Zamanında doğmayan bir 'eser', değerinden yitirmiş midir?

Nasıl ki tarihi, içinde yaşadığın zaman diliminde eline alıp tutamazsın. O, şimdinin gelecekteki öyküsüdür. Bir şairin "Bekler bazı şiirler, bazı yaşları." demesi gibi.
Aynı şekilde, üretilen sanat eserinin değerini de yine tarih yargılar.

Zamanında doğmaktan kastımsa, zor zamanlarda konuşmak ve yazmak. Üretmek. Muhalif olmak.

Benim görüşüm şu. Kişinin, kabiliyetli olduğu bir konuda bir şeyler yapması kadar (hatta ondan da önemlisi), bu yapışı en ihtiyaç duyulan zamanlarda gerçekleştirmesi çok daha önemli. Yoksa sütliman dilimlerdeki geç doğumlardan geçilmiyor ortalık.

Bu arada torba yasa da sessiz sedasız geçmişti. Aslında firavun yasası demek lazım. İçinde her şey var. DEİK'in doğrudan bakanlığa bağlanmasından tutun, sanatın içinin boşaltılmasına dek. Özellikle tiyatrolar. Artık padişah hazretleri ve vezirlerinin iki dudağının arasında sanat. Ya da onlar öyle sanıyor.


0|0
1|2

En İyi Erkek Görüşü

  • Gerçek aydın - sahte aydın konusunu işlemişsin...

    Chaplin 1940'da Hitler güçlüyken onu ti'ye almıştı, 1950'lere dek pekala bekleyebilirdi. Tıpkı bizim "duyarlı" sinemacılarımızın 1990'larda Kürt sorunu tavan yapmışken konuya uzak durup, 2005 sonrası bol akil adamlı - sıfır empatili - salt rantlı "açılım"a destek olmak açısından promosyon desteği ile "hafif" filmler çektikleri gibi. Kıyaslanmaya kalkıldıkları Yılmaz Güney 12 Eylül'ün ortasında, tüm baskılara rağmen Yol'u çekebiliyor ve ülkesinin acı manzaralarını yansıtabiliyordu oysa.

    "Aydınlar"ımız modernleşmekten bahsederken, Nazım Hikmet "30 milyon aç bizim" diyordu.

    Ermeni soykırımı konusunda, Elif Şafak'ın yine promosyon destekli kitabına dek kimseler ses etmezken (iki liderden ziyade Hillary Clinton'ın bolca güldüğü o Ankara-Yerevan ticari anlaşması gününü hatırlayın, Ermenilerle "barışma"nın mantığı yine rant idi, Elif Şafak da kamuoyunu buna hazırlama görevini görmüştü bir ölçüde), hatta 2004'te Sabiha Gökçen'in bir Ermeni olduğunu yazan Hrant Dink'i "zehirli kalem" diye hedef gösterenler olmuşken, daha sonra aynı kişiler Hrant'a ağlar olmuştu.

    1999'da Ahmet Kaya protesto edilirken "yavşak Ahmet" başlıkları atanlar, sonra "Vah gözüm özledik" yazar olmuşlardı. "Gençtim yaptım bir hata" demişlerdi, sanki 5-6 yaşında çocuklardı, 25-30 yaşında insanlar neyin ne olduğunu bilmez mi?

    2000'de "şeriat tehlikesi insanları uyutmak için üretilmiş bir masaldır" diyenler, 6-7 yıl sonra "şeriat tehlikesine karşı dik durmalıyız" der olmuştu.

    Türkiye'de gerçek sanatçı yok, sanat bir muhalefettir çünkü, salt eğlence değildir, aydın yok, bir yerlerden yönlendirilen bolca kalemşör ve kukla var. Herkes taraf değiştirip duruyor ve kim para verirse onun adına kitap yazılıyor, film çekiliyor, müzik yapılıyor.

    En zor zamanlardayız ve artık "50 milyon aç bizim" diyen de yok.

