19 sa

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 3 (Final)

Adamın kolları istemsizce sıkılaştı. Kadın onun yüzünü görebilmek için biraz geri çekilmek istediğinde bırakmadı. Daha birkaç dakika önce başını göğsüne yaslamış, gülmüş, eskiden olduğu gibi saçlarıyla oynamıştı. Şimdi bütün bunların yeniden bir hatıraya dönüşeceğini bilmek, adamın ona daha sıkı sarılmasına neden oluyordu.

— Daha yeni geldin, diye fısıldadı. Biraz önce burada gülüyordun benimle. Ne olur, bunların hepsi yeniden bitmesin.

Kadın elini ensesine götürüp saçlarını okşadı.

— Keşke biraz daha kalabilsem sevgilim.

— Kalabilirsin. Bak, buradasın işte.

Kadın cevap vermedi. Adam onun başını kaldırıp yüzüne baktı.

— Bir kere olsun benim istediğim olsun. Hep senin ne istediğini anlamaya çalıştım. Bazen başaramadım, biliyorum. Ama şimdi ne istediğimi söylüyorum sana. Kal istiyorum. Yanımda kal.

Kadın, adamın yüzünü iki avucunun arasına aldı. Gözlerinin altındaki yorgunluğa, günlerdir doğru dürüst uyumamış gibi duran haline baktı.

— Ah, benim ruhu güzel adamım...

Adam onun ellerini öptü.

— Bana öyle bakma.

— Nasıl bakıyorum?

— Gidecekmişsin gibi.

Kadının gözleri doldu. Bir süre söyleyeceklerini düşündü, sonra başını hafifçe eğdi.

— Gitmem gerektiğini biliyorsun.

— Biliyorum. Ama bilmek daha az acıtmıyor.

Kadın başını onun omzuna yasladı. Adam saçlarını öperken bir an için ikisi de sustu. Kucağındaki kuzu uyukluyor, fare ise paltosunun cebinden yalnızca burnunu çıkarmış onları seyrediyordu.

— Senin için çok korkuyorum, dedi kadın sonunda.

— Neden?

— Çünkü ben gittikten sonra ne yapacağını düşünmeden edemiyorum. Eskiden bana gün içinde yaptığın şeyleri anlatırdın. Şimdi ne zaman konuşsak bütün gün beni ne kadar özlediğini anlatıyorsun.

— Çünkü özlüyorum.

— Biliyorum canım. Ama başka şeyler de yaşamanı istiyorum. Bana anlatacak yeni şeylerin olsun istiyorum.

Adam bir süre düşündü.

— Sen yanımdayken her şey daha güzeldi.

— Bunu duymak eskiden çok hoşuma giderdi, dedi kadın. Şimdi bazen korkutuyor beni.

Adam şaşkınlıkla ona baktı.

— Seni sevmem mi korkutuyor?

— Hayır, öyle demek istemedim.

Kadın ellerini onun ellerinden çekmedi. Söyleyeceği şeyin onu inciteceğini hissediyor ama başka türlü nasıl anlatacağını da bilemiyordu.

— Bazen düşünüyorum, dedi güçlükle. Belki beni eskisi kadar sevmesen... Belki bir gün sevmekten vazgeçebilsen, bu kadar acı çekmezdin.

Adamın yüzündeki ifade değişti.

— Sen gerçekten bunu mu istiyorsun?

Kadın hemen cevap veremedi.

— Ben yalnızca artık böyle acı çekmeni istemiyorum.

— Ama senin yokluğuna alışmaya çalışıyorum zaten, dedi adam. Bir de seni sevmekten mi vazgeçmem gerekiyor?

Kadın onun sesindeki kırgınlığı duydu. Söylediklerinin düşündüğünden çok daha ağır geldiğini anlamıştı.

— Sevgilim, ben...

Adam başını iki yana salladı.

— Seninle geçirdiğim güzel günler de mi acı veriyor sana göre? Onları hatırladığımda mutlu oluyorum ben. Bazen ağlıyorum, evet. Ama o günleri yaşamış olmaktan hiç pişman olmadım.

Kadın bu kez sözünü kesmedi. Adamın elleri hâlâ ellerinin arasındaydı fakat biraz önceki gibi tutunmuyordu artık.

Kuzu, adamın kucağında kıpırdandı. Bir süredir başını onun koluna yaslamış, konuşmaları dinliyordu. Şimdi küçük kulakları geriye yatmıştı.

— Sevmekten vazgeçmek ne demek? diye sordu.

Adam cevap vermeden önce kadınla göz göze geldi. Kuzu ikisinin de sustuğunu görünce başını kaldırdı.

— Birini artık sevmeyince ne oluyor?

— Neden sordun kuzum?

— Bilmiyorum. Kötü bir şey gibi geldi.

Kuzu biraz düşündü, ardından adamın göğsüne sokuldu.

— Sen beni sevmekten de vazgeçebilir misin?

Adamın yüzü buruştu. Küçük hayvanı iki kolunun arasına alıp kendisine çekti.

— Ah, benim güzel kuzum... Nereden çıkardın bunu?

— Konuştuklarınızı duydum.

— Ben seni sevmekten nasıl vazgeçerim?

— Bilmiyorum ki. İnsanlar bazen vazgeçiyormuş.

Adam kuzunun başını öptü.

— Ben senden vazgeçmem.

Kuzu bu cevabı duyunca biraz rahatladı ama başını adamın göğsünden kaldırmadı. Kadın, küçük hayvanın adamın kollarına nasıl saklandığını görüyordu. Elini uzatıp kuzunun kulağını okşamak istediğinde kuzu önce ürktü, sonra kendisine dokunmasına izin verdi.

— Ben senin gitmeni istemiyorum, dedi kuzu.

Kadın ona baktı.

— Biliyorum küçük kuzum.

— Ama giderken onu da götürme, olur mu?

Kadının eli kuzunun başında kaldı.

Adam, küçük hayvanı biraz daha kendisine çekti. Kadın ise bir süre ikisini seyretti. Biraz önce söylediği sözlerin, karşısındaki adam için ne anlama geldiğini ancak şimdi bütün ağırlığıyla hissediyordu.

— Ben bunu istemedim, dedi usulca.

Adam başını kaldırdı.

— Neyi?

