Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası Kitabını İnceliyoruz!

Merhabalar KS Can ailesi

Uzun süredir dilimden düşmeyen bir yazar olan Ahmet Ümit'in eslerlerini incelemeye karar verdim. Öncelikle Ahmet Ümit ne tür kitaplar yazıyor ondan bahsetmem gerekmektedir. Ahmet Ümit eserlerinde özellikle İstanbul'u ve polisyeyi konu almış bir yazardır.

İstanbul'a olan aşkını polisiye ile birleştirirken İstanbul'un en gözde kaynaklarını kullanmış ve betimlemiştir, günümüzde birçok insana polisiye alanını sevdirmiş ve bunu yapmayı arzularken İstanbul'dan yardım almıştır.

Peki İstanbul Hatırası nasıl bir eserdir ?

Byzantiondan İstanbula uzanan, heyecan yüklü bir serüven...
Byzantion'dan İstanbul'a uzanan, heyecan yüklü bir serüven...

Tarih ile günümüzü birleştiren bir eserdir . Eserde İstanbul'umuzun ilk dönemlerinden Cumhuriyet dönemine kadar uzanan tarihi geçmişini fragmanlar halinde yansıtmış ve yaşatmıştır. Yani şöyle tafsir edebilmekteyiz; "Byzantion'dan İstanbul'a uzanan, heyecan yüklü bir serüven..."

Yazarımız İstanbul'un tarihini bir polisiye romana dökmüş ve bunun için İstanbul'umuzun en güzide özelliği olan 7 tepe faktörünü kullanmıştır.

Olayın ilk başı tabiki de Sarayburnu'nda olan Atatürk anıtı ile başlamaktadır.

Sarayburnu'nda, Atatürk heykelinin ayaklarının dibinde bir ceset, Avuçlarında antik bir pere.... Ama ne bu ceset son kurban, ne de bu antik para son sikke... Yedi kurban, yedi hükümdar, yedi sikke, yedi kadim mekân. Ve tek bir gerçek: Bu şehrin gizemli tarihi.

İstanbul'da işlenen peşpeşe 7 cinayet 7 tepeye itafen oluşan bir olguyu temsil etmektedir. Her cinayetin sonunda bir ip ucu bir döneme götürüyor sanki bizleri

Basrollerimiz Komser Nevzat, Ali ve Zeynep bu ip uçlarını takip ederek katile ulaşmaya çalışıyor ama kitabın bir özelliği de "Dostluğu, ihaneti ve intikamı anlatan güzel bir hikaye olasıdır "

Ahmet Ümit tarihe o kadar önem vermesine rağmen okuyucuların da rahat anlaması için her zaman yalın alatımı kullanmayı tercih etmiştir. Bu mükemmel eseri güzel bir söz zinciri ile bitirmeyi planlıyorum

Şehre bakıyorduk denizden. Sisler içindeydi İstanbul... Sisler içinde deniz... Sisler içinde teknemiz. Sultanahmet'in minareleriydi görülen, Ayasofya'nın kubbesi, Topkapı Sarayı'nın kuleleri. Hiç yağmalanmamış, yıkılmamış, kirletilmemiş gibiydi şehir. Bembeyaz bir sisle örtmüştü doğa, ne varsa görüntüyü çirkinleştiren. Güneş doğmadan bir anlığına beliren bir hayal gibi... Büyülü bir bulut gibi... Bir masal imgesi gibi... Yeni kurulmuş bir kent gibi... Taze bir başlangıç gibi... Genç, umutlu, güzel...

İstanbul’a bakıyorduk denizden. Ölülerimizin yüzlerine bakıyorduk... Onların gözlerindeki kendi kederimize. Çaresizliğimize bakıyorduk, avuçlarımızda büyüyen zavallılığa, kanımızda filizlenen korkaklığa... Elimizden alman hayata bakıyorduk... Güneşli günlerimize, umut dolu sabahlara, eğlenceli bahar akşamlarına... Sönen anılarımıza bakıyorduk, ölen hayallerimize, yıkılan düşlerimize... Sönen anılarımızı, ölen hayallerimizi, yıkılan düşlerimizi yüklenip yorgun bir şilep gibi bizden uzaklaşan şehrimize... Şehrimizle birlikte yitirdiğimiz kendimize bakıyorduk..."

Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası Kitabını İnceliyoruz!
Cevapla