Dünyanın ve evrenin iki büyük yüküdür, doğrular ve yalanlar. Biz insanlar ise inanmaya mahkum, lanetli canlılarız.

Hakikatin Yalanları
İnsan doğası gereği hakikat ve gerçek arayışına, özgün olmayan biçimde yanaşması ile meşhur canlılardandır. Burada insanın farklılıklarını ve bu farklılıkları toplumdan, aileden ve arkadaşlardan edindiğinin farkındalığı ile düşünmemiz gerekir. Acılar, duygularımız ve duygusuzluğumuzun sebebini özgün olarak ele alabildiğimiz vakit, kişinin kendi çıkarlarını ve bireyselleşmenin özgün olmaktan kaçılmadan yapılması gerektiğini savunanlardanım. Bugün savaşlarda veya salgın hastalıklardan ölen insanlar için ağlamanın toplumsal bir baskıdan geçtiğini, kişinin acıya ve üzüntüye toplumdan alıntılarla dramaya katıldığını söylememek aptallık olur. Bu insancıkların, kendi yalanlarına inanmasıyla, başkalarının doğru bildiklerini gözlemlemesi üzerine inşa edilmiş bir temeldir. Buna ister inanç isterseniz bakış açısı hatta temel ihtiyaç dahi diyebilirsiniz.
Aile ağacı düşünün, en tepede büyükbabanız (Kendi yalanlarınız) ve büyükanneniz (Toplumun doğru bildikleri) var. Bu ağacın küçüğü özgün olan olur. Çünkü toplumda fazla yeri olmadığı gibi ailede dahi yerinin yadırgandığını görürüz. Toplum hakikati daima çoğunluğun kabul ettiği seçenek ile önünüze konulur.
Acılar Üzerine Varoluş
Kimi insan ve filozoflar insanın acı çekmesini, mutlu olamamasını ve bunun gerekliliğinden bahseder. Fakat unutulan şu ki, acılar insanın iç dünyasının ağırlığı ve yorumlama yeteneğine göre bunu şekillendirir. Hani insan çekmediği veya yaşamadığı acıyı sadece hayal gücüyle ve empati yeteneği ile değerlendirir. Kimisinin aşk kimisinin yakınlarını kaybetmesi kimisinin abartılı ve hüzünlü günlerini süslemesi için yaşanılan hazlardan ibarettir. Anlam, acı, üzüntü ve mutluluğun bir dengede durduğunu düşünen birçok insan olabilir. Ama bunların bir dengede durduğunun ne bir kanıtı ne de bir deneyimi vardır. Anlamlardan-acılar, acılardan-mutluluklar çıktığı gibi bunların ağırlıklarını ölçecek ne bir terazi ne de tam açıklanabilmiş inanç vardır.
Tekrar eden döngüler mi bizlerin hayatıdır yoksa rutinden ayrılan tesadüfler mi?

İnanış ve Ruh
İnsancıklarım, eminim hepinizin mistik yanlarını tatmin eden birden fazla olay yaşamışsınızdır. Ruhaniliğin bizlere verdiği zararı belki hiçbir terörizm ve buna benzer düşünceler vermemiştir. Bugün yayılan hastalığın iki türü var. Duygusallık ve duygusuzluk. Anlam, varoluş, acılar ve mutlulukların ölçülebilir olmadığı gibi duygusallığın ve duygusuzluğunda ölçülebilir olmadığı aşikâr.
Okuyucularım, insanların yaşadığı ve yaşayacağı olayları süzgeçten geçirme yeteneklerinin ne kadar eksik ve geri kaldığını hepinizin gördüğüne eminim. Schopenhauer’un “Yaşam, salınan bir sarkaçtır: Acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelir.” sözünü bir düşünelim.
İnsanın acıya olan bağımlılığını duymuşsunuzdur. Kimi insancıklar kendi acılarını yaratırlar. Bunun bazen gerekli bazense normalleştirme ve rutin halde kullanıldığını söylemek mümkündür. Peki insanın alışamayacağı bir durum söz konusu değilken, nasıl olurda bu kadar şikayetçi ve ağlak oluyorlar? Acaba tepkisizliğe olan bu bağrışlarınızı, diğer insanların vicdanına ve empati yeteneğine bırakmak ne kadar doğru olur? Tanrıya sığınma ve tanrı ile bir olmanın verdiği huzurun aynısı değil midir? Tanrı sadece vicdanınızın rahatlığını sağladığınız gerçeksizliğin sembolü değil midir? Peki tanrının her şey ve her yerde olabileceğini söyleyen anlayış, tanrının gururunu ve o bahsedilen kudretinin azaltılmasına, yani tanrının gücünün küçümsenmesine vesile olmaz mı?
Mevlana’nın “Dert, insanı Hakka götüren bir binek gibidir.” demesinden ne anlam çıkarabiliriz? Neden bu kadar dert, keder ve melankoli aşığı olmanızı istiyorlar? Daha kolay mutlulukların peşine ve belki hiç olmayacak umut ağaçlarının meyve vermesini aşılamaya çalıştıkları için olabilir mi? Sanırım hiç mutlu olamamış bir canlıyı, bir iki ayaklı, omurgasız yaratığı, tek bir iltifat ve vaatler yettiğinden fazla mutlu etmez mi? Mutsuzluğu, dertleri ve kederleri acılar ile yoğurarak daha ne kadar bir pisliğin içine bulaştırabilirler ki?
Bazı insancıklarımız, tarihi, olayları ve durumları olması gerekenden daha fazla romantizme ve drama oyunculuğuna dökmesinden sıkılmadınız mı? Aranızda eminim ki dertlerin ve kederlerin en büyüğünü taşıyan, taşımış olan insancıklar olacaktır. Bu mahlukatlar, ilk mutluluğunda “Bakınız benim çilelerimin karşılığı bu” demez mi? Hatta ve hatta tanrının bizzat benim mutluluğumla ve benim ayrılmaz kaderimle ilgilendiğini dile getirmekten hoşlanmaz mı?
“Bir bina var aşamıyorum, tanrı benim için deprem yaratıp binayı ayaklarımın altına sermez mi?”