— Onun senden korkmasını. Senin de onu kaybedeceğini düşünmeni.

— Ama bana sevmekten vazgeçmemi söyledin.

— Evet, söyledim. Keşke söylemeden önce biraz daha düşünseydim.

Kadın adama biraz daha sokuldu. Kuzu hâlâ adamın kucağındaydı. Kadın onu yeniden okşamak için uzandığında bu kez kaçmadı.

— Ben bazen seni sevdiğim için de yanlış şeyler söyledim, dedi kadın. Senin üzülmene dayanamıyorum. Sonra bunu nasıl düzelteceğimi bilemeyince daha da kötü konuşuyorum.

Adam ona baktı.

— Ben seni sevmeyi bırakınca her şey düzelecek sanıyorsun.

— Sanmıyorum artık.

— Peki ne yapacağım?

Kadın bir süre sustu.

— Bilmiyorum sevgilim. Keşke her şeyi bilseydim. Ama senin benim yüzümden yaşamaktan vazgeçmeni de istemiyorum.

Fare, adamın paltosunun cebinden başını çıkardı.

— Nihayet bilmediğin bir şey olduğunu kabul eden biri çıktı, diye söylendi. Ben bunu yıllardır anlatmaya çalışıyorum.

Kadın şaşkınlıkla fareye baktı. Adam ise istemsizce güldü.

— Sen de her şeyi biliyormuş gibi konuşuyorsun.

— Benimki başka. Ben genellikle haklıyım.

Kuzu da hafifçe güldü. Kadın, adamın yüzünde beliren o küçük gülümsemeyi görünce bir süre ona baktı.

— Bak, dedi sonra. Şimdi sana bir şey itiraf edeceğim. Ama benimle dalga geçmek yok.

Adam gözlerini sildi.

— Yine ne yaptın?

— Hatırlıyor musun, bir akşam sana kızıp benimle konuşma demiştim? Sonra sen kapıma çikolatayla gelmiştin.

— Hatırlıyorum. Çikolatayı bile yememiştin.

Kadın mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi.

— Senin yanında yememiştim.

— Sonra ne yaptın?

— Sen gittikten sonra paketi açtım. Önce bir parça yiyecektim, sonra hepsini bitirdim.

Adam şaşkınlıkla güldü.

— Ama sen bana o çikolatayı sevmediğini söylemiştin!

— Sana kızgındım. Sevmediğimi söylemedim, canım istemiyor dedim.

— Arasında pek fark yok.

— Benim için vardı.

Kadın gülümserken gözleri doldu.

— Sonra ağladım, dedi. Hem çikolatayı yedim hem ağladım. Ne kadar saçma, değil mi?

— Neden ağladın?

— Çünkü sana haksızlık ettiğimi biliyordum. Seninle konuşmak istemediğimi duyunca gitmiştin. Sonra sevdiğim çikolatayı alıp geri gelmiştin. Bana neden kızdığımı bile sormadan yanıma oturmuştun.

Adam o akşamı hatırladı. Kadın, onun bütün çabalarına rağmen surat asmayı sürdürmüş, adam kapıdan çıkarken arkasından bile bakmamıştı.

— Keşke söyleseydin.

— Utanmıştım.

— Sen mi?

— Şaşırma öyle! Ben de utanıyorum bazen.

Kadın, eskiden yaptığı gibi adamın burnunun ucuna dokundu. Adam onun parmağını yakalayıp öptü.

— Peki, ağladığını neden şimdi söylüyorsun?

— Çünkü o akşam seni ne kadar çok sevdiğimi söylemek istemiştim. Sonra başka bir gün söylerim diye düşündüm.

Kadın bir an durdu.

— Bazı şeyleri başka bir güne bırakmamak gerekiyormuş.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 3 (Final)

Adam onun elini bırakmadı.

— Ben o akşam seni üzdüğümü sanıyordum, dedi.

— Biraz üzdün. Biraz da mutlu ettin. İkisini aynı anda yapabiliyorsun sen.

— Sen de pek aşağı kalmıyorsun.

Kadın güldü. Ardından bakışları adamın kucağındaki kuzuya kaydı. Küçük hayvan artık korkuyla saklanmıyor, başını adamın koluna dayamış onları dinliyordu.

Adam onun kulağını okşarken uzun süre konuşmadı.

Kuzunun başını öptü.

— Sevgilim, dedi sonunda. Sana bir şey söyleyeceğim.

Kadın dikkatle yüzüne baktı.

— Dinliyorum.

— Gitmeni istemiyorum. Hâlâ istemiyorum. Sabah olduğunda da istemeyeceğim.

Bir süre sustu. Söyleyeceklerinin devamı boğazına düğümlenmişti.

— Ama seni burada tutmaya çalıştıkça ikimiz de daha çok üzülüyoruz.

Kadın cevap vermedi.

Adam küçük kuzusunu göğsüne yaklaştırdı.

— Ben seni sevmiş olmaktan vazgeçmek istemiyorum, dedi. Bunun için senin hep yanımda kalman gerekmiyor, değil mi?

Kadın ona bakarken dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerinden süzülen yaşlara rağmen gülümsemeye çalıştı.

— Gerekmiyor sevgilim.

Adam başını eğdi. Kuzunun kulağını parmaklarının arasında usulca düzeltti.

— O zaman... dedi, sesi güçlükle duyuluyordu. Gitmen gerektiğinde seni durdurmayacağım.

Kadın elini uzatıp onun yanağına dokundu.

— Ah, canım benim...

— Ama henüz gitme, olur mu? Biraz daha oturalım.

— Oturalım, sevgilim.

Kadın yanına sokuldu. Adam kuzuyu usulca yere bıraktığında küçük hayvan önce ne yapacağını bilemedi, sonra gelip ikisinin ayaklarının dibine kıvrıldı. Fare ise cebinden çıkmaya hiç niyetli görünmüyordu.

Bir süre konuşmadılar. Adam, kadının başını omzunda hissediyor, saçlarının rüzgarda hafifçe kıpırdayışını izliyordu. Eskiden böyle sessiz kaldıklarında kadın mutlaka konuşacak bir şey bulurdu. Bazen aklına gelen saçma bir soruyu sorar, bazen de hiçbir neden yokken gülmeye başlardı. Şimdi ise onun sessizliğini bozmak istemiyordu.

