The Boy in The Striped Pajamas (Çizgili Pijamalı Çocuk)
2008 yılı İngiliz yapımı olan The Boy in The Striped Pajamas (Çizgili Pijamalı Çocuk) filmini kaç kişi izledi bilmiyorum. Ama bu film gerçekten izlenmesi gereken bir film. Hani bazı okuduğumuz romanlar ya da izlemediğimiz filmler vardır. Onları okuduğumuz zaman ya da izlediğimiz zaman bütün duygularımızı yerle bir olur. Bize verdiği çarpıcı mesajlar ruhumuzu etkiler ya hani işte bu filmde onlardan bir tanesi.

Bu öykü geçmiş yıllara aittir. Taaaa İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi toplama kamplarında yaşanan olayları en çarpıcı bir dille anlatıldığı bir filmdir. Belki kimimiz romanı okudu, belki kimimiz filmini seyretti ya da her hem okudunuz hemde izlediniz. Bu öykünün gerçekten hüzünlü ve buruk bir tad bıraktığı aşikar.

Filmi izleyenler çok iyi bilirler ki oyunculuk ve müziği tam anlamı ile konu ile bir bütünlük oluşturmuştur. Ama hepsinden önemlisi öyle derin bir bakış açısı yakalanmıştır ki bu filmde. Farklı yollardan benzer deneyimler yaşayan iki küçük oğlan çocuğunun gözlerinden hayatı sorgulama şansını veriyor bizlere. 
Bu yazımı okuduktan sonra filmi izlemeyenler bile izlemek için internet başına geçicekler. Film soluksuz izlenicek kadar enfes detaylar ve konu içeriyor. Bu filmi izlediğiniz zaman sevgisiz geçen günlerinize bir kere daha yanıcaksınız. Birer yetişkin olmanızdan hicap duyacaksınız. Çünkü bu filmde karşınızda sevgisizliği anlayamayan, ırk ayrımı yapanın ne demek olduğu bimeyen iki tane çocuk var. Savaş, işkence, ölüm onların tertemiz ruhlarından o kadar uzaklarda ki… 
Bu filmi izledikten sonra herkesin düşüncesi çocuk ruhuna sevgisizliğin yasak olması gelicektir. Sebebi ise bana göre dünya üzerinde ne kadar çocuk varsa hepsi son derece saf ve masum. O mini minicik yüreklerinde ise o kadar kocaman bir sevgi taşıyorlar ki… 
Ama biz büyükler her zaman ki gibi sıcacık kalplerini bir şekilde soğutmanın yolunu her zaman buluyoruz. Biz büyükler çocukların aynasıyız ama bizler bunu her defasında unutup bu minicik yürekli kocaman sevgi ile dolu olan bu çocuklara emir kipleri ile hayatlarını şekillendirmeye çalışıyoruz. Var olan kalıpların içine yara alacaklarını bile bile sokmaya çalışıyoruz. Çocuklarımızı dinlemiyoruz, korkularını ve endişelerini dinlemediğimiz için göremiyoruz. Büyükler olarak bizim bildiğimiz tek şey nasihat etmek. Bol bol nasihat veriyoruz. Yeri geldiğinde bizim bile zorla inandığımız değerlere, sorgusuz sualsiz bu çocukların baş eğmelerini bekliyoruz. 
Ve tabiki tüm bunların sonucunda birbirini anlamayan ve anlamak istemeyen, sevmeyen, birbirlerinin varlıklarından rahatsız olan bir toplum yaratıyoruz. Ve hepimizin nasıl suya, yemeğe ihtiyacı var ise sevgiye de o kadar ihtiyacı var. Sevgi herşeyin çözümü aslında. 
Sevgi paylaştıkça çoğalır bunu hiçbir zaman unutmayın. Şimdi size biraz bu filmden bahsetme istiyorum.
Bu film İkinci Dünya Savaşı’nda geçiyor. İki tane küçük çocuk bu savaşın zor şartlarında tesadüfen karşı karşıya geliyorlar. Karşı karşıya gelinen nokta ise dikenli çitlerin önü. Bu öykünün baş kahramanı Bruno ve Shumel. Bruno’nun babası Nazi askeri kampında, Shumel ise toplama kampında mahkum olan bir çocuk. 
Bruno’nun babasının tayini Polonya’ya çıkıyor. Yaşayacakları ev ise bu kamp ile bitişik. Bundan ailenin ve çocukların haberi yok. Zatene Bruno’nun babası biliyor. Bruno tüm vaktini evde ya da ön bahçede geçiriyor. Arka bahçeye girmeleri ise kesinlikle yasak. Çünkü kamp o tarafta. Ama tabiki her zaman yasaklar ilgi çekici olmuştur. Ve bu yasaklı yer Bruno’nun merakını daha da artırıyor. Bruno minicik bir pencereden kampı gözetlemeye başlıyor, orada olup bitenleri inceliyor. Orada bulunan herkes çizgili pijamalar ile dolaşmasına ve herkesin numaralandırılmasına bir anlam veremiyor. Ve o bunu bir oyun zannediyor. Tabiki bu gizemli yer Bruno’nun çok ilgisini çekiyor ve kimseye görünmeden oraya nasıl gideceğinin planlarını yapıyor.

