Sanal Şizofreninin Düşündürdükleri

Agatha Christie'nin "Şark Ekspresi'nde Cinayet"ini bilenler bilir... Kar nedeniyle Balkanlar'da mahsur kalan ünlü trende bir geceyarısı bir cinayet işlenir, trende yolcu olan dedektif Hercule Poirot da kompartımandaki 12 kişiyi sorgular ve "basit bir açıklama"ya ulaşır: "Esrarengiz bir yabancı" trene binmiş ve "bir mafya hesaplaşması sonucunda" cinayeti işleyip kaçıp gitmiştir. Ama bir de "karmaşık cevap" anlatır ki o 12 kişinin birlikte cinayeti işlediğini tüm detaylarıyla ortaya çıkarır. Bütün o "kaçamak" cevapları, tutarsız cevapları tek tek yakalamış, bir tek kendisini zeki sanan insanların kelime oyunlarını çözmüştür. Sonuçta, herkesin işine gelecek şekilde yalanlar yaşatılan şizofrenik bir ortamda, her insanı aşan nesnel gerçeklere ulaşmasını bilmiştir.

Önceki bence'ler "reel şizofreni"ler üzerineydi: Özgecan'a gösterilen "duyarlılığın" gerçekçi olmaması, Çanakkale hakkında anlatılanların kurgu olması, 1980'den önce "kuru ekmek-hoşaf edebiyatı"nın yapılmaması gibi... Liste daha daha uzatılabilir tabii: Gerçekte kabasaba, zırcahil, tecavüzden ve katliamdan başka marifeti olmayan "şovalye"lerin, o kadar ağır zırhları içinde "dans edercesine" hareket eden, şair ruhlu, romantik, zarif beyefendilere dönüşüvermesinden tutunuz, 35-40 yaşını zor görenlerin, açlıktan ve hastalıktan kırılanların ülkesi Antik Mısır'ın "refah ülkesi" diye kabul edilebilmesine dek çok şey eklenebilir...

Şovalyeler zamanla centilmenliğe yükseltildi, tek nedeni halka büyük, katıksız bir korku salmalarıydı. Sürekli korkuyla yaşamaktansa "celladınıza aşık olmak" pratik çözümdür... Antik Mısır'dakiler ise hiç ulaşamadıkları bir refaha, sağlıklı ve zengin yaşama düşlerini sanatlarına fazlasıyla yansıttılar... Birinde korku, diğerinde büyük özlemler söz konusu olsa da, her iki durumda da "hayattan beklentileri alamamak, mutsuzluk" söz konusu... Abartı, iş başındadır...

Sanal şizofreninin düşündürdükleri...

Günlük hayatta, içinden geçtiğiniz sokağı, binayı, etraftaki insanları gözden geçirip az-çok "iç değerlendirmeler"de bulunursunuz, insanın doğasında vardır. Peki aynı şey, sanal alemde yapıldığında neden "boş iş"ten sayılır? Bu yazı, bu soruya da cevabı verecek.

"Sosyal paylaşım siteleri"nde, gözüme batan basit gerçekler var. Görmek için özel çaba vermediğim ama sürekli gözüme sokulan, pek çok insanca yapılan şeylerden bir demet:

  1. Bu ortamların komplo teorileri, dedikodular ve nefret söylemlerinden geçilmemesi (bkz: iluminati, şifre çözücüler, ırkçılar, bağnazlar...)
  2. Kullanıcı isimlerinin genelde akıl hastalıkları, alkol, uyuşturucu ve cinsellik ile ilgili olması
  3. Belli kalıplarda, hiçbir derinliği olmayan, genellikle "karanlık bilge adam" veya "aşk tanrıçası" havasında yazan insanların çok ilgi çekmesi; "fame", "popi", "fenomen" denilen figürler
  4. Sosyal medyadaki insanların takipçi sayısı ve "like - beğeni" almaya olan takıntıları (bkz: twitter'da takipçi alım-satımı)
  5. Yarı çıplak ve çıplak fotoğraf paylaşımları (bkz: hazırdaki pek çok instagram hesabı)
  6. Sosyal medyada sabahlayabilen insanların varlığı (ertesi sabah iş, okul veya başka bir sorumluluklarının olmadığının kanıtı olsa gerek)
  7. Tüm arkadaş çevresi, hatta tüm sevgilileri bile sanaldan olan insanların varlığı
  8. Profillerde Mevlana'nın o sözünün çok kullanılması
  9. Herhangi bir sitede moderatör/admin olmak için özel çaba verebilmeler (ünvan takıntısı sorunu)
  10. Paylaşım sitelerinin birilerinin "özel mekanı" olabilmesi, insanların sanki kendi evlerindeymiş, gerçekte de tanışıyorlarmış gibi aşırı samimi bir hava yaratabilmeleri, sabahları "günaydın" mesajları almayınca canlarının sıkılabilmeleri...

Uzar gider...

Herhangi bir paylaşım sitesine ilk girdiğinizde 1 değil 2 değil, 50 bin tane "her şeyi bilen insan" görmek, insanı şaşırtır. Madem toplumumuz bu denli "entelektüel", neden sokaklarda bunu yansımalarını görmüyoruz? "Bilim yuvası" denen üniversitedeki bile gençlerin sohbetlerini dinlediğinizde en çok duyduğunuz şey "Berkecan ile Busenaz'ın aşk hayatı" gerçeği iken, günlük hayatta insanların bütün muhabbetleri futbol ve para iken, sanal alemdeki bu "elitlik" nereden kaynaklanıyor olabilir?

15-18 yaşında "hayatı çözen" çocuklardan tutunuz, 40-50 yaşında, kendi deyimlerince "saygın meslek sahibi" olup, "örtpas", "dikdadör" yazan imla kılavuzu canavarlarına, daha doğrusu "okuma ve yazma düşmanları"na dek herkes müthiştir bu sanal alemde... Herkes eğitimli, kültürlü, zeki, üst düzey yönetici, "çok meşgul" iş adamı, aşk uzmanı, iyi aile babası / annesi, İstanbul hanımefendisi, Paris beyefendisi, nedense kimsenin bir tek sorunu yoktur.

Peki tüketildiği söylenen 50 milyon depresyon ilacını kim içiyor, psikologları kim zengin ediyor, Haydar Dümenlere Güzin Ablalara kimler mektup yağdırıyor, bonzaileri kim kullanıyor, barlarda kim sabahlıyor, üçüncü sayfa haberlerindekiler kim? Reel ile sanal neden örtüşmüyor?

Hercule Poirot misali sorgulama yapmadıkça "12 insanın kibar yalanı"nı bulamazsınız, onların yalanlarına suç ortağı olursunuz, daha kirli bir toplumun olmasında payınız olur.

Gerçek hayatta Berkin Elvan yaşarken kimselerin umursamadığı bir çocuk iken, Özgecan Aslan da sağ kurtulsa kimsenin ilgilenmeyeceği bir kız iken, sanal alemdeki bu "aşırı duyarlılık" nereden kaynaklandı? Cevabı gayet basit bence: Kimlik edinmek kaygısı.

Sosyal medyaya girip Özgecan'a duyarlılık "tweet"leri atılabilir, çok kolaydır. Emek içermez. Hatta 140 karakter bile yazıp yorulmamalı, hazır yazılmışı var, yani "retweet" etmeli, "sıfır kalori"... Oturduğunuz yerden "duyarlı yurttaş" oluyorsunuz. "Şiddetle" kınıyorsunuz. Akıllı telefonunuz ve siz, "müthiş ikili"... Hiç ihtiyacı olmayan gigabaytları megapikselleri alan, anlamadığı bir teknolojiye sahip olma hırsıyla yaşayan, tükettikçe, "en lüks"ü aldıkça saygı göreceğine dünden razı olmuş insanların duyarlılığı olabilir mi, diye sorgularım devamlı... "Elmalı" bir şirketin dünya üzerindeki onlarca devletin hazinesinden daha fazla paraya hükmettiğini yazıp, "Uzakdoğulu paravanlar"a hiç bulaşmadan, yani "daha derin" sulara çekmeden dümeni kırayım...

Yarın öbür gün bir sokak hayvanına veya kaza geçiren insana, zor durumdakine yardım etmeniz gerektiğinde, emek harcamanız gerekecektir ve duyarlılığınız, kimliğiniz, vicdanınız orada belli olacaktır. Sanal alemde profiller doldurmak, fotoğraflar yüklemek, gruplara dizilmek, 140 karakterli şablonlar yazmak kimseye bir kimlik kazandırmaz. Doğrusu şudur: Reelde bir şeylerin mücadelesi verilir, kişisel gelişim olur, bir kimlik elde edilir, eğer istenirse bu mücadele sanala taşınır. Bunun tersi olamaz.