Kadın bir ara başını kaldırdı.

— Sana sarılabilir miyim?

Adam ona döndü.

— Bunun için izin mi istiyorsun?

— Ne bileyim, dedi kadın. Belki artık sarılmamı istemezsin.

— Sen de iyice saçmalamaya başladın.

Kadın hafifçe güldü. Sonra kollarını adamın boynuna doladı.

Adam da ona sarıldı. Kadının yanağı boynuna değdiğinde gözlerini kapattı. Birkaç dakika önce gitmesine engel olmayacağını söylemişti. Şimdi o sözünü geri almak için içinden yükselen isteğe rağmen hiçbir şey söylemedi.

— Biraz daha sıkı, diye fısıldadı kadın.

Adam kollarını sıkılaştırdı.

— Böyle mi?

— Evet. İşte böyle.

Kadın başını onun göğsüne yasladı. Adam çenesini saçlarına dayamıştı. Bir süre sonra kadın, gömleğinin altından gelen kalp atışlarını dinleyerek konuştu.

— Yarın sabah uyandığında ne yapacaksın?

Adam bu soruyu beklemiyordu.

— Bilmiyorum.

— Belki güzel bir kahvaltı hazırlarsın. Kendine sevdiğin şeylerden alırsın.

— Sen olmayınca kahvaltı bile yapmak istemiyorum bazen.

— O zaman kuzuna hazırlarsın. Bakarsın sen de acıkırsın.

Adam ayaklarının dibinde uyuklayan kuzuya baktı.

— O zaten her zaman aç.

— Duydum! diye söylendi kuzu, gözlerini açmadan.

İkisi de güldü. Kadın gülüşünü saklamak istercesine yüzünü adamın göğsüne gömdü.

Bir süre sonra adamın sesi duyuldu.

— Deneyeceğim.

Kadın başını kaldırmadı.

— Neyi?

— Sabah kalkmayı. Kahvaltı yapmayı. Belki dışarı çıkmayı da... Her şeyi birden yapamam ama deneyeceğim.

Kadının kolları boynunda biraz daha sıkılaştı.

— Bana bundan fazlasını söylemene gerek yok sevgilim.

Adam saçlarını öptü. Kadın yeniden sessizleştiğinde onun ne düşündüğünü sormadı. Yalnızca başını göğsünde tutmaya devam etti.

Derken kadının yanağındaki sıcaklık hafifçe azaldı.

Adam bunu gecenin serinliğine yordu. Onu üşütmemek için kollarını biraz daha sıkılaştırdı.

— Üşüdün mü?

Kadın başını iki yana salladı.

— Hayır canım.

Ama adam, onun saçlarını yeniden öpmek için eğildiğinde tuhaf bir şey fark etti.

Biraz önce yüzüne değen o yumuşacık saçları artık eskisi kadar hissedemiyordu.

Adam önce elini kadının saçlarında gezdirdi. Parmaklarının arasından kayıp giden telleri yakalamak ister gibi bir kez daha denedi. Kadın hâlâ göğsüne yaslanıyordu ama az önceki ağırlığı yoktu sanki.

— Sevgilim?

Kadın başını kaldırdı.

— Efendim canım?

— Bir tuhaflık var.

Kadın yüzüne baktığında adam onun gözlerinde bir şeylerin değiştiğini gördü. Kadın korkmuş değildi. Daha çok, gerçekleşeceğini bildiği bir şeyi engelleyememenin çaresizliği vardı yüzünde.

— Ne oldu? diye sordu adam.

— Bilmiyorum, sevgilim...

Adam onun beline doladığı kolunu biraz daha sıktı. Kadın da kendisine sokulmaya çalıştı fakat aralarında, ne kadar yaklaşırlarsa yaklaşsınlar kapanmayan küçücük bir boşluk oluşmuştu.

— Az önce hissediyordum seni, dedi adam. Şimdi neden böyle?

Kadın cevap vermek yerine elini onun yanağına götürdü. Adam o dokunuşu hissedebiliyordu, fakat çok uzaktan gelen hafif bir esinti gibiydi.

— Gitmeye mi başladın?

Kadının gözlerinden yaşlar süzüldü.

Adam bu cevapsızlıktan korktu. Biraz önce verdiği sözü hatırlıyordu. Kadının gitmesine engel olmayacaktı. Ama o sözleri söylerken bir daha ona dokunamayacağı anın böyle ansızın geleceğini düşünmemişti.

— Daha biraz vaktimiz vardır, değil mi?

Kadın alnını onun alnına dayamak istedi. Adam başını yaklaştırdığında tenlerinin birbirine değdiğini belli belirsiz hissetti.

— Keşke olsa, diye fısıldadı kadın.

Adam gözlerini kapattı. Kadının kokusunu içine çekmek istedi ama o tanıdık koku da yavaş yavaş kayboluyordu.

— Sana daha söyleyeceklerim vardı.

— Söyle canım. Dinliyorum.

Adam ağzını açtı. Oysa biraz önce söylemek istediği onca şeyin hiçbirini hatırlayamıyordu. Aklına yalnızca kadının bir zamanlar kendisini öpmemek için başını kaçırdığı, ardından yakalanmak istercesine gülerek beklediği geldi.

— Hatırlıyor musun, seni öpmeye çalıştığımda bazen kaçardın?

Kadın gözyaşlarının arasından gülümsedi.

— Sen de hemen peşimden gelirdin.

— Şimdi de öyle yapmış ol, ne olur. Biraz uzaklaş, sonra geri gel. Ben seni yine bulurum.

Kadın ağlamaya başladı. Adam onun yüzüne uzandığında parmakları yanağına değdi ama artık o sıcaklığı hissedemedi.

— Hayır... Sevgilim, ne olur...

Kadın da elini uzattı. Parmakları birbirine kavuşacakken adamın eli boşlukta kaldı.

Adam şaşkınlıkla ellerine baktı. Sonra yeniden kadına sarılmak istedi.

Bu kez kolları onun bedeninden geçer gibi oldu.

— Bir kere daha sarıl bana, diye yalvardı. Ne olur, son bir kere daha hissedeyim seni.

Kadın iki kolunu ona doğru uzatmıştı. İkisi de birbirine ulaşmaya çalışıyor fakat artık dokunamıyordu.

