Yatak Boş, Oda Boş, Ev Boş, Duvarlara Vuran Işık...

"sen de bırak her şeyi, sadece beni sev"



hiçbir şey istemedim diyemiyorum. tüm zihnini istedim aslında. ancak böyle güvenebilirdim. benim olması, hep benim yanımda olmasıyla ölçülemezdi. bana ait olması demek, benim yanımda kendini küçük düşürmekten korkamayacak hale gelmesiydi. evet zalimce. ondan sonra yatak olmasa da olurdu.


ilk fotoğraf makinemden nasıl korktuğum geliyor aklıma sonra.belki bu korku daha sonraları var olmuştur, deneyleri sınırlı olan çocuğun korkabileceği bir şey değildi. zaman zaman o günleri düşündüğümde, sezen aksu'nun sen ağlama şarkısıyla babamın koyu gri takımı gelir gözümün önüne. bir de annem odasından çıkmazdı pek, babamın bizimle tanıştırdığı kadınlarla olan bağlantısını sonra sonra kurabildim. neyse işte makine 24 pozluktu, bitiyordu sonra. en sevdiğim de hala o belki, ya da uzun zaman sevdim. çizilmesi, kırılması sorun teşkil etmiyordu. daha onun pozları bitmeden bir nikon geldi. griydi. dokunması keyifliydi. filmi değişebiliyordu.asıl ilk makinem bu olmasına rağmen çocuk aklımla onu sevmedim. bir filmi bile bitirmedim. annemin eski kodak makinesini aldım. kanımdan içeri ahlaksızlığımın sebebi bu olmalı. daha iyisiyle başkasının kötüsünü takas edebilmekten keyif aldım sonraları çok. yeni, pürüzsüz ve güzel olanın bende oluşturduğu his tüketme arzusu oluyor daha çok. sakal traşı olmuş, kokular sürmüş, yakışıklı olmaktan başka meziyeti vardıysa da bu onun için de benim için de önemli olmayan, ojesi çıkmış tırnaklarımın arasında taze teniyle kendine pay çıkaran, makyajsız gözlerimin beğenisine yeni kestirdiği saçlarını ve üzerinde çalıştığı bedenini sunan adamın kullan at olmamasına ne sebep olacaktı?


yatak boş,oda boş, ev boş,duvarlara vuran ışık...


yine de... zaman zaman açlığın ağırlığı süzülüyor damarlarımda. bedenimi yerinden kalkmaya ikna etmek güçleşiyor. çorbalar falan zoraki yapılıyor. bir de ev olmadık hatıraları çıkarıp duruyor. ev ve benim bir yanım iş birliği yapıyor. iyi olmak ya da kötü olmak ne kadar zor diyorum. geçen hafalarda yaşadığı üç ilişkisinin kalp kırıklığını tüm hayatına tezgah yapmış bir kadın "yaramazsın" demişti bana. yok değilim. can sıkıntısından hep. iyi olamıyorum canımın sıkıntısından. kötü de olamıyorum kafamın karışıklığından. kadına açıklayamadım bunları, yine canımın sıkıntısından. bardağa az daha kahve koydum, tadına baktım votkası az geldi bu kere. canımın sıkıntısından ekleyemedim bile. evdeki eşyaları değiştiremememle canımın sıkıntısı karışmasın lütfen. onun sebebi sevebilmem. bana eşyaları değiştirmemi söyleyen insanlar genelde de sevdiklerim. anlatmaya çalıştığımda komik oluyorum biliyorum. değiştiremem çünkü yenilerini aldığımda kendimi evimde hissetmeyeceğim. annemin evindeki eşyalar değiştiğinde sorun olmuyor çok. her tarafı yırtılmış bornozumu annem geldiğinde atabiliyorum evden ancak. mavisi canlıydı, onun için üzülüyorum hala bazen. yeni aldığım gri ceketi hala giyemiyorum yine de. düşünüyorum bugün, hala ilerletip irternet üzerinden eşya bakıyorum. bir koltuk takımını beğeniyorum, sade ve rahat gözüküyor. bunu alayım diyorum içimden, iki gündür sadece içimden konuşuyorum. hastayım, işe de gitmiyorum. işle ilgili durumlarda da içimden konuşuyorum. kimsenin haberinin olmaması sorun oluyor tabi. neyse alayım diyorum, sonra halıları değişiyorum, yine kafamdan. ama bu kere bir yere bakmıyorum. kafamdan tasarlıyorum halıları. tasarlıyorum dediysem, halılar düz, renklerini ve dokusunu seçiyorum sadece. pahalı olmalılar. kafamdan fiyat biçiyorum. sonra bulaşık makinesini, çamaşır makinesini değiştiriyorum internetten bulduğum reklamlarla, grilerinden seçiyorum. beyaz bana ürkütücü geliyor. belki bağdaştırırsınız yukarıda yazdıklarımla. yine içimden yerleştiriyorum evi yeni eşyalarla. sonra giriş kapısının önünde duruyorum. evin benim olmadığını hissediyorum, ev bir öğretmen çiftinmiş. kollarım kırılıyor kapının önünde, bu çiftin tüm mutsuzluğunu hissediyorum içimde. çiftlerin sorunlarını hissediyorum. mavi battaniyem ayağımın altında olmasa korkacağım nerdeyse. kırmızı buzdolabımı hatırlıyorum sonra, üzerinde sarı bir takvim vardı, bir sürü yemek yapardım o zamanlar. asıl konular bunlar değildi ben yazmaya başlarken. asıl konuya dönmek için bir resim bulayım, asıl konuda bir süredir içimin karışıklığından istifade ederek ortaya çıkan ve yerini belli eden çarpık bir duygu var.


