İnsanlık tarihi kimi zaman ufak bir belgeselde, bazen sinema filmlerinde, bazen de minik bir köşe yazısında küçük enstantaneler halinde insanlara sunulur ancak elbette tarihle alakalı en fazla verinin öğrenildiği en geniş zaman dilimi okul yıllarıdır. Ancak okul yılları boyunca tarihi konular öylesine sırayla giden bir kronolojiymiş gibi anlatılır ki hem bu anlatım şekli, hem de içeriğinin genel olarak devletlerin birbirleriyle siyasi ve silahlı mücadelesi şeklinde "giriş-gelişme-sonuç" mantığıyla ilerlediği için birçok öğrenci okul hayatı boyunca tarih derslerinden nefret eder ve bir daha bu konuları hatırlamak istemez.
Oysa insanlık tarihi gibi insanın bu dünyadaki özünden başlayan bu kadar önemli bir konunun hayatımızın en önemsiz köşesinde toz içinde duruyor olması ironiktir. Burada birçok insanın küçük yaşlardan beri tarih ile ilgili yanlış yönlendirildiğini düşündüğüm en ironik klişelerden birinden bahsetmek istiyorum.
Ta ki ilkokul sıralarından itibaren taş devri, bakır devri, demir devri vs. şeklinde rönesanslara ve sanayi dönemlerine kadar kronolojik bir masal gibi anlatılan "tarih" konusunda her şey gerçekten ilkelden gelişmişe mi gitmiştir? Eğer gerçek tarihe bakacak olursak bu kuramın tamamen saçmalık olduğunu fark ederiz. Kendi tarihimizin bir parçası olan Osmanlı dönemi dahi "doğdu, gelişti, büyüdü, yaşlandı, geriledi, çöktü ve öldü" şeklinde sanki bir "insan ömrü" gibi kronolojik bir sırayla anlatılmaktadır. Oysa
Tarihin belli dönemlerinde, bundan binlerce yıl öncesindeki bazı medeniyetlerin günümüzde bile sırrı çözülemeyen gelişmiş yapılara ulaştığını biliyoruz. Bunlardan biri Antik Mısır'dır. Mimaride, tıpta, tarımda, ekonomide ve hatta teknolojide bu medeniyetlerin ulaştığı seviyelerden bazıları günümüzde bile bilinmemektedir. Öyle ki, bundan birkaç yıl önce yapılan kazı çalışmalarında yaklaşık 3000 sene öncesine ait fosil buluntularında insan kafatasları üzerinde beyin ameliyatı izlerine rastlanmış ve bilim dünyası şaşıp kalmıştır.
Örneğin İstanbul'da Küçükçekmece ilçesinde yapılan kazı çalışmalarında bulunan bir kafatasının M.Ö. 11. Yüzyıla ait olduğu saptanmış ve kafatası üzerinde beyin ameliyatı izlerine rastlanmıştır.

Ayrıca bunlar haricinde insanlık tarihinde bazı dönemlerde mimari alanda, bazı dönemlerde de astronomi gibi alanlarda dahi ilerlemeler kaydedilmiş, lakin bu medeniyetlerin bir süre sonra çöküşü ile beraber bu tekniklerin çoğu unutulmuş ve kaybolmuştur. Tıpkı Mısır'ın Antik alfabesi olan hiyeroglif'in unutulması ve daha sonrasından gelen toplumların Mısır medeniyetinin üstün vasıflarını işletmeye devam edememesi gibi.
Buna benzer örneklerden biri de Roma Imparatorluğu dönemidir. M.Ö. 500'lü yıllara kadar uzanan kuruluşu ve yaklaşık 1000 yıllık tarihiyle Roma Imparatorluğu tarihin en görkemli medeniyetlerinden biri olarak bilinmektedir.
Her ne kadar Gladyatör savaşları ve acımasız uygulamaları ile anılsa da, kendine özgü hukuk sistemi, mimarisi, teknolojisi ve kültürel mirasları o kadar zengindir ki, günümüzde dahi Roma medeniyetinden kalma birçok kültürel miras hâlâ kullanılmaktadır. Ancak burada insanlığın "ilkelden-gelişmişe" doğru gitmediğini ve bazı zamanlar insanlığın aşırı ilerleyip bazen tamamen dibe vurduğunu göstermek açısından Roma medeniyeti çok güzel örneklerden biridir. M.S. 400'lerin sonlarına kadar varlığını sürdüren Roma İmparatorluğu sahip olduğu tüm nitelikler sayesinde dünyanın birçok coğrafyasına uzun yıllar hükmetmeyi başarmıştır. Matematik, hukuk, mimari, sosyal, sağlık, ticaret ve eğitim gibi alanlarında bazı yönlerden günümüzden dahi ileri seviyede yönleri bulunmaktadır. Öyle ki kurulduğu ilk dönemlerde bir Cumhuriyet olup yıllarca Senato (S.P.Q.R) tarafından yönetilmiş ve Cumhuriyet sisteminin de tarihteki ilk örneklerinden biri olmuştur. Imparatorluk zamanlarında özellikle Augustus dönemi, en şaşalı dönemlerinden biri olmuştur.
Tarihin en gelişmiş medeniyetlerinden biri olan Roma, M.S. 400'lerin ortalarında, pis, leş kokulu barbarlar olarak adlandırılan Vizigotlar tarafından işgal edilerek yağmalanır ve Augustus'un muhteşem şehri Roma tarihin tozlu sayfalarına gömülür.