    2|0
    0|0
    • Yüreğinize sağlık diyorum ne kadar güzel yazmışsınız.
      Üniversitelerde kürsü ya da unvan kapma peşinde aydın geçinen zamane kesim. Kendi aralarında paslaşıyorlar denebilir. Her şeyin tüketime, ranta odaklandığı bir zamandayız ve bu sözüm ona aydınlar, şişkin kariyerlerini pazarlama derdindeler. Tartışmalara bakıyorum ve gürültücü aydınlar diyorum onlara. O gün hangi konu popüler olmuşsa onun gürültüsünü yapıyorlar. Üç gün sonra da başka konu. Ama aslında hep yumuşak alanlarda dolanıyorlar. Yazdığınız o güzel insanların benzerleri de sinmişler bir köşeye. Çünkü kimin ses fazla çıkıyorsa onun haklı olduğu zamanlardayız.

    • Ses ve iktidar, hep doğru orantılı olmuştur zaten. En çok mağdur edebiyatı yapanların, en gürültülü ağlayanların iktidarda olduğunu hatırlayalım :)

      Mezarlıktan geçerken ıslık çalan, ses çıkartan, bunla güven elde edip "korkuya iktidar kuran" insan psikolojisinden ne beklenirdi başka? :)

Erkekler Ne Diyor 1

  • Katmerli acıyı o doğurmayanlar çekiyor belki de. İktidarın ama havuç ama sopasından sadır bir doğurmama değil kastım. Sırf yakıp yıkmaktan çekindikleri için "yaratıcılıklarını içine gömenler"i kastediyorum. İnce nokta şu. Buradaki çekince, beki de fazla yumuşak olmaktan kaynaklı, naif bir çekince. Epitapına, duygusallık iksiri kazınmış bir oto-sansür.
    Asıl konuşması gerekenler sustuğundaysa, meydan samimi olmwyan "kahramanlara" ve meta-sanatçılara kalıyor.
    Oysa, baskıya karşı duramayacak kadar "hisli" olan insanların (bir nevi kurban), tüm içine attıklarını böğürüp kusacakları günlere o denli ihtiyaç var ki. Bir şartla ki. Buzlar çözülmeden... Ve ne muhayyel, şiddetli bir gündür ki o. Acı dolu hokkanın mürekkepleri kendini koyverecek, 13. y. y. ın Mavera'sı gibi mavi mavi akacaktır.

    İlginç bir soru yöneltmişsin. Anladığım kadarıyla hatıratları yıllar sonra okumak neye yarar demeye getirmişsin.

    'Ölüm Meleği' Josef Mengele, kadınlar üzerinde korkunç deneyler yapmıştır. Doğum arifesindeki kadınların bacakları kapatılır. Geçebilecek boşluk bulamayan bebek, içeride ölür. Dolayısıyla anne de.

    Bebeğe, eser; anneye de sanatçı desek...

    Senin tezine geliyoruz aslında. Eser, "zamanında doğamadığı" için ölmüştür. Sanatçı, zamanında doğuramadığı/içine attığı için ölmüştür.
    Yani önce eser ölmüştür; sonra yaratıcısı.

    Tam da bu noktada, eserin ölümü yaratıcının ebediyen ölümü müdür diye de kurcalarsak. Bu da ilk paragrafa götürür. Hayır, değildir. Buzlar, yine çözülebilir.
    Ama bir diğer zaviyede kendi kendimi tekzip etmiş oluyorum:

    Demek ki "eserini içine gömmek", salt mücadele edemeyecek kadar naif olmaktan kaynaklanmıyor. Dış baskılara, "mengenelere" boyun eğiyor sanatçı.
    Sanatçı, devlet ön unvanlı/cezbeli... Sanatçı, yuvarlak masa toplantısında... Sanatçı, topluma örnek... Sanatçı, korkak!

    Evet. YİTİRMİŞTİR...
    ...

    NOT: Mengele demişken... Kelebek'in yönetmeni Franklin J. Schaffner'in 78 yapımı "The Boys from Brazil"ini önerelim.

    2|0
    0|0
    • Doğru anlamışsın. Yıllar sonra günah çıkartanları samimi bulmuyorum.
      Ekleyecek bir şeyim yok. Artık teşekkür de etmiyorum, o safhayı çoktan geçtik. :)

Kızlar Ne Diyor 1

Yükleniyor...