Hasan Abi ve Ben - Bölüm 2

1. Bölümü Oku

Hasan’ın Mutfağından (Bölüm 2)

En Son Kaldığımız Yer: Restoranda çalıştığı iş yerindeki amiri Hasan’dan sürekli fırça ve dayak yiyen kahramanımız, en son yediği dayağın etkisiyle 5 günlük iş göremez raporuyla eve gitmişti. Kahramanımızın evine, yakın arkadaşı Yadigar içmeye gelmiş, Yadigar’ın dedesinin kısa ve ilginç hayat hikayesinden sonra öyküye ara vermiştik. Şimdi kahramanımız ve Yadigar içip dertleşme safhasındadırlar.

Dördüncü şarap şişesinin sonuna gelmiştik ve kafamda artık hiç bir ağrı hissetmiyordum. Yadigar bir şişenin daha mantarını zorlarken bana “Eee şimdi Hasan efendiye napıcaz bakalım söyle” diyerek sabahtan beri gelmek istediği konuya gelmişti. Yadigar’a baştan sona her şeyi anlattım. Hasan’ın benden nasıl nefret ettiğini, beni gereksiz yere dövdüğünü ve iş yerinde bana nasıl eziyet ettiğini teker teker anlattım. Belki de anlatmamalıydım çünkü Yadigar illa ki yapılan saçmalığa daha ağır bir saçmalıkla karşılık verirdi. “bilmiyorum dedim bir şey yapmamıza gerek yok”. İşimden de olmak istemiyordum. “Olm bak o piç yaptıklarının bedelini illa ki ödeyecek. Bunun kaçışı yok usta anladın mı?”. Şöyle kafasını aşağı yukarı birkaç kez salladıktan sonra “Şimdi napıyoruz biliyor musun?” dedi. Yadigar’la göz göze geldiğimde ne yapacağını hemen hemen anladım. Yadigar vandallığı çok severdi. Dedesine olanlardan mı yoksa babasının yaptıklarından mı bilinmez, tam servet düşmanı bir herif olmuştu. Evden dışarıya çıktığımızda havanın durumu; sıcak bunaltan bir yaz gecesi tadındaydı. Yadigar köşedeki tekelden bi büyük votka daha aldı ve kafaya dike dike beraber yürümeye başladık. Çalıştığım restorana doğru gittiğimizden emin olmuştum şimdi. “Olm geri dönelim gerek yok, bak hem ben onu müdüre şikayet ederim boş ver” dedim ama vazgeçirmek için artık çok geçti. Hızlı hızlı adımlarla restorana yönelmişti. Gözlerindeki kararlılıktan bugün gece restoranı iyice bi elden geçireceğini anlamıştım. “Asıl senin müdürünü skmek lazım hacı cav cav, piçlere bak ya eleman dayak yiyor kimsenin s*kinde değil!. Olm varya a*ına koyucam ortalığın hiç kusura bakma.” dedi ve gözüne kestirdiği bi arabanın camını elindeki votka şişesiyle aşağı indirdi. Yine gereksiz yere vandallığın sınırlarını zorluyordu.

Restoranın önüne gelmiştik etraf bomboştu, sessizdi ve saat sabahın dördüydü. Arka kapıya doğru yöneldik. Arka kapıya inen merdivenlerden inerek içeriye doğru açılan demir kapının başındaydık. Yadigar kapıyı tarttı, ölçtü biçti. Bi uçan tekmeyle açılabileceğini anladı fakat çok ses çıkacağının oda farkındaydı. Polis gelene kadar yeterli zararı veremeyeceğini düşündüğü için bu seçeneği beğenmedi. “Kapıyı nasıl açıcaz ulan” dedi. Artık ben de zıvanadan çıkmıştım. Kapı açıldıktan sonra o mutfağı dağıtışım gözlerimin önüne geldi. Heyecanlandım. O sırada havada bir helikopter büyük bir gürültüyle uçmaktaydı ve aynı anda caddeden de bir yarış motoru kulakları sağır edecek bir sesle hız yapmaktaydı. Bu seslere birkaç arabanın hassas alarmları da devreye girdi, bu fırsattan yararlanan Yadigar kapıya merdivenlerin başından uçarak tekme attı ve büyük bir gürültüyle kapı açıldı fakat diğer seslerin etkisiyle bu gürültüyü bizden başka duyan olmadı... Kapı ardına kadar açılmıştı.