— Keşke yapabilsem sevgilim...

Adam kadının adını söyledi. Ardından bir daha.

Kadın hâlâ karşısındaydı. Fakat yüzünün ardından, birkaç adım ötedeki mezar taşının çizgileri görünmeye başlamıştı.

Adam korkuyla bir adım öne çıktı.

— Hayır, sevgilim! Gitme!

Kadın da ona yaklaşmak istedi ama aralarındaki mesafe artık değişmiyordu. Adamın gözyaşları içinde kendisine uzanışını gördü. Dudaklarını araladı, bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra yalnızca gülümsedi. Eskiden adamın bütün huysuzluklarını unutturan o küçük, tanıdık gülümsemeyle.

— Yaşa, ruhu güzel adamım...

Adam başını iki yana salladı.

— Seni çok seviyorum!

Kadın cevap vermek için dudaklarını kıpırdattı. Sesi duyulmadı. Adam onun ne söylediğini anlamaya çalışırken kadının yüzü biraz daha soluklaştı. Önce saçları karanlığa karıştı, ardından omuzları, elleri...

Son kaybolan gözleri oldu.

Adam, kadının az önce bulunduğu yere doğru uzandı. Parmakları boşlukta kaldı. Bir süre ellerini indirmedi. Sanki kadın bir yerlerden çıkıp yine o ellerin arasına yüzünü bırakacak, hiçbir şey olmamış gibi burnuna dokunacaktı.

Ama gelmedi.

Adam olduğu yere çöktü. Başını ellerinin arasına alıp ağlamaya başladığında kuzu yanına sokuldu. Önce burnuyla dizini dürttü, sonra küçük başını bacağına yasladı.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 3 (Final)

— Gitti mi? diye sordu.

Adam cevap veremedi.

Kuzu, kadının kaybolduğu yere baktı.

— Belki birazdan gelir. İstersen beraber bekleyelim.

Adam eğilip kuzuyu kucağına aldı. Yüzünü onun yünlerine sakladığında küçük hayvanın sıcaklığını hissetti.

— Gitti kuzum, dedi hıçkırarak. Yine gitti.

Kuzu boynuna sokuldu.

— Ama bu kez kızmadan gitti, değil mi?

Adamın ağlaması bir an hafifledi.

— Evet kuzum.

— Sen de ona kızmadın.

— Kızmadım.

Kuzu bunu duyunca başını adamın omzuna bıraktı. Bir süre sonra usulca konuştu.

— O zaman güzelce vedalaştınız.

Adam kuzunun başını öptü. Bir şey söylemedi.

Bir süre öyle kaldılar. Sonra adam, karşısındaki mezar taşına baktı. Kadının az önce gülümsediği yerde şimdi yalnızca karanlık vardı.

Kuzuyu yere bırakıp taşın yanına gitti. Dizlerinin üzerine çöktü, iki kolunu çevresine dolayarak yanağını soğuk yüzeyine yasladı.

— Sevgilim...

Taşın soğuğu yüzüne işledi. Adam başını kaldırıp paltosunun düğmelerini çözmeye başladı.

Fare cebinden telaşla çıktı.

— Ne yapıyorsun sen? Bütün gece üşüdün zaten!

Adam onu duymamış gibi paltosunu çıkarıp taşın üzerine örttü. Kumaşı kadının omuzlarına yerleştirir gibi dikkatle düzeltti, ardından rüzgar kaldırmasın diye bir ucunu taşın arkasına sıkıştırdı.

— Böyle daha iyi, değil mi sevgilim?

Kuzu da gelip taşın dibine kıvrıldı.

— Ben de burada dururum, dedi. Yalnız kalmasın.

Fare, paltosuz kalan adamın yanına sokuldu. Söylenecek çok şey vardı ama hiçbirini söylemedi.

Adam ise alnını taşın üzerine dayadı.

— Sen uyu sevgilim, diye fısıldadı. Ben buradayım.

O gece taşın soğuğu geçmedi. Adam yine de paltosunu geri almadı.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 3 (Final)

Gecenin geri kalanı boyunca adam, mezar taşının yanından ayrılmadı. Bazen kadına seslendi, bazen cevap beklemeden konuştu. Bir ara çocukluğunda öğrendiği, sözlerini artık doğru dürüst hatırlamadığı bir şarkıyı mırıldandı. Kadın eskiden onun şarkı söylemesiyle alay ederdi. Sesinin güzel olduğunu iddia ettiğinde de gülmekten kendini alamazdı.

Şarkının ortasında sustu.

Bir süre sonra mezarlığın uzak köşesinden bir kuş sesi geldi. Ardından bir başkası. Ağaçların arasındaki karanlık yavaş yavaş açılırken adam hâlâ taşın dibinde oturuyordu. Kuzu başını dizine yaslamış uyumuştu. Fare ise gecenin büyük kısmını onun yanında geçirmiş, alışılmadık bir sessizliğe bürünmüştü.

— Sana bir şey söyleyebilir miyim? diye sordu sonunda.

Adam yorgun gözlerle ona baktı.

— Sen ne zamandan beri izin istiyorsun?

— İnsan bir kere de kibar olayım diyor, onda da başına kakıyorsun.

Adamın dudakları hafifçe kıpırdadı.

Fare onun gülümsediğini görünce cesaretlendi.

— Eve gidelim artık.

— Gitmek istemiyorum.

— Farkındayım. Ben de bütün gece seninle burada oturmaktan pek hoşlanmadım zaten.

— O zaman neden gitmedin?

Fare bir an sustu.

— Seni burada bırakamadım.

Adam mezar taşına döndü.

— Sen onu hiç sevmedin.

— Sevdiğimi söylemeyeceğim. Yalan söylemiş olurum.

— O zaman beni neden ondan uzaklaştırmaya çalıştığını da biliyorum.

Fare bu kez hemen karşılık vermedi. Küçük ön ayaklarıyla toprağı eşeledi, sonra adama baktı.

— O gittikten sonra bazen seslensem de beni duymuyordun.

Adamın yüzündeki ifade değişti.

— Seni duyuyordum.

— Öyleyse neden cevap vermiyordun?

Adam söyleyecek bir şey bulamadı.

Fare bıyıklarını temizlemeye başladı.