"Sanal şizofreni" diyorum, çünkü gerçek hayatta savunmadığı bariz fikirleri sanal alemde savunmaya, gerçek hayatta olmadıkları kişiyi sanalda oynamaya çalışan insanlara rastlıyorum. Çocukluktan farkı yok. Çocuk psikolojisi de egosunun gücünü aşan durumları "oyun oynayarak" yaşayıp tatmin olur. Doktor olur, süpermen olur... Sanal alemdeki "Allah'ını/ülkesini/Atatürk'ü/X'i Y'yi seven 999.999.999.999 kişi gelsin" gibi gruplara dizilmek de aynı oyun mantığıdır. Tek bir tıklama ile vatan kurtarılır, dünya barışı sağlanır, bir Alt-F4 sonrası da ucuz hayatlara geri dönülür. Ucuz hayat diyorum, çünkü sokaklarda yürürken...

Acaba hangi otobüsün freni boşalıp üstüme çıkacak?
Hangi inşaattan kafama tuğla düşecek?
Hangi maganda kurşunu bana denk gelecek?

...gibisinden düşünmeden, rahatça yaşadığımız bir ortam yok. Ama bu kadar anormal olup, her şeyin "aşırı normal" bulunduğu başka bir ülke olduğunu da sanmıyorum. Hiçbir şeyin ciddiye alınmaması, "alt tarafı şu ya" "kasmıyorum" "relax" "takma kafaya" gibi "felsefe"lerle yaşamak "erdem" sayılıyor.

Sanal şizofreniklerin başka özelliklerini şöyle sıralamak isterim...

  • Gerçekte tanımadığı insanlarla 3-5 mesajlaşmaya "arkadaşlık" diyen insanlardır. Gerçek arkadaşlık, çok emek isteyen bir iştir. Eğlence odaklı da değildir. "Dost, kötü günde belli olur" sözü boşuna denmemiştir. Çıkarsız sevgi-saygı duymak, dertlere çözüm ortağı olmak, lafla olacak işler değildir, pratik gerektirir, ama "sanal arkadaşlık" bütünüyle teori üstüne kuruludur, ellerde tabletler, telefonlarla mesajlar yazılır yollanır. İki taraf birbirlerinin boş vakit oyuncağı olmaktan öteye geçmez, bunu kendileri de bilmektedir ama ego açtır, şizofrenik şekilde de olsa doyması gerekir, kabul gördüklerini, çok sevildiklerini düşünürler... Tıpkı tarih öncesi insanların "mistik kelimeler" ile karşısında zayıf oldukları doğaya meydan okuduklarını sanmaları gibi... Büyüler ve sihirlerle başlayıp, şiirlerle devam etmiştik vaktinde. Şimdi makinelerimiz var ama kafamızın içindeki ilkellik gitmiş değil.
  • Kafalarına silah dayanmış gibi veya sanki önceden anlaşmışlar gibi, aynı değersiz şeyleri bıkmadan usanmadan "sosyal medya profilleri"nden paylaşan, bunu da "kafa dağıtmak adına" yaptığını, ciddi olmadığını iddia eden insanlardır. Ciddiye almadıklarını dedikleri sanal alemden arkadaş ve sevgili edinmek de onların işidir. Demek ki gayet de ciddiye alınan yerler. Ama umduğunu bulamayınca, daha doğrusu; kendileri gibi sanal şizofrenlerle karşılaşınca "sanalı ciddiye almıyorum" savunması devreye girer...

