Hepimiz mutlaka ki annelerimizden, anneannelerimizden ya da babaannelerimizden masallar dinlemişizdir. Bu masalların kimi herkesin bildiği masallar ya da o an büyüklerimizin kendi uydurdukları masallardan oluşurdu bu.
Ama tek değişmeyen ve benim de çok beğendiğim kısım masalın en başında söylenen tekerleme kısmı idi. Bende size bir masal anlatacağım ama bu masalı anlatmadan önce bende bu tekerleme ile başlamak istiyorum izin verirseniz.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken...
Ben bağda üzüm bekler, derede odun yükler iken, bir varmış bir yokmuş...
Masalın yalanı mı olurmuş.
O yalan bu yalan, fili yutan bir yılan...
Bu da mı yalan? derken, sabahleyin erken, keçiler koyunları tıraş ederken, tahta kurusu saz çalar, sıçanlar cirit atarken, çıkmış bir kocakarı ortaya...
En sonunda açmış ağzını yummuş gözünü.
Bir laf etmiş, bir laf etmiş...
Şimdi bakalım ne laflar etmiş...

Ülkenin birinde kendi kendini kurtarabilen bir prenses yaşarmış. Bu prensesin adını sanını bilinmezmiş.

Ne güneşten, ne rüzgardan korkarmış. Bütün gün sokaklarda yürürmüş. Zaman zaman tökezlese de her zaman ayağa kalkar, korkuları biriktirdiği kadar zaferleri ve sırları da toplayan bir prensesmiş. Kimse onun değerinden söz etmiyor olsa bile prensesin zaten buna ihtiyacı da yokmuş. Çünkü zaten kendisinin ne kadar değerli olduğu onun kalbinde yazıyormuş.
Kendisini cesur gören bu prensesin cesur bir prense hiç ihtiyacı yokmuş.

Çünkü bizim cesur prenses köşesine çekilip bir köşeye kıvrılmak yerine pencereden dışarı bakıp kötü ejderhanın zayıf anını kollayacak kadar da cesurmuş.
Kimya okuduğu için zehirin kanına işlemeden etkili ve hızlı bir panzehir yapmayı da bilen bu prensesimizin hayatı boyunca ne yakışıklı bir prense ne de öpücük ile kurbağa iken prense dönüşen biri var.

Bu güç tamamen prensesin içerisinden gelen bir şey. Dışarıdan gelebilecek olan bir ilhama da kesinlikle ihtiyaç duymaz. Beklemek yerine her zaman harekete geçerek cesaretini besler.
Biz burada gözleri her daim açık, dimdik hayatın içerisinde yürüyebilen bir prensesten bahsediyoruz.

Prenses kendi hayatı kurtarabildiği için anne ve babası onun içinde var olan bu gücü çok iyi biliyorlar ve onu her zaman bu konuda destekliyorlardı.

Bu yüzden de prensesin hiç pembe ya da mor olmayan hayallerini de desteklemekten hiçbir zaman çekinmediler.
Prensesimiz küçük bir kız çocuğu iken plastik Barbie bebekler ile oynamak hiç ilgisini çekmemiş, bebeklerin saçlarını örmeye ya da boyamaya da yanaşmamış.
Yine de anne ve babası bunu dert etmemiş, çünkü küçük kızlarının farklı olması yüzünden hayatta hiçbir şey kaçırdığını düşünmemişler.

Prenses kendi kendini kurtarmıştır çünkü hiç naif sayılmazdı. Büyükannesi yerine yatağa yatıp kurdun midesine inmeyi göze almıştı. Hali ile de kurdun onu yemekten başka bir seçeneği de kalmamıştır.

Midesine inip savaşmayı göze alan prensesin kendisi idi. Onu alt edip elleri ile polislere teslim eden de kendisi...
Yani karşısına çıkan tüm kötü karakterleri bir bir alt etmeyi başarmıştı.

Ama başka insanlara da ihtiyacı elbette ki vardı. Etrafında insanlar olmasına, kendi kusurlarına rağmen ona yardım etmeye hazır insanlara ihtiyacı vardı. Nasıl yapması gerektiğine dair ona seçenekler sunacak, hatta bazen de en iyisini ona gösterebilecek insanlara tabi ki ihtiyacı vardı. Onun yerine işlerini yapabilecek birileri değil ama.
Bir kişi çıkıp onun yerine bir işini halledecek olsa, kibarca teşekkür ederek geri çevirmekten hiçbir zaman da çekinmezdi.

Kendi kendini kurtarabilen prensesimiz, karşılıklı alışverişe dayanan bir dünya da yaşadığımızı ve karşımızdakilerin de hep bunu beklediğini anlamıştı. Bu durumda her zaman öpücükler ve sevgi alan taraf olmak zorunda da değildi.
Tabi ki sevgi ve öpücükler vermesi gerekecekti. Ama prensesin en iyi yaptığı şeylerden biri de kurtarıcı olması idi.

Hastaneye gittiği her gün boyunca da hep böyle yaptı. Beyaz önlüğünü giydi ve başkalarının bedenini ele geçiren hastalıklara karşı savaş açtı yıllar boyu. Her zaman kimsenin bir başkasına ve kendisine omzunun üstünden bakmadığı, kadınların kadın oldukları için aşağılanmadığı bir dünya hayali kurdu durdu.
Yapıp yapamayacağı pek çok şey elbette ki olacaktı ama bu neden asla ama asla cinsiyet olmamalı idi.

Kendini kurtaran prensesim her zaman için hassas biri olmasından gurur duyuyordu. Elbette vücudunda farklı olarak yaratılmış kısımlar vardı ve bunu çok iyi biliyordu. Ama yine de kulaklarının ya da burnunun biçiminden hep memnundu. Kendi iç dünyasında çok mükemmeldi. Onlar prensesi eşsiz yapan ve koklayıp duymasını sağlayan, harika işleyen organları idi.
Zaman içerisinde onları sevmeyi ve kendisine verilmiş olan her şeye, tam olarak istediği gibi olmasa bile değer vermeyi öğrendi.

Üzerinde değiştiremeyeceği şeyi sevmesini öğütleyen bir mesajın yazılı olduğu bir taş görür. Bu söz ona yapışıp kalır.
Tıpkı her sabah işe giderken kullanmış olduğu tren istasyonunun duvarında yazılı olan yazı gibi, "ölümden önce yaşam var."

O gün bugündür bunu hayatının her alanında benimsedi, kendinden bir parça gibi adeta. Basitçe başına gelenlerin sonuçlarını ve yetenekleri doğrultusunda olduğunu da çok iyi biliyordu.
Böylece ilk bakışta kırılgan gibi görüne bu prenses, aslında kendi kendini kurtarmış oldu.

Dostça ve sağlıcakla kalın...
Sibel Erdem - 08.06.2018
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar