaha en başta önüne gelen herkesi almamalı, kabul etmemeli ki sonrasında en başta ne üzülen, zarar gören biz olalım ne de karşı gönülleri. Dergahımıza kimleri kabul ettiğimizi bilelim ona göre de yolumuzu çizelim. Yoksa gönüllerinden mesul olduğumuz insanların o gönül dergâhlarından yükselen âhlar günü geldiğinde bizimde dergahlarımızın yıkılmasına sebep olabilir.
Kadınlar da erkekler de Allahın birbirlerine emanet olarak verdikleri kişilerdir. İncitmemek, naif olmak gerek. Birçok kişi dilini tutamaz, incitir. Haliyle gönüller yıkılır.. Bilinmez ki bir gönül yıkmak, kabeyi yıkmak gibidir oysa.. Gönül sevmek demektir. Kadir kıymet bilmektir, değer vermektir.. Yalnız en kötü durumda insanın kendisini anlatamamasından dolayı hem karşısında ki kişiyi incitmesi hemde kendisini incitmesidir.. En azından ben öyleyim.. İstemeden bazen değer verdiğim insanları incitiyorum.. Sonundaysa onları incittiğim için en çok üzülen ben oluyorum.. Ama en yakınlarımda buna dahil olmak üzere kimse farkında değil..
Araya mesafeler girsede aynı şehrin kaldırımlarında ayrı ayrı yürüsekte akla düşer bir gün muhakkak gönle bşr zamanlar düşen kişi.. Ve özlemler büyür en kocamanından..
Acaba neler yapıyordur şimdi?
Aç mıdır, susuz mudur?
Kimlerledir, ne haldedir?
Akla dünyanın sorusu gelir. Bir fon müziğinde söyledikleri kulağında tekrarlanır. Ölene kadar sorumluluk nedir bilmem de bir şekilde sorumlu oluruz, düşünerek. Kıyısından köşesinden. Tilki ne demek istemiş onu da bilmem ama soruların zihinde yankılanması, bir şekilde tekrar yolların kesilmesini ister gönüller..
Gerçek bir gönül bağı kurulmuşsa eğer o koptuğunu düşünsen de mutlaka bir gün karşına çıkacaktır. Sorumlu olmayabiliriz ama sorumlu hissederiz her daim. Keşkelerle dolu süreçlere sokabiliriz kendimizi. En iyisi düşünmemek...
Bu karşı tarafı ne kadar bağladığımız ile alakalı ve ahlaki ve vicdani yapımız ile doğru orantılı bir dinamiktir. genel gecer bir cevap türetemeyiz bu soruya.
Ne kadar uzaklaşmak istersen o kadar içine sürükleniyor insan. Sanırım bu tarif edemediğim bir duygu. Gönül takılı kaldıysa bir yere, bir çapa gibi atmış gemi gibi kurtulamıyoruz.
Küçük prens mükemmel bir kitap tilki bana kalırsa haklı neden çünkü gönül bağı kurup dağa sonra o bağı koparırsan incitmiş kırmış olursun o yüzden gönül bağı kurduğun herşeyi kırmamakla sorumlusun