Yatak Boş, Oda Boş, Ev Boş, Duvarlara Vuran Işık...


konuyu toparlamaya çalışayım zihnimde. ne zaman acı çeksem, kaynağından kaçıyorum. bir adam yüzünden de böyle hissetmiyorum. eski adamları seviyorum. biri 60lardan fırlamış da gelmiş. romantikliği hala üzerinde, bir mahalledeki bir aşkı anlatıyor. diline olan aşinalığım, konuyu da bana yaklaştırıyor tuhaf bir şekilde. eski bir gazetede okuduğunu anlatıyor sanıyorum önce. bardaki masanın çatlaklarını kazıyorum tırnaklarımla. gözümün önüne sararmış gazeteler geliyor, siyah beyaz resimleriyle. ne zaman olmuş bu? diyorum. altı ayı var diyor. gerçek olduğuna inanıyorum. içim acıyor. sadri alışık ışığı arayamayacak kadar kaptırıyorum kendimi o ana. birlikte yaşamayı düşünüyor muyum? hayır. her zamanın olağanüstü olmasından korkuyorum bir, bir de olamamasından. kalbimin bir parçasını orada, o zamanda bırakıyorum bir süreliğine. hala orada.zaman yavaş ilerliyor ondan.


ikincisi sade bir zamandan. taşkınlık falan yokmuş. hani memurmuş sanki 1920den evvel. akıllara zarar bir dürüstlük. bu konu henüz kapanmadığından kafamı toparlayamıyorum. işte şöyle düşünün, yeniyi yenilenmeyi seven ama bir yanı tüm o zamanların coşkusunu bırakmış. anlatmam da zor. neyse az daha olgunlaşsın. taze bitti.


üçüncüsü plağın icadında kalmış, müziğin coşkusundan da nasibini almış almasına ancak kabarık etekleri ya da topuklu ayakkabıları görünce elleri terliyor. saçlarını tam uzatmaya çekinmesinden belli, karakterinde de tam yetişmesine izin vermediği yanları var. işin kötüsü babasının arkadaşından aldığı antidepresanlarla baskılamış da bu boşluğu bir zaman. beni tembihliyorlar, canını çok yakma diyorlar. o sırada canını yakacağımı düşünüyorum. öncesinde canını yakmak istemiyorum ama o anda onu mahvetmek istiyorum. sonra hevesim geçti. dönüp baktığımda kalbimin bir kısmını kısa süreliğine onda da bırakmışım. bu parça bana geri döndüğünde hissettim, tepki bile vermedim.


hiçbir şey istemiyorum ya hani ben, ben bana yetiyorum ya, vermeye gönüllü olsalar, öyle böyle değil, çok gönüllü olsalar, hayır hayır gönüllü olmak da değil bu, vermek için yalvarsalar, işte o zaman güvenebileceğim. işte o zaman alabileceğim. ha yok, makul bir aşk istemiyorum. gerçekleşmesini istediğim bir şey de değil sanırım arzuladığım. neyse.

Yatak Boş, Oda Boş, Ev Boş, Duvarlara Vuran Işık...
Cevapla