— Hem seninle uğraşacak başka kimsem yok benim. Eve dönersek yine kavga ederiz. Ben söylenirim, sen beni cebine tıkarsın. Eski günlerdeki gibi.

— Sen de parmağımı ısırırsın.

— Hak edersen ısırırım tabii.

Adam bu kez gerçekten gülümsedi.

Tam o sırada kuzu uyandı. Fareyi dinlemiş olacak ki mahmur gözlerini adama çevirdi.

— Ben de eve gitmek istiyorum, dedi.

Adam onun başını okşadı.

— Sen de mi kuzum?

Kuzu mezar taşına baktı, ardından adama sokuldu.

— Ama onu burada bırakınca üzülür müsün?

— Üzülürüm.

— Ben de üzülürüm, dedi kuzu. Yine de seninle gelmek istiyorum.

Adam küçük hayvanın kulaklarını düzeltirken başını eğdi.

Sabahın ilk aydınlığı taşların arasına yayılıyordu. Adam, gece boyunca sarıldığı mezar taşından destek alarak doğrulmaya çalıştı. Uyuşan bacakları yüzünden bir an sendeledi.

Sonra hemen yanındaki toprağa baktı.

Karanlığın altında fark edilmeyen derin çukur artık bütün açıklığıyla karşısındaydı.

Adam çukurun kenarına yaklaştı. Gece boyunca karanlığın içinde kaybolan toprağın derinliği, sabahın solgun ışığında daha ürkütücü görünüyordu. Kenarlarda sökülmüş ot kökleri, dibinde irili ufaklı taşlar vardı.

Bir süre aşağı baktıktan sonra oturdu. Kuzu hemen yanına kıvrıldı. Fare ise çukurun kenarına kadar gelip başını uzattı, sonra telaşla geri çekildi.

— Burası hiç hoşuma gitmedi.

— Sen zaten kolay kolay bir şey beğenmiyorsun, dedi adam.

— Bu sefer haklı bir sebebim var.

Fare biraz daha uzaklaşıp adamın yanına oturdu. Küçük kuyruğunu ayaklarının altına topladı.

Adam, mezar taşına örttüğü paltoya baktı. Kumaşın bir ucu rüzgarda hafifçe kıpırdıyordu.

— Ona bir söz verdim, dedi.

Kuzu başını kaldırdı.

— Ne sözü?

— Deneyeceğimi söyledim.

— Neyi?

Adam cevap vermeden önce uzaklara baktı. Mezarlığın dışından geçen yolda bir aracın sesi duyuldu. Bir yerlerde insanlar uyanıyor, perdelerini açıyor, yeni bir güne hazırlanıyordu. Kendisine o hayatın ne kadar uzak geldiğini düşündü.

— Bilmiyorum kuzum. Belki yeniden bir şeylerden hoşlanmayı. Güzel bir gün geçirdiğimde kendimi suçlu hissetmemeyi.

Kuzu biraz düşündü.

— Ben güzel günleri seviyorum.

— Biliyorum.

— Ama kötü günlerde de senin yanında olmayı seviyorum.

Adam elini uzatınca kuzu başını avucuna bıraktı.

— Peki ya başaramazsak kuzum?

Kuzu bu soruya hemen cevap vermedi. Önce adamın dizine tırmanmaya çalıştı, başaramayınca biraz geriye çekilip yeniden denedi. Adam onu kucağına aldığında küçük hayvan memnuniyetle yerleşti.

— O zaman yine deneriz. Ben seninle denemekten sıkılmam ki.

Adam güldü mü ağladı mı kendisi de anlayamadı. Kuzunun kulaklarından birini düzeltti, sonra alnını küçük başına yasladı.

Fare onları seyrederken burnunu çekti.

— Ben sıkılabilirim ama, dedi.

Kuzu şaşkınlıkla ona döndü.

— Neden?

— Çünkü ikiniz de çok inatçısınız. Biriniz ağlamaya başlayınca öteki de başlıyor. Sonra iş bana kalıyor.

— Sen de bizimle denemez misin? diye sordu kuzu.

Fare, adamın yüzüne baktı.

— Ben zaten başka ne yapıyorum ki?

Adam elini uzattı. Fare avucuna çıkarken her zamanki gibi parmağına tutundu ama bu kez tırnaklarını geçirmemeye dikkat etti.

— Korkuyorum, dedi fare.

Adam ona baktı.

— Neden?

— Seni buradan götürememekten.

Adam bir şey söylemedi. Avucunu hafifçe kapattı. Fare kıpırdamadı.

Bir süre sonra, sanki hiçbir şey söylememiş gibi bıyıklarını temizledi.

— Eve dönersek bir şey istiyorum, dedi.

— Ne istiyorsun?

— Bana düzgün bir yatak yap. Cebinde uyumaktan sırtım tutuldu.

Adam güldü.

— Peki, yaparım.

— Bir de peynir.

— Onu da alırız.

Kuzu hemen araya girdi.

— Bana da çiçek gösterir misin?

— Gösteririm kuzum.

— Ama geçen seferki gibi bana bakmayanlardan olmasın.

Fare gözlerini devirdi.

— Çiçeklerin sana bakmak zorunda olmadığını kaç kere anlatacağız?

Kuzu alındı. Adam, küçük hayvanın kulağını okşarken gülümsedi.

Uzun zamandır ilk kez, henüz yaşanmamış küçücük bir günün içinde kendisine de yer bulabilmişti.

Fare, adamın avucunda bir süre sessizce oturdu. Sonra küçük ön ayaklarıyla parmağına tutunup yukarı baktı.

— Bir şey daha söyleyeceğim ama sakın şımarma.

— Söyle bakalım.

— Ben seni seviyorum.

Adam şaşkınlıkla ona baktı. Fare, söylediklerinden utanmış gibi hemen başka tarafa döndü.

— Öyle bakma. Sanki çok şaşılacak bir şey söyledim.

— Bana hiç böyle söylememiştin.

— Söylemek zorunda mıydım? Her gün seninle uğraşıyorum zaten.

Adam küçük hayvanı göğsüne yaklaştırdı.

— Ben de seni seviyorum.

Fare bıyıklarını oynattı.

— Biliyorum. Yalnız bunu pek belli etmiyorsun. Geçen gün kuyruğumu kapıya sıkıştırıyordun az kalsın.

— Sen de ayakkabımın içine girmiştin.

— Orası sıcak oluyor.

Adam gülerek başını salladı. Fareyi omzuna bıraktığında küçük hayvan hemen boynunun dibine yerleşti. Bir süre oradan mezarlığı seyretti.

Güneş, ağaçların üzerinden yükselmeye başlamıştı. Gece boyunca toprağa sinen nemin yerini hafif bir sıcaklık alıyor, mezar taşlarının gölgeleri yavaşça kısalıyordu.

Kuzu, adamın kucağında sessizleşmişti.

Normalde fareyle atışmak için fırsat kollayan küçük hayvan, bu kez söylenenlere karışmamıştı. Adam onun başını okşarken gözlerinin uzaklardaki çiçeklere takıldığını gördü.

— Ne düşünüyorsun kuzum?

— Hiç, dedi kuzu. Şuradaki çiçekler güzelmiş.

— İstersen gider bakarız.

Kuzu başını salladı ama yerinden kıpırdamadı.

Adam onu biraz daha rahat otursun diye kollarının arasında düzeltti. O sırada tuhaf bir şey fark etti. Kuzu her zamankinden hafifti. Küçük bedeninin ağırlığını neredeyse hiç hissetmiyordu.

— İyi misin benim güzel kuzum?

— İyiyim.

— Yoruldun mu?

— Biraz.

Adam kuzunun alnını öptü. Sonra onu göğsüne yaslayıp güneşin altında oturmaya devam etti.

Bir süre sonra kuzu usulca seslendi.

— Beni biraz daha sever misin?

Adam gülümsedi.

— Zaten seviyorum ya kuzum.

— Biliyorum. Ama biraz daha sev.

Adam küçük hayvanın kulaklarının arkasını kaşıdı. Kuzu bundan hep hoşlanır, bazen adamın eli durduğunda burnuyla dürtüp devam etmesini isterdi. Bu kez yalnızca gözlerini kapattı.

— Böyle güzel mi?

— Çok güzel.

Adam onu okşamayı sürdürdü. Fakat bir süre sonra parmaklarının altında hissettiği yumuşacık yünler değişmeye başladı. Önce sabah serinliğinden ellerinin uyuştuğunu düşündü. Avucunu açıp kapattı, ardından yeniden kuzunun sırtına dokundu.

Küçük hayvan hâlâ oradaydı.

Ama adam, onu okşayan elinin altında eskiden hissettiği sıcaklığı artık bulamıyordu.

Adam kuzunun başını kaldırıp yüzüne baktı. Küçük hayvanın gözleri açıktı ama her zamanki canlılığı yoktu. Sanki çok uzun bir yol yürümüş de sonunda güvenli bir yere varmış gibi sakince duruyordu.

— Kuzum, bir şey mi oldu sana?

— Yok, dedi kuzu. Sen neden korktun?

Adam cevap vermedi. Küçük bedenini yeniden kollarının arasına yerleştirdiğinde onu eskisi kadar sıkı tutamadığını fark etti. Parmakları yünlerinin arasından geçiyor, biraz önce avucunu dolduran o tanıdık ağırlık giderek azalıyordu.

Omzundaki fare de sessizleşmişti.

— Kuzum, bana bak.

Kuzu başını kaldırdı.

— Bakıyorum ya.

Adam onun bu kadar sakin konuşmasına dayanamadı. Küçük alnını öpmek için eğildiğinde dudaklarına yalnızca sabahın serinliği değdi.

— Sen de mi gidiyorsun benim güzel kuzum?

Kuzu önce adama, sonra mezarlığın kenarında güneşe dönmüş çiçeklere baktı.

— Bilmiyorum, dedi. Ama sana bir şey söyleyecektim.

— Söyle kuzum.

— Hani bir çiçek vardı ya... Bana hiç bakmıyordu. Ben de ona küsmüştüm.

Adamın gözleri doldu.

— Hatırlıyorum. Üç gün konuşmamıştın onunla.

— Evet. Sonra sen bana kızmıştın.

— Kızmamıştım kuzum. Çiçeklerin istediğimiz yere bakamayacağını anlatmaya çalışmıştım.

Kuzu biraz düşündü.

— Galiba o bana küsmedi. Güneşe bakıyormuş.

Adam gülümsemek istedi ama yapamadı.

— Evet kuzum. Belki de öyleydi.

— Bir daha görürsen ona söyle, ben artık küs değilim.

Adamın boğazı düğümlendi. Birlikte gidecekleri bahçeyi, kuzunun çiçeklerle konuşmasını, kelebek gördüğünde korkuyla arkasına saklanmasını düşündü. Daha biraz önce bütün bunları yeniden yapabileceklerini konuşmuşlardı.

— Kendin söylersin kuzum. Beraber gideriz.

Kuzu cevap vermedi. Başını adamın göğsüne yaslamaya çalıştı ama küçük burnu artık gömleğine değmiyordu.

Adam telaşla ellerini birbirine yaklaştırdı.

— Kuzum...

Küçük hayvan gözlerini kaldırdı.

— Efendim?

— Seni çok seviyorum.

Kuzu, adamın yüzüne bakıp gülümsedi.

— Ben de seni. Hem sen beni herkesten güzel seviyordun.

Adam onu yeniden kucaklamak istedi. Kollarını küçük bedeninin çevresinde birleştirdiğinde kuzu bir an için oradaymış gibi geldi. Sanki yumuşacık başı yine göğsüne dayanmış, kulağı çenesinin altında kıvrılmıştı.

Sonra o hafif ağırlık da çekildi.

Adamın kolları birbirine kavuştu.

— Kuzum?

Dizlerinin üzerine baktı. Küçük hayvanın oturduğu yerde yalnızca toprağa düşmüş birkaç kuru yaprak vardı.

Ellerini yere uzattı, çevresindeki otların arasına baktı. Ardından biraz önce konuştukları çiçeklere çevirdi gözlerini.

— Kuzum, neredesin?

Güneş yükseliyor, çiçekler sabah rüzgarında hafifçe sallanıyordu.

Adam, kuzusuna son kez sarılabilmek için iki kolunu yeniden açtı.

