Tropiklerden Türkülere Bir Yolculuk

Doğa, erkeğin dişiye kendisini beğendirmesi üzerine kurulu. Ne de olsa dişinin üreme hücresi az, erkeğinki çok. Az malzemeyi değerlendirirken daha çok "düşünürsünüz", çok malzemeyi kullanırken "rahat" olursunuz. Bu yüzden seçici taraf dişiler...

Cennetkuşu, tropiklerdeki "abuksabuk" canlılardan birisi... Üstteki videoda, erkek, dişiye nasıl da "ideal erkek" olduğunu göstermeye çalışıyor ama başaramıyor. Etkileyici bir gösteri gibi gözükse de dişi "diğer erkekleri" de izleme yanlısı oluyor. Alternatifi çok, ormanda daha çok erkek ona kur yapacak. Aradığı "tanrısallık"ı bu erkekte görmemiş. Erkek, "boşuna debelenmiş".



İnsanlarda da erkekler kadınlara kendilerini beğendirmeye çalışır. Kur yapması beklenen taraftırlar. Erkekler kendi aralarında rekabet içindedir, öyle ki sıkı dostlar bile "kız meselesi" yüzünden birbirine girebilir. Tarih öncesinde bu rekabeti köreltmek adına "ahlak kuralları" türemiş, ki ensest yasağı bunların en temeli oluyor, sonuçta grup yaşamının sağlıklı ilerlemesine çalışılmış.

Çünkü grup içindeki herhangi bir rekabet denetim altına alınamazsa herkes kaybeder. Bu "pratik çözümler", sadece insanda değil, "kuzen"imiz şempanzelerde de çok iyi gözlemlenebilir. Bu arada, "National Geographic, Discovery izliyoruz ailecek, hiç dizi izlemeyiz" diyen bir toplumuz ama şempanzelerle aramız limoni, hangi dizide ne olduğunu çok iyi biliriz nedense... Böyle akrabalık olmaz olsun :)

İşin gırgırı bir yana, dişiler beğenilmekten, ilgi çekmekten farklı bir keyif alırlar. Cennetkuşu dişisi gibi, erkeklerin kendisine "etkileyici gösteri" yapmasını isterler ama her etkilendikleri ile de ilişkiye girmezler tabii, amaç sadece beğenildiğini, peşinden koşulduğunu sonuna kadar hissetmektir. Kendisinin "kabul gördüğünü" görmektir. Yalnız bu genellikle "kişilik" ile değil, "dişilik" ile yapılır. En güzel yansıması şu ki kızların "güzellik kompleksi" vardır ama bilgi-kültür kompleksi pek yoktur.

Bilgi-kültür kompleksinin olamadığı bir toplumda, doğal olarak, bilgi-kültür edinmek ve bunu işleyerek yeni noktalara ulaşmak gibi amaçlar yoktur. Bunlar "kuru gürültü"dür, "kasıntılık"tır, "baş ağrısı"dır, "boş iş"tir... O zaman meydan sözde bilimcilere kalacaktır...

"Bilimsellik" adı altında bazı kağıttan kulelere sarılınacaktır mesela, "istatistik" adı altında...

1996 yılında gayri safi milli hasılası 183,5 milyar dolar olan Türkiye'deki o yılki 63 milyonluk nüfusa bakarak, kişi başına düşen milli gelirin sorgusuz sualsiz "2900 dolar" olduğu sonucuna varılacaktır mesela. 183,5 milyarı 63 milyona bölmek yeterli. Halbuki gerçeklik başkadır. Çoğu insanın günde 1-2 dolar, bazı insanların ise binlerce dolar kazandığı malum. Herkesin 2900 dolar kazanması diye bir şey söz konusu değildir, ayrıca bu rakamın 10 bin dolara yükselmesi bile o ülkenin "refahının arttığını" yansıtmaz. Zenginle fakirin arasındaki uçurumu açabilirsiniz, daha fazla dolar milyarderi, daha fazla aç yaratırsınız, ama "kişi başına düşen gelir"in artışıyla bunu örtemezsiniz.

Yine "bilimsellik" adı altında, pek çok efsaneyi gerçekmiş diye benimsetebilirler mesela. Mesela önceki Bence'mdeki Çanakkale Savaşları... Yalın ayakla aylarca savaşıp, sadece kuru ekmek ve hoşaf yiyerek, "iman gücü" ile bilmem kaç kiloluk topları kucaklayan insanlar anlatılır. Böyle bir şey, akıl ve mantık sınırlarına sığmaz ama insanlar bu anlatıya karşı çıkma cesaretine de girmez.

"Osmanlı hoşgörüsü" konusu da öyledir...

Büyük sanatçı William Shakespeare, bir toplumun türkülerini yapanların yasalarını yapanlardan daha güçlü olduğunu söyler. Bu, derin anlamları olan bir sözdür.

Türküleri yapanlar da halktır, halkın kendi ozanlarıyla seslendirilirler, derlenirler. İyi de ne anlatır bu insanlar? Sırf göbek atılsın, rakı içilsin diye mi uğraşıyorlardı?

