Her Ay 1 Film serisinde bu kez Obsession var. Bazı filmler daha ilk dakikadan ne anlatacağını belli eder, bazılarıysa tanıdık bir duygunun içine küçük bir huzursuzluk bırakıp onu yavaş yavaş büyütür. Obsession ikinci tarafta duruyor. Sevdiğin kişinin de seni sevmesini istemek kadar sıradan ve insani bir arzuyla başlıyor ama hikâye ilerledikçe o isteğin içine sahip olma, kontrol etme ve kaybetme korkusu karışıyor. Film de tam bu noktada romantik görünen bir duyguyu giderek daha boğucu bir yere taşıyor.

Hikâyenin merkezindeki Bear, çocukluğundan beri hayatında olan Nikki’ye karşı içinde büyüttüğü duygularla yaşayan biri. Aralarındaki yakınlık ona yetmiyor ama hislerini açıkça söylemek de kolay gelmiyor. Nikki’nin kendisini herkesten fazla sevmesini sağlayabilecek bir fırsat karşısına çıktığında yaptığı seçim, ilk anda büyük bir mutluluğun kapısını açacakmış gibi duruyor. Fakat insan istediği şeyi elde ettiğinde her zaman rahatlamıyor. Bazen hayalini kurduğu şeyin gerçekte nasıl göründüğünü ilk kez o zaman fark ediyor.
Bear’ın bende bıraktığı his de tam olarak burada değişmeye başladı. Onu ilk başta yalnızlığına, çekingenliğine ve karşılık bulamama korkusuna yakın bir yerden anlayabiliyorsun. Sevilmek istemesinde tuhaf bir şey yok. Rahatsız edici olan, sevginin artık karşısındaki insanın kendi içinden gelmediğini bildiği hâlde bu durumun içinde kalmaya başlaması. Film Bear’ı tek bir kötü karaktere dönüştürmek yerine, insanın kendi arzusunu ne kadar kolay haklı gösterebildiğini izletiyor.

Nikki ise hikâyenin havasını asıl değiştiren kişi oluyor. Başlangıçta doğal gelen yakınlığı, zamanla yoğunlaştıkça başka bir şeye dönüşüyor. Bear’ın yanında olmak istemesi, sürekli onu düşünmesi ve dünyasının merkezine onu koyması ilk bakışta büyük aşk gibi görünebilir. Ama o sevginin içinde Nikki’nin kendi iradesini hissedememeye başladığın anda sahnelerin sıcaklığı da kayboluyor. Yakınlık arttıkça iki insan arasındaki mesafenin büyümesi filmin en huzursuz edici taraflarından biri.
Obsession’ın korkusu bana karanlık odalardan çok bu değişimde geçti. Çünkü gözünün önünde sevgiye benzeyen bir şey var ama altında bir yanlışlık hissediyorsun. İnsan sevildiğini bilmek ister ama karşısındaki kişinin başka türlü davranma ihtimali yoksa o sevginin anlamı da değişiyor. Bear istediği ilgiyi alıyor fakat bunun gerçekten kendisine yönelmiş bir seçim olmadığını bildiği için, sahip olduğu şey giderek boşalmaya başlıyor. Sevginin görüntüsü kalıyor ama ruhu eksiliyor.

Filmin atmosferinde de bu sıkışmışlık güzel hissediliyor. Başlarda iki insan arasındaki yakınlığı izlerken daha tanıdık bir duygu varken, hikâye ilerledikçe aynı yakınlık nefes aldırmayan bir hâle geliyor. Nikki’nin davranışları büyüdükçe Bear’ın istediği hayata kavuşması gerekirken tam tersine huzursuzluk artıyor. Obsession burada gösterişli bir fikir peşinden gitmek yerine, tek bir dileğin sonuçlarını karakterlerin arasındaki değişen mesafeyle hissettirmeyi tercih ediyor.
Michael Johnston’ın Bear yorumunda da bu dönüşümün yavaşlığı önemli. Karakteri baştan itibaren ürkütücü biri gibi oynamadığı için, onun seçimlerinin nereye doğru gittiğini izlemek daha rahatsız edici oluyor. Inde Navarrette ise Nikki’nin değişimini tek bir büyük kırılmayla değil, küçük davranışların giderek yabancılaşmasıyla taşıyor. İkilinin arasındaki bağın başlangıçta doğal görünen hâlinden çıkıp başka bir şeye dönüşmesi, filmin korku tarafını birçok doğaüstü unsurdan daha etkili kılıyor.