Ama tabiki ancak kampın tel örgülerine kadar gelebiliyor. Orada kendi yaşındaki Shumel ile tanışıyor ve arkadaş oluyorlar. Ve bu iki çocuk aradaki tel örgüye inat, bir hayatı paylaşmaya başlıyor. Dertleşiyorlar, konuşuyorlar. Çok küçük olduklarından dolayı yaşadıklarına bir anlam veremiyorlar. Bruno arkadaşının aç olduğunu öğrenince hergün ona yiyecek taşımaya başlıyor ve zaten burada bizlere çok büyük bir yardımlaşma örneğini göstermiş oluyor. 
Bu kampta yaşayan mahkumlar zaman zaman kamp komutanın evinen hizmetli olarak gönderiliyorlar. Günlerden birgün kendi evlerinde arkadaşına rastlayan Bruno buna çok seviniyor. Sohbet etmeye başlıyorlar. Masanın üzerinde duran pastalardan ikram ediyor Bruno arkadaşına. Aç olan Shumel büyük bir iştahla yiyor ikram edilen pastaları. Ama bu iki tatlı sevimli ikili askerler tarafından yakalanıyor. 
Ama Bruno hayatında ilk defa yalan söylüyor ve pastayı arkadaşına kendi elleriyle verdiği saklıyor. Ama daha sonrası büyük bir hata yaptığını anlayarak gözyaşları ile geri dönüyor. Ama bu arada iş işten geçmiş askerler küçük arkadaşını sürüklüyerek oradan uzaklaştırıyorlar. Günlerce tel örgünün diğer tarafında Shumel’i görebilmek için bekleyip duruyor. Her geçen gün Bruno’nun pişmanlığı daha çok içini acıtıyor. Ve her defasında eli boş olarak geri dönüyor evine. 
Aradan uzun bir zaman geçiyor ve birgün bu iki arkadaşın yolları gene aynı yerde kesişiyor. Bruno yaptıklarından dolayı arkadaşından özür diliyor. Shumel ise hiçbir büyüğün yapamacağı bir şeyi yapıyor ve arkadaşını herşeye rağmen afediyor. Bundan sonra aralarındaki yakınlık ve sevgi bağı daha da kuvvetleniyor. 
Ama arkadaşının yaşadığı yeri ve yaptıklarını ilerleyen zamanlarda daha da çok merak etmeye başlıyor. Birgün Shumel’in babası kampta kayboluyor. Bruno’da arkadaşına yardım etmek ve Shumel’in babasını bulmak için kamp tarafına geçmeye karar veriyor. İki kafadar aralarında güzel bir plan yapıyorlar. Shumel arkadaşı kampta çok dikkat çekmesin diye ona mahkum kıyafeti veriyor ve Bruno bu kıyafetleri giyerek tel örgünün altından geçerek arkadaşının olduğu tarafa geçiş yapıyor. Yan yana gelen iki arkadaş o andan itibaren el ele veriyorlar. 
Kampı ve tutukluları dehşetle izlerken bir anda olan oluyor. Kalabalık bir grubun arasına düşüveriyorlar. Komutan babasının talimatlarını uygulayan askeler tarafından itilip kakılarak kocamam bir odanın için sokuluyorlar. Duş alma vaadiyle krematoryumlardan bir tanesinin içinde olduklarından habersiz korku ve heyecan içinde beklemeye başlıyorlar. 
Duş alıcakların söylenen tutuklulara kıyafetlerini çıkarmalarını söylüyorlar. Tutukluların hepsi itiraz etmeden soyunmaya başlıyorlar. İki arkadaş biraz sonra olucaklardan habersiz korku içinde verilen talimatlara uyuyorlar. Ve ne yazık ki hayata yürek yüreğe veda ediyorlar. Çünkü onları kapattıkları yer duş almaları için bir yer değil gaz odasından başka bir şey değildir. Ve ne yazık ki bu ölüm emrini veren kişide Bruno’nun babasından başkası değildir. 
Bruno’nun evden uzaklaştığını fark eden anne ve baba, gerçeği anladıklarında artkı iş işten çoktan geçmiştir. İlk taşındıkları günlerde duydukları o sarcısı koku etrafı iyiden iyiye sarmaya başladığında oğullarını tamamen kaybettiklerini anlayan aile adeta yıkılır. Film Bruno ve Shumal’ın ölümü ile dramatik ve hüzünlü bir sonla biter. 
Filmi izlediğiniz zaman çok muhteşem kareler, detaylar yakalama şansınız olacaktır. Bu filmdeki her kare, her detaydan hepimizin çıkaracağı sayısız dersler mevcut. Ve günümüzde de sevgisizliğin vardığı bir noktadayız. Hiçbir zaman can yakmadan, insan kalbi kırmadan sonuçlarını böyle vahim yaşamak da var. Ve ne yazık ki kimsenin ahı kimsede kalmıyor.
Hayatımızın her noktasında kurallar koyarız, ayırımlar yaparız ve sınırlar çizeriz. Duygu ve düşüncelerimiz o kadar katıdır ki bunların sınır çizgisini dikenli tellerle sağlamlaştırma isteriz. Bu da yetmez üzerine elektrik akımı veririz ki herkes sınırını ve yerini bilsin diye. Bundan dolayı da empatiden, sevgiden, toz konduramadığımız çocuklarımıza kötü örnek oluruz. Ve ne yazık ki de bunu fark edemeyiz.