Bu dönemden sonra ise insanlık ilerlemeye değil, tam aksine en az 1000 yıl gerilemeye başlar. Avrupalılar'ın "karanlık çağ" olarak adlandırdığı ve Rönesans'a kadar süren yaklaşık 1000 yıllık bir dönem insanlar Roma'nın hiçbir teknolojisini geliştiremez ve hatta kullanamaz hale gelir. Öyle ki, kanalizasyon ve su sistemleri olarak "Su kemeri ve çeşme" sistemini kullanan Roma'dan sonraki dönemde insanlar bu sistemleri bile kullanamaz hale gelmişler ve kuyu suyu kullanmaya başlamışlardır.
Hukuk, eğitim ve serbest ticaret tam anlamıyla durmuş ve insanlık medeniyet olarak batı coğrafyasında çökmüştür. Mimari alanda Romalıların başyapıtlarının bakımlarını bile yapamayan insanlar birçok Roma yapısını, hatta ünlü Collesium'un duvarlarını dahi kendilerine baraka yapabilmek amacıyla sökmüşlerdir. Her gün sayısız katliamların boy gösterdiği Avrupa'nın karanlık çağı denilen dönemde her çeşit bağnazlık mevcuttu. İnsanlığı bu bağnazlıklardan sıyırıp bir araya getirebilen tek etken de Avrupa için "hristiyanlık" ve din etiketi olmuştur. Ancak dini barış için değil de kendi çıkarları için kullanan insanlar o dönemde gelişmek şöyle dursun; kendilerine sadece yapraklardan merhem yapan kadınları dahi din adına cadılıkla suçlayarak tarihi kayıtlara göre yüzbinlerce kadının bu suçlama ile idamına ve katliamına hükmetmiştir.
Yani insanlık bilim ve teknikten uzaklaştığı gibi aynı zamanda dini de birleştiricilik adına yaşamamış ve adeta ticaretini yapmıştır.
Bundan sonrası ise malum, Rönesans dönemlerine kadar haçlı seferleri ve sürekli savaşlarla yoğrulan coğrafyalar. Aynı dönemlerde doğu coğrafyaları için ise çok farklı bir senaryo söz konusudur. Kültür ve din gibi ilkeleri kendilerine ticaret malzemesi haline getirmeden önce doğu toplumları medeniyet anahtarını eline almış ve matematikten astronomiye ve eğitimden tıpa kadar birçok alanda ilerleme kaydetmişlerdir. İbn-i Sina, Biruni gibi isimler bu dönemlerde yetişmişler ve Müslüman bilimadamları olarak tarih sahnesinde boy göstermişlerdir. Avrupa karanlık çağların çırpınışında iken İslam ve doğu dünyası medeniyetin ışığıyla aydınlanmış ve parlak dönemlerini yaşamıştır. Ancak dini kısve ile ilmin bir süre sonra çöpe atılması ve terk edilmesinden dolayı insanlık tekrar gerilemeye ve yozlaşmaya yüz tutmuş, bu yozlaşmadan sonra gelişim ve medeniyet bayrağını Rönesans ile batı dünyası tekrar ele geçirmiştir.
Buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonucu rahatlıkla görebiliriz: Tarihin antik dönemlerinden ta ki günümüze kadar insanlık belli bir kronoloji ile ilkelden gelişmişe doğru ilerlememiştir.

Bazı dönemlerde üstün medeniyet seviyesine ulaşırken, bazı dönemler bu medeniyetler yıkılmış ve gelişmişlikten ilkele doğru evrilmiştir ve zamanla ilim unutulmuş ve bir süre sonra tekrar canlandığı olmuştur. Öyle ki mesela Antik Mısır dönemine ait bazı buluntular vardır ki bilim dünyasında hâlâ soru işareti olarak sırrını korumaktadır
Örneğin yukarıda bulunan görselde; Mısır'ın Abidos kentinde yer alan 1. Seti Anıtı'ndaki 3 bin yıllık hiyeroglifler'de bulunan çizimlerde ilginç şekilde çok net çizimlerle betimlenmiş helikopter, tank, mekik gibi tasvirler akıllarda büyük soru işaretleri oluşturmaktadır. Acaba insanlık eski devirlerde bu kadar ilerlemiş ve daha sonra bu medeniyetler yıkıldığında bütün bu gelişimler unutulmuş olabilir mi? Tıpkı binlerce yıl önce beyin ameliyatının insanlarca uygulanıp sonra unutulması gibi...
Eğer konu ilginizi çeker ise devamını yayınlayabilir ve üzerinde tartışabiliriz.
Herkese iyi paylaşımlar...
Aşk İlişkileri
Kadın Emeği
Gündem
Cinsel Yaşam
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Dünya Kupası
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
YKS2026
Diğer
En İyi Cevaplar