  • Yaşlar 15 veya 25, farketmiyor, Twitter'a girip "xD" "asdfgh" "relaaax" gibisinden Türkçe katliamları veya hayat üzerine "derin", "kapak" sözler yazmak bir vatandaşlık görevi olmuştur adeta. Hem çok milliyetçi geçinip hem anadiline saygı duymama gibi bir çelişki de vardır ortada.
  • Siyah güneş gözlüklerle "uzaklara bakar", "çok düşünür" halde, "hayatı çözmüş" pozlarla veya "Nasıl da çekiciyim ama" mesajı kaygısındaki çıplak fotoğraflarıyla "hayata meydan okuduklarını", aşırı özgüvenli olduklarını sanırlar.
  • Sayelerinde "sosyal medya"da "eski sevgilinize şunu bunu edin" diyebilen birisi "ünlü" olabilmiştir. Akıl almaz iftiralar atılmasını öneren, bildiğiniz çirkef bir tipleme, her yaştan kıza rol modeli olabilmiştir. Kadın-erkek iletişimsizliğini daha da körüklemeye "çözüm", "modernlik" denebilmektedir.
  • Sosyal medyaya "bilgi-fikir alışverişine geldiklerini" iddia eden insanlardır ama takipçisi oldukları insanların çoğunlukla cümle kurma özürlüsü olan çıplaklar, "çok yakışıklılar", "çok güzeller", seksiler olduğu gerçeği vardır. Evet, sosyal medyada çok takipçisi olan insanlar reelin entelektüelleri, fikir emekçileri değildir maalesef. Pek çok paylaşım sitesinde "Burası entelektüel yazılara uygun değil" mesajları verilir, nedeni entelektüellere olan düşmanlık, bel altına olan düşkünlüktür.
  • Sanal şizofrenlerin önemli bir kısmı da sahte entelektüellerdir. Google'u, interneti kullanmak bir ayıp değildir, iletişim devriminden herkes faydalanmalıdır tabii, bilginin bu denli hızlı dolaştığı bir dünya hiç olmadı ama bir insan entelektüellik iddiasında bulunuyorsa, evinde sağlam bir kütüphaneye sahip olmalı öncelikle. Hayatında bir tek "zorlayıcı" kitap okumadan, 3-5 tıklama ile Google'dan elde edilen bilgileri hiç kendi mantık süzgecinden geçirmeden, kendi sentezini yapmadan, sadece aksesuar olarak kullanmak ve direkt satmaya kalkmak ayıptır. Böyleleri kendilerini küçük düşürdüklerini dahi göremiyor. Örneğin; Gezi olayları için önce "Sorun ağaç değil" diye görüş bildiren, iki hafta geçmeden "İki ağaç için yaygara koptu"ya dönen, neyi savunduğunu bilmeyen, tıpkı şu videodaki gibi ideoloji karmaşası yaşayan, kimliksiz insanlarla dolu gibi bu "sosyal medya"...


Sanal alemdeki atmosferi irdelemek "boş iş"ten sayılıyor, çünkü "herkesin işine gelen, mutlu hissettiren yalanlar" bozuluyor. Çocuk psikolojisi, oyun oynarken başkasının o oyunu bozmasına asla tahammül edemediği gibi, "büyümemiş çocuklar" da tahammül edemez. Karalamalar devreye girer. Sanaldaki ünvanlara o denli kapılınmıştır ki, reel hayatta da çok büyük bir makam sahibiymiş gibi, "üzerinden prim yapıldığını" dahi iddia edenler olur. Halbuki, sabahın 5'inde eşiyle mışıl mışıl uyumak varken, sanalda karşı cinsle heyecanla yazışan "iyi aile babaları/anneleri"nin (?) üzerinden nasıl bir prim yapılabilir? Ya da kendisini 25 yaşında işkadını gibi pazarlamaya kalkan, lise öğrencisi bir sorun yumağı genç üzerinden nasıl bir "prim" olabilir? Kötü, yanlış bir şeyleri eleştirmek en doğal insan hakkıdır sadece. Bu tür insanlara doğru yolu göstermenin de tek yoludur.

Belki de bütün bunları gerçekten boşuna yazıyorum. Reel hayatların "apartman - AVM" arasında gidip gelen, insanların mutlu olmadığı işlerde sırf aç kalmamak adına çalıştığı veya emeğinin karşılığını alamadan çok çalışıp bunaldığı, faturalar harçlar borçlarla dolu boğuk bir hayat olduğu gerçeği varken, sanalda neyi umabiliriz ki? İnsanların çoğu, ayakları toprağa değmeyen, "...sitesi"/"..kent" denen "modern gettolar"da yaşayan, tek derdi de para kazanmak ve harcamak, düşünme yeteneği - öğrenme sevinci köreltilmiş tüketicilere dönüştürülmemiş miydi?

Reeldeki zorluklara karşı sanaldaki "direniş" de böyle işliyor diye özetleyeyim, herkes "mükemmel"... Antik Mısır'da resimler çizmekten farksız, yani "tarih tekerrürden ibaret"...


3|3
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...