Yukarıda bahsetmiş olduğumuz dram sadece Polonya’da yaşanmadı tabiki de. İrlanda, Güney Afrika, Kosova, Ruanda gibi ülkelerde nasibini aldılar bu savaştan. Birçok masum insan ve çocuk öldü. Bir sürü insan evsiz, ailesiz hatta vatansız kaldı. Çünkü o dönemlerde bazı ülkeler haritadan tamamen silindi. 
Sevgisizliğin göstergesi olan bu dikenli çitleri artık görmek istemiyoruz.
ÇOCUK RUHUNA SEVGİSİZLİK YASAK OLSUN…
“Ölüm kolay güzel dost, asıl olan YAŞAMAK. İşin sırrı var oluşunuzun her ANINI; güzeli ve çirkini, neşesi ve k ederi ile; doya doya FARKLI YAŞAMLAR ve dünyalar arasında SONSUZ BİRLİĞİN çocuğu olarak yaşamayı her daim hatırlamak” demiş New Orleans’lı kadın yazar Leonide Martin.
Şunu hiçbir zaman unutmayalım ben, siz, biz, onlar, hepimiz bir BÜTÜNÜN en NAİF parçalarını oluşturmaktayız. O yüzden sevgi ile birleşmek için uzatılan elden kaçınmamak gerekir.

Bir BENCE'min daha sonuna gelmiş bulunmaktayım. İnternet bu filmin konusu okuyup bende izlenme duygusu yaratan muhteşem bir eser. En kısa sürede kitabını da alıp okumayı düşünüyorum. Dostça ve sağlıcakla kalın...
Aşk İlişkileri
YKS2026
Gündem
Dünya Kupası
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
En İyi Cevaplar