Curry Barker’ın anlatımında benim sevdiğim şeylerden biri de takıntıyı yalnızca aşırı sevgi diye sunmaması. Çünkü burada sorun sevginin miktarı değil, sevginin içinde karşı taraf için ne kadar alan kaldığı. Bir insanın arkadaşlıkları, kendi kararları, sınırları ve senden bağımsız bir hayatı hâlâ varsa aranızdaki bağın gerçek bir karşılığı olabilir. Bunların hepsi yavaş yavaş silindiğinde ise geriye aşk değil, bir insanın diğerinin dünyasını tamamen kaplaması kalıyor.
Bu yüzden Obsession’ı izlerken aklıma en çok seçilmek ile sahip olmak arasındaki fark takıldı. İnsan sevdiği kişinin yanında kalmasını ister ama onun gidebilme ihtimalinin varlığı da ilişkinin değerinin bir parçasıdır. Çünkü seçim ancak başka ihtimaller varken anlam taşır. Birinin senden başka hiçbir seçeneği kalmadığında kazandığın şey güvenli bir aşk değil, sadece kaybetme ihtimalinin ortadan kaldırıldığı yapay bir yakınlık olur.

Obsession bittiğinde bende büyük bir korku sahnesinden çok, biraz iç sıkıştıran bir düşünce kaldı. Sevgi insanı birbirine yaklaştırırken aynı zamanda birbirine alan bırakabilmeyi de gerektiriyor. Bear’ın istediği şey başta yalnızca sevilmekti ama sevginin seçim olmaktan çıkmasıyla elinde tuttuğu şey de değişti. Filmin en karanlık tarafı da burada yatıyor bence. Birini bütün dünyan yapmak romantik gelebilir, ama onun dünyasında senden başka hiçbir şey bırakmamak artık sevgi değildir.
Aşk İlişkileri
Bebek Bakımı
Cam Cilt
Üniversite Tercih
Gündem
Güzellik & Bakım
Alışveriş & Hediyeler
Kızlar Bir Adım Öne
Tatil & Seyahat
Arabalar
Astroloji & Burçlar
Eğitim & Kariyer
Gamer
Moda & Stil
Spor
Evcil Hayvanlar
Müzik & Etkinlik
Kültür & Sanat
Para & Ekonomi
Magazin
Diziler & Filmler
Cilt Bakım
Kişilik & Karakter
Saç Bakım
Çocuk & Ebeveyn
Yeme & İçme
Cinsel Yaşam
İnternet & Teknoloji
Ev & Yaşam
Özel Günler & Hijyen
Aile & Toplum
Diyet & Beslenme
Sağlık
Diğer
Kızlar & Erkekler Ne Diyor?
Cevap
1Cevap
Özetliyecek oluru isem...
Arzu edilen bir duygu ile o duygunun özgür iradeden arındırılmış illüzyonu arasındaki uçurum.
Seçme ihtimalinin olmadığı bir yerde kazanılan şey aşk değil, mülkiyettir. Film de bu analiz de izleyiciye şu sorgulamayı bırakıyor... İstediğimiz şey gerçekten sevilmek mi, yoksa kaybetme korkumuzu bastıracak mutlak bir kontrol mü?
Emeğinize Sağlık gerçektende güzel bir değerlendirme yazı olmuş
Okuduğun ve güzel yorumun için teşekkürler ☺️🙏
Emeğinize sağlık 👏🏻 çok güzel ve anlamlı bir yazı olmuş. Özellikle son iki paragraf gerçekten herşeyi özetliyor ve beni etkiledi.
Okuduğun ve güzel yorumun için teşekkürler ☺️🙏
Bu seri çok guzelmiss teşekkür ederim
Okuduğun ve güzel yorumun için teşekkürler ☺️🙏