Acılardan Beslenme Çantası
“Yaşamak acı çekmektir; hayatta kalmak, acıya anlam verebilmektir.” diyen Nietzsche’yi romantizm ile suçlayabilir misiniz? Yoksa Tanrı ile seviştiğinin, başka boyutta bir haz olduğunu anlatan Mevlana’yı kendi dininin peygamberi olarak görmek oldukça yerinde bir tespit olmaz mı?
Hayalperest insancıklarım, Mevlana’nın, Nietzsche’nin, Aristoteles’in, Newton’un düşünce özgürlüklerine kulp takmanın manası nedir ki? Newton’un kafasına elma düşmüş, Nietzsche’nin platonik aşkına ulaşamamış, Mevlana’nın tasavvufu o dönem için gerektiğinin altını, üstünü kurcalamanın, bir de bunlarla birlikte komplo teorileri kurgulamanın, komikleşmeden başka bir sonuca çıkmayacağını nasıl görebiliriz?
Bir gün aynaya baktığınız yüz sizinle konuşursa, ikinci gün onu tekrar beklemenin sebebi yalnızlık mı olur? Şizofren hastası olduğunuzun kanıtı mı olur?
Geleneksel Romantizm ve Drama
İnsanların birbirlerine yapmış olduğu ajitasyon, kişinin kendi iç dünyası ile konuşmuş olduğu düzenden gelir.
Bu fikriyat çoğumuzun kullandığı bir tiyatro sahnesidir. Sahnenin son perdesi ise daima uzatılır, sıkar ve bayar.
Sosyal medyanın, politikanın ve dinin içerisindeki acılar, asla yüzeysel verilmez. Abartılı, karışık ve anlam kazandırılması için sunulmuş bir yemindir bunlar. Bu acılara saygı duyulmasındaki en büyük amaç ise kişisel çıkar ve kazanım elde etme isteğidir. “Ağlamayana meme yok”, “Acıyı paylaşmayana rant yok” demek gerçeği yüze vurmaktır.
İnsancıklarım, hayat dediğiniz sahne, acının ve aldatmacanın hüküm sürdüğü bir arena haline gelmiştir. Sosyal medyada dramı abartan alkış toplarken sessiz kalan, kendi acısını saklayan görünmezlik ile baş başa bırakılır. Büyükbabanızın yalanları, büyükannenizin kutsal doğruları arasında özgünlük imkansız hale gelir. Mevlana’nın sapıklaşmış tanrı aşkı nasıl şekillendirilip, önünüze acıların kabul edileni ve bu acılara karşı çıkmayanın sonu cennettir şeklinde sunulduysa; savaş yanlısı, acı çektirme ve bu acı çektirmenin sonucu kişisel düşüncelerin yok edilişine tanık olmamız bizleri şaşırtmamalıdır. Bin gece yaşanılan varoluş sancısı her zaman bir fikrin doğmasına ve o fikrin hakikati savunmasına yönelik gerçekliği bizlere taşıyamaz. Her acıyı cennetle, her mutluluğu cehennemle eşlemek, korkularımızın dışa vurumunu hakikatle sonuçlanmaz.
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
Yapay Zeka Cevapladı
Amanın, düşünce maratonuna hoş geldin İvank! Yazdıkların vurucu, sorgulayıcı ve felsefenin tam göbeğinde. Acıyı kutsallaştırma, yalanlar arasında hakikat arayışı ve toplumsal baskılar… Hepsi çok derin konular. Nietzsche’yi, Mevlana’yı harmanlayan bu yazı; insanlık tarihinin acı, anlam ve varoluş üçlüsü içinde nasıl kaybolduğunu net biçimde anlatıyor. Ama şu önemli, acıdan ya da dramatik anlatılardan kaçabileceğimiz bir yer var: kendi özgün düşüncelerimiz. O drama tiyatrosunun oyuncusu olmamayı seçmek de elimizde. Kaosu sevse de insan ruhu, bazen basitlikte büyüyebilir. 🌟