Ama kucağı boştu.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 3 (Final)

Adam bir süre dizlerinin üzerinde kaldı. Kuzunun az önce oturduğu yere dokundu, sonra otların arasına yeniden baktı. Küçük hayvanın bir çiçeğin arkasına saklanmış olmasını, birazdan başını çıkarıp kendisine gülmesini öyle çok istiyordu ki gözlerini oradan ayıramadı.

— Fare, diye seslendi. Gel de şuna bir bak. Belki sen bulursun.

Cevap gelmedi.

Adam omzuna uzandı. Fare biraz önce oradaydı. Boynunun dibine yerleşmiş, kuzuya takılmak için fırsat kolluyordu. Şimdi omzunda kimse yoktu.

— Fare?

Çevresine bakındı. Küçük hayvan bazen habersizce uzaklaşır, sonra en olmayacak yerden çıkıp onu korkuturdu. Taşların arasına, kuru otların dibine, biraz ilerideki çiçeklerin çevresine baktı.

— Hadi çık ortaya. Şimdi oyun oynayacak zaman değil.

Biraz bekledi.

Sonra mezar taşına örttüğü paltonun yanına gitti. Fare kimi zaman cebin dibine saklanır, kendisine seslenildiğinde sırf inat olsun diye cevap vermezdi. Adam cebin ağzını açıp içine baktı.

Boştu.

Paltonun diğer cebini de yokladı. Ardından taşın arkasına sarkan kumaşın kıvrımlarını yokladı.

— Küçük baş belası... Nereye gittin sen?

Bu kez sesinde kızgınlık yoktu. Fare karşısına çıksa, bütün gece kendisine söylediklerini geri alacak, onu avucuna koyup eve götürecekti. İsterse yol boyunca söylenebilirdi. Hatta parmağını ısırmasına bile kızmayacaktı.

Fakat fare hiçbir yerden çıkmadı.

Adam yavaşça taşın dibine oturdu. Az önce üçünün birlikte eve dönmekten söz ettiği yerde şimdi yalnızdı. Birinin kendisine çiçekleri sormasını, diğerinin saçma bir şeye kızıp söylenmesini bekledi. Mezarlıkta kuşların sesinden başka bir şey duyulmuyordu.

Bir süre sonra elini uzatıp yanındaki boş toprağı yokladı.

Kimseye dokunamadı.

Güneş yükseldikçe mezarlığın dışındaki hayatın sesleri çoğaldı. Uzakta bir aracın kapısı kapandı. Bir yerlerden konuşmalar duyuldu. Ardından bisikletine binen bir çocuğun neşeli sesi sabahın sessizliğini böldü.

Adam başını kaldırdı.

Ağaçların arasından mezarlığın çıkışına uzanan dar yolu görebiliyordu. Yolun sonunda demir bir kapı, kapının ardında henüz gitmediği sokaklar vardı.

Yanında ise açık çukur uzanıyordu.

Gece boyunca toprağa bulanmış ellerine baktı. Avuçlarının içinde küçük çizikler vardı. Parmaklarını birbirine sürttüğünde kurumuş toprak parçaları döküldü.

Sonra gözlerini yeniden çıkışa çevirdi.

Demir kapının ötesinde bir kadın çocuğuna sesleniyordu. Çocuk bir şey söyleyip güldü. Kadın da ona karşılık verdi.

Adam, uzun zamandır hiç tanımadığı insanların seslerini bu kadar dikkatle dinlememişti.

Yerinden kalkmadı.

Ama kapının ardındaki sesler kesilene kadar da başını çevirmedi.

Kilometrelerce uzakta, başka bir şehirde, açık bir pencereden içeri ılık bir sabah rüzgarı giriyordu.

Kadın, mutfaktan gelen kahkahalara uyandı. Bir süre yatağında uzanıp sesleri dinledi. Ardından birinin tabakları birbirine çarptığını, başka birinin de beceriksizliğinden yakındığını duyunca gülümsedi.

— Duyuyorum sizi! diye seslendi.

Mutfaktaki konuşmalar birden kesildi.

— Biz bir şey yapmıyoruz! diye karşılık verdi arkadaşlarından biri.

— Belli oluyor zaten.

Kadın yataktan kalkıp saçlarını gelişigüzel topladı. Mutfağa geçtiğinde üç arkadaşı küçük masanın çevresinde toplanmıştı. Ortalarında çilekli ve çikolatalı bir pasta duruyordu. Pastanın üzerindeki mumlardan biri yan yatmış, çikolata kaplamasına bulaşmıştı.

— Sürpriz! diye bağırdılar hep birlikte.

Kadın kapının önünde durup kahkaha attı.

— Siz gerçekten sürpriz yapmayı bilmiyorsunuz.

— Beğenmediysen pastayı geri götürüyoruz.

— Pastaya dokunanın elini kırarım.

Kadın pastanın üzerindeki mumları görünce kaşlarını kaldırdı.

— Bu kadar mum da ne böyle? Bir tane yetmiyor muydu?

— Yaşını unutma diye koyduk, dedi arkadaşlarından biri.

— Yaşımı zaten biliyorum!

Arkadaşlarından biri gülerek onu masaya çekti. Kadın sandalyeye otururken pastanın üzerindeki çilekleri saydı. En büyük olanı gözüne kestirip parmağını uzattığında eline hafifçe vuruldu.

— Daha mumları üflemedin!

— Çilekleri kontrol ediyorum sadece.

— Geçen sefer de öyle demiştin. Pastanın yarısı kaybolmuştu.

Kadın suçsuzmuş gibi omuzlarını kaldırdı.

Mumlar yakıldığında arkadaşları doğum günü şarkısını söylemeye başladı. İçlerinden biri sözleri karıştırdı, diğeri gülmekten şarkıya devam edemedi. Kadın elleriyle yüzünü kapatıp onları dinledi. Şarkı bittiğinde bir arkadaşı omzuna dokundu.

— Hadi, dilek tut.

Kadın gözlerini kapattı.

Bir süre öyle kaldıktan sonra mumları üfledi. Arkadaşları alkışlarken o da gülerek ayağa kalktı, kendisine en yakın olanına sarıldı. Ardından pastayı kesmek için bıçağı aldı.

— Büyük çilek benim, haberiniz olsun.

— Doğum gününde de mi paylaşmayacaksın?

— Yarın paylaşırım.

Bu sırada pastanın en büyük çileğini alıp ağzına attı. Arkadaşları kendisine bakınca hiçbir şey olmamış gibi gözlerini kocaman açtı.

Kahkahalar yeniden yükseldi.

Biraz sonra masada yarım bırakılmış çaylar, kırıntılar ve çikolata bulaşmış tabaklar vardı. Kadın arkadaşlarıyla gelecek hafta yapmayı düşündükleri geziyi konuşuyor, arada telefonuna gelen doğum günü mesajlarına cevap veriyordu.

Pencerenin önündeki ince perde rüzgarla hafifçe havalandı. Güneş masanın üzerine vuruyor, kadının saçlarının arasından süzülüp yanağını aydınlatıyordu.

Bir Ağustos sabahıydı.

Kadın, arkadaşlarının arasında oturuyor, çikolatalı pastasından bir lokma daha alırken anlatılan bir şeye gülüyordu.

Hayattaydı.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 3 (Final)

Mezarlıkta rüzgar yeniden yükselmişti.

Adam hâlâ açık çukurun yanında oturuyordu. Bir süre önce çıkışa doğru bakarken duyduğu sesler uzaklaşmış, mezarlığın üzerine yeniden sessizlik çökmüştü. Güneş artık ağaçların arasından doğrudan toprağa vuruyordu.

Rüzgar, mezar taşına örttüğü paltonun eteğini kaldırdı.

Adam başını çevirdi. Gece boyunca defalarca düzelttiği kumaş taşın bir yanından kaymıştı. Yerinden uzanıp yeniden örtmek istedi fakat eli havada kaldı.

Paltonun açıkta bıraktığı yerde bir isim görünüyordu.

Önce üzerinde durmadı. Sonra harflerin oluşturduğu isme baktığında gözlerini kıstı. Gördüğüne inanamayarak biraz yaklaştı.

Adam uzun süre kıpırdamadı.

Sonra paltonun açıkta bıraktığı bölüme yeniden baktı. İsmin hemen altında bir tarih vardı.

Kadının doğum günüydü.

Ölüm tarihi olarak yazılmıştı.

Adam, taşın üzerindeki harfleri parmaklarıyla yokladı. İlk harften sonuncusuna kadar ilerledi, sonra elini geri çekti. Bir an için yanlış okuduğunu düşündü. Yeniden baktığında harfler değişmemişti.

Kendi adıydı.

Bu taşı kendisi hazırlatmış, üzerine yazılan ölüm tarihini de kendisi seçmişti.

Bakışlarını yanındaki çukura indirdi.

Toprağın kenarları düzensizdi. Bir tarafta koparılmış ot kökleri, diğer tarafta henüz kurumamış toprak yığınları duruyordu. Adam ellerine baktı. Tırnaklarının arasına dolmuş toprağı, avuçlarının içindeki küçük yaraları gördü.

Parmaklarından birinin ekleminde ince bir kesik vardı. Dokunduğunda sızladı.

Gece boyunca ellerinin neden böyle olduğunu hiç düşünmemişti.

Şimdi çukurun kenarındaki toprağa dokunduğunda parmaklarının arasında dağılan nemli parçaları tanıdı. Taşıdığı toprağın ağırlığını, sert bir köke rastladığında ellerinin nasıl acıdığını hatırlıyordu.

Kadının gece boyunca kendisine söylediklerini düşündü. Son kez sarılmasını, gitmesine engel olmayacağını söylediğinde yüzüne nasıl baktığını...

Ardından çok daha eski bir akşam geldi aklına.

Kadın bir keresinde başını göğsüne yaslayıp kalp atışlarını saymıştı. On üçe geldiğinde susmuştu. Adam uyuduğunu sanmış, kadın ise sonradan yalnızca gözlerini dinlendirdiğini söyleyerek itiraz etmişti.

Elini kendi göğsüne götürdü.

Bir süre hiçbir şey yapmadan bekledi.

Avucunun altında kalbi hâlâ atıyordu.

Başını kaldırıp mezarlığın çıkışına baktı. Demir kapının ötesinde birileri konuşuyor, uzaktan geçen araçların sesleri ağaçların arasına kadar ulaşıyordu. Biraz önce duyduğu çocuk kahkahası kesilmişti. Belki çocuk çoktan evine dönmüş, annesine kahvaltıda ne yiyeceklerini sormaya başlamıştı.

Adam da bir zamanlar sabahları böyle sıradan şeyler düşünürdü.

Mezar taşının dibindeki pastaya baktı.

Çikolata sabahın sıcaklığıyla yumuşamış, kremanın üzerine birkaç kuru yaprak düşmüştü. Pastanın ortasındaki küçük çilek ise hâlâ yerindeydi.

Kuzu o çileği seçtiğinde çok tatlı durduğunu söylemiş, fare de tadına bakmadan bunu nasıl bildiğini sormuştu.

Adam elini pastaya doğru uzattı. Çileğin yanına düşmüş küçük bir yaprağı aldı, sonra parmaklarını geri çekti.

Bir süre sonra rüzgar paltonun açıkta kalan eteğini yeniden kaldırdı. Adam kumaşa baktı. Gece boyunca onu kaç kez düzelttiğini hatırlamıyordu. Şimdi paltonun bir kısmı taşın arkasına kaymış, sabahın nemi kumaşı ağırlaştırmıştı.

Elini uzatıp paltonun eteğini düzeltti.

Paltosunu geri almadı.

Ayağa kalkmak için ellerini dizlerine dayadı. Bir an ağırlığını öne verdi, fakat doğrulmadan yeniden oturdu.

Çıkışa uzanan patika güneşin altında aydınlanmıştı. Birkaç adım ötesinde ise karanlıkta kazılmış çukur bütün derinliğiyle duruyordu.

Adam iki tarafa da baktı.

Avuçlarını açtı. Parmaklarının arasına dolmuş toprak hâlâ oradaydı.

Uzakta bir kuş öttü. Ardından rüzgar hafifçe esti.

Adam başını kaldırdı.

Yanındaki mezar hâlâ boştu.

Kadın, kilometrelerce uzakta kendi mumlarını üflemişti.

Adamın onun için yaktığı tek pembe mumsa çoktan sönmüştü.

Pastanın tam ortasındaki küçük çileğe henüz kimse dokunmamıştı.

Kuzumu Öldüremem - Bölüm 3 (Final)
Cevapla