1400-1500'lü yıllarda, saray ve tekkeler dışında bir halk sanatı doğdu Anadolu'da. Bugünkü anlamıyla "halk ozanları"nın ortaya çıkış dönemiydi. Yunus Emre ile başlayıp Pir Sultan Abdal'la iyice gelişti. Bugünlerde ağızlarda sakız edilen bu isimlerin ne anlattığına baktığımızda, hazırdaki iktidarla uzlaşmadıklarını, sanatlarıyla onları eleştirdiklerini görebiliriz rahatça.

Ama bakmayız işte, "Osmanlı hoşgörüsünün ürünleri" olduğunu düşünürüz, kimseler Pir Sultan Abdal'ın düşünceleri yüzünden darağacında can verdiğini hesaba katmaz bile. İnsanlar, Kanuni Süleyman'ın babasının izinden gidip Anadolu'daki Şii üstünlüğünü kırmaya çalıştığını görmek istemez, "Muhteşem Yüzyıl" dizisindeki gibi bir insan olduğunu düşünmek daha çekicidir. Kanuni Süleyman'ın Viyana kapılarına fetihe gidişi bize haz verir, "adalet dağıttığını" düşünürüz, ama aynı şeyi ABD Ortadoğu'ya yaptığında karşı çıkarız.

Gerçekte ne yaşandığını görmek için resmi tarihe, "iktidarların yazdıkları"na değil, "halkın belleği"ne, onların sözcüsü olan halk ozanlarına bakmak gerekiyor...

Kalktı göç eyledi Avşar illeri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağ başından aşan yollar bizimdir
Belimizde kılıncımız kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet vermiş fermanı
Ferman padişahın hey dost dağlar bizimdir
Dadaloğlum bir gün kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koçyiğitler yere serilir
Ölene ağlama hey dost yarın bizimdir

Osmanlı iktidarı, göçebeleri yerleşik yaşama mecbur ettiğinde, buna karşı direniş türkülere böyle yansımıştı. Dadaloğlu bir halk ozanıydı ve de direnişe bizzat katılanlardandır.

Zeybek türkülerinde de toplumsal hayat türkülere yansır. İktidara karşı ezilmiş halkta efe-zeybek isyanları başlar, "hakkı yenilenin hakkını arayan kahramanlar" olarak, sadece Ege'ye özgü de olmazlar. Çünkü her şey kendi zıttını da yaratır, güçlendirir. Zulmün olduğu her yerde, buna karşı mücadele veren kişi de olur yani...

İzmir'in kavakları, dökülür yaprakları
Bize de derler Çakıcı, yar fidan boylum
Basarız konakları
Selvim senden uzun yok, yaprağında gözüm yok
Kamalı da zeybek vurulmuş

İnsanların ortaklaşa paylaştığı duyguları yansıtması sayesinde, ağızdan ağza kolayca yayılmış, kolay benimsenmiştir bu türküler.

Ama günümüzde "kültür" adı altında, "küresel popüler kültür"den başka şey bilmeyen insanlar, kendi kültürlerine yabancı, hatta düşmandır. Sonuçta bu insanlar, geçmişlerini bilmezler, geleceklerine de yön veremezler, dayatılan kurgularla beyinleri yıkanır...

Bu insanlar, eşcinsel ve maço bir erkek dünyasının övüldüğü, şiddetin kutsandığı, kadınlara seks nesnesi rolü biçip aşağılayan, aile dahil her türlü bağın yok edilmesiyle özgürlüğe kavuşacağımızı iddia eden anarşizmler, "Dövüş Kulüpleri", bolca mastürbasyon tasvirli ve hiçbir sayfada edebi değeri olan bir tek cümle kuramayan "yeraltı yazarları", Bukowski'ler, Britanya istihbaratı için çalışıp Sovyetler Birliği'ne hakaretler dizen "solcu" George Orwell'ler, Amerikan İç Savaşı sırasında köleciliğe karşı duran Kuzey'i "sömürgeci" gösterebilecek kadar ileri gidebilen "Rüzgar Gibi Geçti"ler, bütünüyle hayal dünyasında geçen Doktor Jivago'larla özgür düşünme yeteneğini kaybederler, insanlıktan çıkarılırlar... TV'de gördüğünüz magazin programlarından bahsetmeye gerek bile yok... Bunların hepsi psikolojik işkencelerdir.

Kendi tarihini öğrenmek için Dadaloğlu'na, Pir Sultan Abdal'a, Köroğlu'na bakmayanların, "mağdurlar"ı görmeyenlerin, hep ezen tarafa, yöneten tarafa bakmaları, kraldan çok kralcılıktır sadece.

Toplumun gözüyle bakılmalıdır tarihe. Yordam Kitap'tan çıkmış "Halkların Dünya Tarihi" bu konuda çok güzel bir örnek olacak...

Tropiklerden türkülere bir yolculuk...


Ama tarih "Darwinci", olan biteni yalınca yazamıyor, olan bitenin sonunda kim iktidara geçebilmişse onun gözüyle yazılıyor ve dayatılıyor... Hep böyle olmuş, her ülkede her dönemde.

Gerçek tarihi sadece halk kültüründe görüyoruz, unutturulmak istenen kültürümüzde... Dinlemenin "yavanlık" "zevksizlik" sayılabildiği türkülerimizde, şiirlerde, şarkılarda...


0|2
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...