Bir de Bu Gözle Baksa "Yolcu"...

Nisan 1965 tarihli Hayat Tarih mecmuasının kapağının görüntüsü... Kapakta Esad Paşa... Bir bakıma "Esed"e dönüşmüş sayılır, kötülenmiş veya etkisi yok sayılmış bir insan oluvermiş.

Tarih yazıcılığı öylesine acımasız ki... Başka bir grup iktidara geliyor, çıkar göremediğini tarihten silebiliyor... Darwin'in doğal seçilimi burada da işliyor aslında.

"Şanlı tarihi"yle gurur duyduğunu iddia eden, ama o tarihin t'sini bile bilmeyen, ilkokul sıralarında kendisine ne ezberletildiyse ömrü boyunca onu sayıklayan, hatta Çin mitolojisi kahramanlarını kendi atasından sayabilen, bu resimdeki insanın kim olduğunu bile bilmeyen ama futbol takımını ezbere sayan, 4-4-2 mi yoksa 3-5-2 mi oynasın diye saatlerce tartışan tuhaf bir toplumuzdur...

Bir de Bu Gözle Baksa

Değerli bilimci Ali Nesin, bir röportajında çok ülke gezdiğini ama Türkiye'deki kadar kurnaz, kötü niyetli, tembel ve de geveze insanları başka ülkede görmediğini anlatıyordu. Zülfü Livaneli yansıttığı bir havalimanı enstantanesinde, topluluk içinde saygılı duran Avrupalılara karşı sadece Türklerin yüksek ses çıkarmaya, sohbetlerini başkalarının gözüne gözüne sokmaya meraklı olduğunu yazıyordu. Bunlar küçük ama önemli ayrıntılardır ve konumuzla fazlasıyla ilgilidir.

Gerçekten neden bu kadar boş konuşma meraklısı bir toplumuz? Neden Çanakkale gibi bir konuda da aklımızı, sağduyumuzu, mantığımızı kullanarak gerçekte neler olduğunu öğrenmek yerine, marşlar okuyup duygu sömürüsüne dayanan edebiyatlar yapıyoruz? Bunu yaparak Çanakkale'de ölenlere saygı gösterdiğimizi sanıyorsak yanılıyoruz. Olan biten her şeyi Atatürk'ün hesabına yazarak da Atatürk'e saygı göstermiş olmuyoruz, tam tersine onu "süpermen" kontenjanından karikatürize ediyoruz ki asıl saygısızlık bu olsa gerek...

Çanakkale konusundaki genel yargılar şunlardan ibarettir:

  • Deniz zaferi insanüstü başarıdır, 400 kiloluk toplar sırtlanmış, "iman gücüyle" boğaz savunulmuştur.
  • Kara savaşları, yedekte bekleyen Mustafa Kemal'in çıkıp kendini göstermesiyle kazanılmıştır.
  • Aylarca üzüm hoşafı ve kuru ekmekle savaşılmıştır, başka şey yenmemiştir.
  • Cephede sadece müslüman Türkler savaşmıştır, Ermeniler, Kürtler, Araplar ve diğer azınlıklar hainlik yapmıştır, "buna rağmen" kazanılmıştır.
  • Çanakkale'den geçemeyen İtilaf donanması Rusya'ya yardım götüremediği için Rusya'da 1917 Devrimi olmuştur.
  • Çanakkale savaşıyla bir ulus olup Kurtuluş Savaşı'na giden yolu açmışızdır.
  • Sadece Mustafa Kemal bir dahidir, rütbece ondan üstün ve kariyerleri dolu dolu olan diğer komutanlar ise beceriksizdir.

Gerçekler böyle söylemez elbette...

Savaştan yıllar önce, Çanakkale Boğazı'nın en dar yerinde iki yakaya topçular dizilirse hiçbir donanmanın oradan geçemeyeceğini rapor etmiş bir Alman subayı var, Osmanlı Ordusu'nu modernize etmek için gelenlerden sadece birisi olan Yüzbaşı Moltke... Bu, tüm Avrupaca bilinen bir durum. Ancak Osmanlı'nın Doğu'da bir "Turan ülkesi" kurma hevesine acilen son vermek isteyen Britanya'daki fanatik Osmanlı düşmanları, ki bunlardan birisi ünlü Winston Churchill'dir, önce denizden saldırarak donanmayla İstanbul'u bombalayıp Osmanlı'yı bir an evvel savaştan çıkarmak hırsından vazgeçmiyor. Britanya bürokrasisinde tartışmalar olsa da fanatikler kazanıyor. Donanma komutanları arasında da bile bile bir hezimete gitmeyi kabul etmeyenler mevcut. Onların anıları "resmi tarih"e gölge düşürdüğünden yok sayılıyor.

Üzüm hoşafı ve kuru ekmek efsanesini de Esad Paşa çürütüyor. Yazdığı anılarının çok az bir kısmı resmini aktardığım "mecmua" da mevcut. Çanakkale'deki yemek düzenine dair bilgiler de veriyor. Kadınbudu köfte, omlet, domates dolması, pilav, ayva kompostosu ve kahveden oluşan normal bir tabldot ile beslenen askerleri anlatıyor. Başkent İstanbul'a yakın bir yerde, hayati bir cephede, dünya savaşının henüz başlarında olunması ve Harbiye Nezareti'nin ciddi gayretleri gibi etkenlerle, askerlerin iyi beslendiğini aktarıyor. Savaş ilerledikçe başkente uzak cephelerde yiyecek ve giyecek durumlarının kötüleştiğini de...

1965 yılına ait bir tarih dergisinde, üstelik gayet milliyetçi bir dergide, makaledeki cümleyi harfi harfine aktarıyorum:

Çanakkale'de ordumuzun çok iyi beslendiği malumdur.

Peki ne oldu da "Çanakkale'de çok açlık çektik" tezlerine başlandı? Buna niye ihtiyaç duyuldu? Düşünmesini okuyana bırakıyorum.

Cephede sadece müslüman Türklerin olmadığını, zaten Türklerin ille de müslüman olmadığını, 1915 yılında Anadolu'da şimdikinden çok farklı bir nüfus dağılımı olduğunu, Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Yunanlıların neredeyse eşit oranlarda var olduklarını biliyoruz.

Çanakkale savaşları sürerken 1 milyondan fazla Ermeninin, Kurtuluş Savaşı sonrası da "mübadele" adı altında 2 milyona yakın Yunanlının sınırdışı edildiklerini, Kürtlerin de kimlik değişimine zorlandığını biliyoruz... Ancak ondan sonra bir "müslüman Türk kimliği" yerleşebilmiştir. Bunları hatırlamakta büyük fayda vardır.

Çanakkale savaşları, dünya savaşını Osmanlı açısından birkaç yıl daha uzatmak dışında, tarihi anlatıldığı kadar da değiştirmemiştir.

1917 Devrimi'nin Çanakkale ile bağlantısı yoktur. Çanakkale'yi zorlayan donanmanın amacı Rusya'ya yardım götürmek değil, Rusya donanması ile birleşip İstanbul'u topa tutmaktı. Osmanlı'yı savaştan en hızlı çıkarmanın yolu olarak buna karar verilmişti.

Kurtuluş Savaşı ile de bir bağlantısı yoktur. Bunu çürütmek için tek bir örnek yeterli: İstiklal mahkemeleri, ülke çapındaki çok çok yüksek sayıdaki asker kaçaklarını cezalandırmak için kurulmuş bir yapıydı. Anlatılanların aksine, o dönemdeki Anadolu insanı Ankara merkezli bir düzenli orduya katılmayı istemiyor, yerel birlikler, "partizanlar" halinde işgallere karşı duruyordu.

Bu "seyyar birlikler"in işgallere karşı direnişi Kurtuluş Savaşı'nın çekirdeğini oluştursa da, bugün insanlara anlatılan tek şey Yunanlılara karşı girişilmiş 2-3 savaştan (ki birinin savaş olduğu bile tartışmalıdır) ve de 2-3 kongreden ibarettir, hepsi de sadece Atatürk odaklıdır. Yine herkes manda isterken bir tek Atatürk karşı durmuştur, Atatürk Samsun'a çıkmadan evvel kimse işgallere karşı koymamış onu beklemiştir, ille de o diyecek ki öyle direnişe geçeceklerdir, yani yine aşırı karikatürize bir anlatım vardır.

Peki bu niye çekici geliyor? Bir insanı olduğu gibi kabul etmek varken neden ilahlaştırırız mesela? Tek bir "üstün adam"a tapınma ihtiyacımız nedendir?

İnsan, çok uzun bir süre doğada çok zor bir hayat sürmüştür. İnsansı olarak 4 milyon, insan olarak 1 milyon, günümüz insan türü olarak da 200-300 bin yıldır varız. Şimdiki gibi sıcak evlerde akıllı telefonlarla "cicişler" ile mesajlaşılmıyordu, yırtıcılarla, avcılarla iç içeydik, soğuk havalarda mağaralarda saklanmaya çalışıyorduk, ağaçlarda uyuyorduk, ortalama ömür 30 yıl kadardı... Yiyecek bulmak için etrafını keşfetme dürtüsüyle, merakla, öğrenme sevinciyle doluyuzdur özümüzde. Bu merak duygusu, bilimsel düşüncenin olmadığı bir ortamda ise sadece mitoloji üretmeye çalışır çünkü korkular bunu gerektirir, bilinmeyenden korkulur... İnsan egosu korkuyla yaşayamaz, bastırması gerekir...

Bu bir fil kafatasıdır, günümüz insanı da bilim sayesinde, birikimleri sayesinde bunun doğaüstü bir şey olmadığını bilir, korkmaz. Ancak çok eskilerde bununla karşılaşan insanlar, buradaki hortum deliğini bilemediğinden, bunu en basidinden bir "tek göz"e benzetmiş ve de "kiklops" dediği bir doğaüstü canlı türetmiş.

Arada bir fark yok. Korku ortamında doğaüstü şeyler üretmeye ve bunlara inanmaya meyilliyiz ama artık karanlık ve soğuk mağaralarda yaşamıyoruz. Bilimsel düşünce elimizi uzatıp onu yakalamamızı bekleyen bir meşale gibi oracıkta durmaktadır...

Bilim ve felsefe boş birer uğraşı, "kafa ağrısı", "deli işleri" olmadığı gibi, insanın yaşadığı dünyayı doğru görmesini, anlamasını, kendisini ve hayatı keşfetmesini sağlayan gözlüktür. Bu gözlüğü takanlar kimlerin hayal dünyasında yaşadığını tekrar düşünecektir...


2|3
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...