Geçenlerde bir arkadaşım: “Eli kalem tutan adamsın, yazmayı seversin, neden ‘günlük’ tutmazsın anlamam” dedi. Önce garip ve komik geldi söylediği şey, “liseli çocuklar gibi ‘günlük’ tutmak” gözümde canlandı ve küçümser gibi oldum. Ama sakin kafayla düşününce, daha dürüst olmak gerekirse, bu hafta ne yazmalıyım diye düşününce birden arkadaşımın sözü geldi aklıma ve “Evet lan! Doğru! Benim gibi bir adamın günlük tutması gerekir” dedim. ‘Günlük’ten kasıt, aslında “sabah kalktım, yüzümü yıkadım, çişimi yaptım, altım kuru kaldı, sonra işe gittim” gibi anlamsız, rutin metinler değil, en azından, o günün sonunda gelişen duyguların ya da düşüncelerin, irili ufaklı metinlere dönüştürülmesiydi, bunu anlamıştım ve akıllıcaydı.

İki türlü yararı vardı bunun benim için;birincisi, geçen zaman içinde kişinin kendi tarihsel düşünce tarzı gelişimini/dönüşümünü izlemesi, ikincisi, bir gün senden bir şeyler karalamanı istediklerinde elinde bolca malzeme olması. Hatta üçüncü bir yararı da; (yine benim için) yoğunluğun ve büyüyen yaşın verdiği unutkanlığı, el altında tuttuğun bilgilerle ve metinlerle, örtbas edebilmek.

Sen; hem yazmayı sev, hem de yazmayı bile bir memuriyet haline getir ve yazman gerektiğinde, yazacak bir şey bulama! Nedir şimdi bu? Ne olacak! Düpedüz hıyarlık!

Yok tabi, yazmak konusunda bir iddiamız, bizimki amatörce bir sevgi.

- Zamanında “şey” yapmış olsaydım, şimdi ne güzel “şey” olacaktı.
- O gün, oradan “şey”i almadık, tabi şimdi “şey” oldu.
- Aslında “şey” de duruyordu. Onu alıp göz önünde bir yere koymadım, şimdi “şey” yapamıyorum.
- O “şey”i çalabilmeniz için, küçük yaşlarda başlamanız gerekirdi.

Bu liste böyle uzayıp gider. Şimdi “şey” sözcüğünün yerine bütün “pişmanlıklarınız”ı koyabilirsiniz.

Nedense hep böyledir hayatımız. Yapmamız gerekenlere başlamamanın sıkıntısını, günü gelince çekeriz.

Peki! Tamam! “Zararın neresinden dönersen kardır!” Belki bu güne kadar bir günlük tutmadın, o zaman şimdi başla! Geç kalmış sayılmazsın ya da hiçbir şey için geç değildir. Tamam mı? Anlaştık mı? Aklın başına geldi mi?

Kendinle konuş, savaş, tartış, ama sonra yine dalıp git yaşama savaşına, verdiğin sözleri de unut. Ta ki “yumurta tekrar gelip, basenine dayanana kadar.”

Bütün bunları düşününce ve arkadaşımın sözü kulağımda, filmlerdeki gibi, ekolu bir şekilde tekrarlanınca, hemen tozlu dosyalara gitti elim. Bir zamanlar bir şeyler karalardım ve ne olursa olsun onları atmazdım. Tabi bilgisayar icat oldu mertlik bozuldu. Karıştırırken tozlu dosyaları, tam da konuya uygun bir şey karaladığımı gördüm, ta üniversitenin ilk yıllarında, yani nereden baksan 20 küsur yıllık bir kağıt parçası bulduğum.

Kağıda nasıl yazdıysam, buraya da o formda aktarıyorum. Bu yazım şeklini hangi şaire öykünerek kullandıysam…
“Büyük beyaz bir umut gibi
batıp gitti
denizlerdeki
büyük beyaz gemiler
Batarsa
gökyüzündeki gemiler de
görürsünüz o zaman
ananızın gözyaşlarını…”

“Beyaz Gemi” öykünmesi de, Cengiz Aytmatov’un “Beyaz Gemi” adlı romanından işlemiştir içime, büyük olasılıkla. Hatta filmi de çekilmişti ve küçük bir çocuktum ağabeyimle birlikte gitmiştim filme. Ağır, temposuz bir film olmasına rağmen, o yaşımda bile çok etkilenmiştim;filmdeki çocuğun dedesiyle birlikte, deniz kıyısında, babasını getirecek Beyaz Gemi’yi bekleyen halinden.

Sonra hikayesini de hatırladım bu kağıdın. Eskiden “köprü altı” diye bir yer vardı. Bildiğiniz Galata Köprüsü’nün eskisi yani. Birahaneler sıralıydı yan yana ve akşamları orada toplanır, türküler, şiirler söylerdik, köprü kapanana kadar. Birçok müzisyen birçok şair hatırlarım, oradan çıktılar. Küçük İskender’in şiirlerini herkes kitaplarında gördü, ben kitapları basılmadan ağzından dinledim, ”Salkım salkım tan yelleri” diye başlayan “İstanbul” şarkısı daha kaset olmamıştı Onur Akın’ın, biz köprü altında bağıra çağıra söylerdik o şarkıyı, yine Onur Akın bağlamasıyla eşlik ederken. İşte bu birahanelerden birinin adı “Kemancı”ydı. Yani şimdi Sıraselviler caddesindeki o meşhur tripleks “Kemancı” daha önce köprü altında küçük bir birahaneydi. İşte o küçük “Kemancı” da bir şark köşesi vardı ve tavandan, tahtadan oyma gemiler sarkardı, misinalara bağlanmış olarak. İri yarı bir arkadaşımız gecenin bir vakti “çişim geldi” diyerek bir kalktı ayağa, kafası gemilerden birine çarptı ve gemi yan döndü. Ben de, (aslında ağzımdan birden çıkıverdi) “ulan helal olsun gökyüzündeki gemileri bile batırdınız” dedim. Köprü altında ortalık şair kaynıyor o zamanlar, benimse şairlikle ilgim bile yok, haddime mi onca şair arasında? Ama herkesin pek hoşuna gitti bu söz ve bir alkış koptu anlamsızca. Sonrası malum, ben de alıp bir adisyon kağıdını arkasına karalamıştım oracıkta.

İşte o tozlu dosyalar arasından çıkan eski “Kemancı”nın adisyon kağıdıydı bulduğum. Atmamışım! İyi de yapmışım!

1|0
3|4

Senin görüşün nedir?

0/2000

Gönder

Kızlar Ne Diyor 3

  • Teşekkür ederim yazı için :))

    0|0
    0|0
  • Emeğinize sağlık.

    0|0
    0|0
  • mükemmel bir yazı olmuş

    0|0
    0|0

Erkekler Ne Diyor 4

  • Teşekkür ederim yazı icin. Güzel bir yazı okudum.

    0|0
    0|0
  • Bence harika olmuş.

    0|0
    0|0
  • harika

    0|0
    0|0
  • Emeğine sağlık

    0|0
    0|0
Yükleniyor...