İçeriye girdik, önümüzde kısa bir koridor ve sonrasında mutfağa açılan kapı. Mutfaktan içeri girdik ve ışıkları yaktım. Tertemiz, muntazam şekilde düzenli, koca, bembeyaz mutfak karşımdaydı. Büyük pasta tezgahı, koca fırınlar, buz dolapları, ocaklar... Yadigar’ın gözleri tabak-çanağın olduğu yere doğru geldikçe parıldıyordu. Hemen eline büyük bir kepçe aldı sağa sola vurarak ilk seslerini çıkardı. Ben pasta malzemelerini bir araya toplamaya başladım. Çikolata sosları, bonbonlar, şekerler; 5 kiloluk unlar, yağlar, ballar... İlginç bir fikrim vardı. Kafamı bir an kaldırdığımda, Yadigar bütün kırılacak eşyaları toplamıştı ve parçalamaya hazırdı. Elime bende uzun bir kepçe alarak Yadigar’a katılmak istedim fakat izin vermedi, tüm kırılacakları kendi parçalamak istiyordu. Ve başladı, eline aldığı tabakları duvara fırlatmaya başladı, tezgahın üzerine dizdiği bardaklara kepçeyle gelişine çakıyordu. Daha sonra yine tezgahın üzerine dizdiği yüzlerce tabağı yere itiyordu. Yani yer çekiminden de faydalanıyordu. Adeta tabaklarla vals yapıyordu, bir kaç dakika sonra kırılacak bir şey kalmamıştı. 2000’e yakın tabak 800 civarı bardak ve porselen tencereler. Mutfağın tabanında porselenden bir halı vardı sanki. Bende malzemelerden yaptığım iğrenç karışımı ilk önce fırında pişirdim ve akışkan garip bir sıvı olmasını sağladım. Bütün elektronik cihazların motorlarına ve içlerine iyice serpiştirdim. O sırada Yadigar deli gibi zarar verebileceği yeni bir şeyler arıyordu ki büyük buzluk odasını keşfetti. Buzluğun içinde tavuklar, etler, peynirler aklına gelebilecek her türlü dondurulmuş gıda stoku vardı yani. Buraya nasıl zarar verebileceğimizi düşündük ve hepsini bir araya toplayıp üzerlerine kaynar su dökmek fikrinde mutabık kaldık. Büyük kazanlarda suyu kaynattık ve dolabın içinde topladığımız malzemenin üzerine döktük, mallar perişan oldu. Kahkahalara boğulduk... Giderken bütün su vanalarını açtık ve giderlerin hepsini kapattık. Güneş doğarken restoranın sular altında kalacağı su götürmez bir gerçekti. Girdiğimiz kapıdan gizlice çıktık. Yadigar’ın yüzünde anlamsız bir gülümseme vardı. Birkaç sokak sonra yollarımız ayrıldı. “İyi geceler Yadigar”. Eve gittiğimde inanılmaz bir rahatlama sarmıştı bedenimi.

Sabah telefon sesiyle uyandım restoranın talan edildiği haberi geldi... Dört gün sonra işe geldiğimde restoranın sahibi Hikmet Bey zarardan dolayı pek endişeli görünmüyordu çünkü sigortası vardı. O gün öğrendim ki Hasan’ın işine son verilmiş. Hikmet Bey, arka kapının yenilenmesini gözden kaçırdığı için olaydan mutfağın sorumlusu Hasan’ı sorumlu tutmuş ve onu kovmuş. Bende birkaç ay sonra komilikten garsonluğa terfi ettim...

“Biz bitti dediğimizde biter ya da siz bitene kadar.”
Çon Ailesi
Yadigar Çon: 24 yaşında. Dedesi Osman, Babası “Baba Çon” ve yeni dünya düzeninden etkilenerek tam bir vandal oldu. Bir kaç defa trende giderken acil durum kolunu çekti. İlk olarak para cezasına çarptırıldı, cezayı ödemedi. Birkaç ay mapusta yattı, çıktı. Vandallığa devam.
Baba Çon: Babası, Osman’ın yolundan gitmeye çalıştı ve babasının yaptığı harekete post-modern bir yaklaşımda bulundu. Deniz otobüsü karaya yanaşmak üzereyken deniz otobüsünden denize atlar sonra karaya çıkardı. Bunu onlarca defa yaptı. Son yaptığında ters bir dalgaya yakalandı ve deniz otobüsünün motoruna kapıldı. Paramparça, feci bir şekilde can verdi.

Osman Çon (Dede Çon): Önceki sayıdaki “Hasan’ın Mutfağından 1.bölüm” de ayrıntılı bir şekilde anlatmıştık. Kendisi kano ile deniz otobüsüne biner, kanoyu denize atar ardından kendi atlardı. “Bkz: Domates suyu Sayı 1”.
SON

0|0
5|3

Senin görüşün nedir?

0/2000

Gönder

Kızlar Ne Diyor 5

  • Güzel bence teşekkürler emek vermişsiniz :)

    0|0
    0|0
  • İlk bölümü de okumuştum. Emeğinize sağlık.

    0|0
    0|0
  • çok güzel br yazı olmuş..

    0|0
    0|0
  • güzelmiş beğendim

    0|0
    0|0
  • Harika :D devam et ya hemen bitirme hikayeyi ya da baska bir hikayeye basla :D

    0|0
    0|0

Erkekler Ne Diyor 3

  • güzel bir yazı gerçektenn.

    0|0
    0|0
  • Elinize sağlık

    0|0
    0|0
  • nefis bence

    0|0
    0|0
Yükleniyor...