Az Biraz Sinemasal...

Hep aynı filmlerin, aynı şarkıların, aynı kitapların el üstünde tutulduğu bir dünyada, izleyip beğendiğim filmlerden bir seçmece yapma hakkımı kullanıyorum.

Sonuçta bir şey değişmeyecek; George Lucas yine trilyonlara hükmedecek, "modern gençlik" yine İncir Reçeli'nden ve Tarantino'dan yola devam edecek ama biz yine de eleştiri hakkımızı kullanalım...

Hem belli mi olur, belki bu siteden çok değil 1-2 kişiyi bu filmlerle tanıştırma sevincine de erişirim, çoktan tanışmış olanlarla da "tekrar geçmiş" oluruz ama bütün bunları da asla bilemeyeceğim... Çünkü eskiden "x kadar kişi faydalı buldu" işareti olurdu, şimdi KS yönetimi bunu da kaldırmış, yazdıklarımızı kaç kişiyi okuyor belirsiz.

Okunsa bile doğru anlaşılıyor mu, o daha belirsiz. İnternet insanlarının samimiyeti ayrı bir mesele, çünkü fikrini yazdığında "size katılıyorum" diyenler, seninle aynı konuda zıt fikirleri yazanlara da "katılıyor"... Ben de onlara katılıyorum ama gülmekten katılıyorum. Her şeye "evet" diyen birisi insan olamaz.

Yazıyı okumadan en alta geçip "teşekkürler", "emeğine sağlık", "süper olmuş", "başarılı olmuş" gibisinden yazan trollerin ekmeğine yağ sürmemek için, görüşlere kapalı tutuyorum yine.

Liste ABD, Türkiye ve Ortadoğu filmleri ağırlıklı, çok az Avrupa ve de Sovyet filmi var. Aslında bencemde Sovyet Sineması'na ait daha pek çok filmin yer alması gerekirdi ama maalesef DVD ve Blu-ray pazarı bu filmlerin bulunmasını güçleştiriyor. Film yurtdışından bulunup alınsa bile Türkçe altyazısız izlenmiyor (Çevirmenlerimiz vampir dizileriyle ilgilidir genelde).

Bu manzaraya göre, yeterince "entelektüel" bulunmayacak, "köylü" (!) bir kültür-sanat yazısı olabilir ama bence ana akımı "Beyaz-Anglosakson-Protestan propagandası" olsa da, Hollywood bütünüyle değersiz bir yer değildir ve de "Avrupa entelektüel sineması"nın o aşırı bireyciliği, o boğukluğu, sinema sanatına yeni bir şey kazandırmamış, tam tersine daha da yozlaşmışlığı sağlamıştır. "Avrupa entelektüel sineması"nın bir doruğu temsil ettiğini düşünenlerden hiç olmadım...

Liste beğeni sırasına göre oluşmuyor, kafama göre yazıyorum her zamanki gibi...

25-30 kadar daha film var, onlar da bir sonraki benceye girer artık. Bence'yi Kültür-Sanat bölümünde açıyorum, eminim ki sırf bir filmin yorumunda sevişme sahneleri üstüne yorum nedeniyle "cinsel yaşam" bölümüne kaydırılacak :)

Missing (1982) - Kayıp

"O darbeci, şu darbeci, darbeciler, hepiniz darbecisiniz" diye çok söylenilen bir ortamda, mecburen en başa aldım bu filmi... Film boyunca ismi verilmeyen ama "80 öncesi"ne dair hafızası silinmemiş hemen herkesin bildiği malum ülkede, kaybolmuş oğlunu arayan ama oğlunun ideallerine de düşman olan Ed Horman'ın yüzleştiği gerçekler, bir askeri darbenin neden yapıldığını, "bir hayat tarzının nasıl korunduğunu", sade ama güçlü şekilde anlatır.

Bu filmi gören herkesin, televizyondaki "darbe" tartışmalarını çok komik bulduğundan eminim. Her daim güncel konusuyla, filmin Şili'de değil de Türkiye'de geçtiğini, hatta Ed Horman'ın belki de kendi babamıza nasıl benzediğini düşünebiliriz. Bu filmle bir diğer "bağ"ımız da şu: Cannes'da Altın Palmiye ödülünü Yılmaz Güney'in Yol filmiyle paylaştı...

Az biraz sinemasal...

Nun va Goldoon (1996)

Muhsin Mahmelbaf filminin, Türkiye'de gösterime girmediği için, Türkçe adı yok... İngilizce ismi "A Moment of Innocence", biz de "Masumiyet Anı" diyelim...

Mahmelbaf, film içinde film çeker... Gençliğindeki bir anısını filme almak ister ve kendi gençliğini, polisi ve kuzenini oynayacak kişileri seçer. Ancak bu 3 oyuncu da, kendilerini yönlendiren yönetmen Mahmelbaf ve polisin şimdiki yaşlı halinin etkisiyle, rollerini çok ciddiye alırlar ve zamanında hiç hoş bitmemiş bir olayın nasıl ayrı bir gerçeklik, adeta "paralel evren" yarattığını görürüz. Bu sıradışı filmin, umut ve sevgi dolu mesajlarından etkilenmemek çok zor... "Saat kaç?" gerçekten komşu İran'da?

Syriana (2005)

Hollywood filmlerinde şablon bellidir: İyi adam, kötü adam, iyi adamın yanında güzel kadın... "Dünya barışı"nı,"kutsal Amerikan ailesi"ni, insanlığı" tehdit eden kötü adam öldürülür, iyi adamla esas kız sevişir. Kötü adam Küba, Rusya, Kuzey Kore, Çin, Yugoslavya gibi eski sosyalist ülkelerden olur, Kolombiya gibi "çapulcu yuvası" ülkelerden de düşman seçilir, ezeli rakip Meksika'yı da unutmamak lazım tabii... Sonuçta; Hollywood ana akım sineması, dünya üzerindeki kötülükleri 3-5 kötü adama veya 3-5 yozlaşmış kuruma yıkar, bunları yok ettik mi her şey tamamdır, "dünya barışı" sağlanacaktır.

2005 yılında, George Clooney "Good Night and Good Luck" filminde ABD'deki faşizmi eleştirmeye kalkarken, sorunun "tek bir deli adam"dan kaynaklandığını iddia etmeye varıyor, Doğu Bloku'na da verip veriştirerek aynı sistemi bir güzel aklıyordu. Faşizmi doğuran nedenlere parmak basılamıyordu. Clooney bu kez yönetmen koltuğunda değil ve de şaşırtıcı biçimde, Syriana o tarz bir film değil. Syriana, "klasik Hollywood yorumu" katılmamış bir sade anlatım ve çok olgun oyunculuklar içeren, bir tür "belgesel" tadında eser. İnsanların petrol ve finans uğruna nasıl savrulduğunu, kartellerin herkesin hayatını nasıl yönlendirdiğini (ve de yönlendireceğini) "samimi bir itiraf" şeklinde anlatması açısından önemli bir Hollywood filmi. Belki fragmanındaki gibi çok hareketli bir film değil ama afişinin hakkını veren bir film: "Her şey birbirine bağlı"...

Planet of the Apes (1968) - Maymunlar Cehennemi

"Sequel"leri, "prequel"leri, "remake"leri, (İngilizce için özür ama Türkçe yazmak uzun oluyor; "devam filmi - öncesini anlatan film - yeniden çevrim") her şeyi yapılmış bir filmdir ama hiçbirisi bu filmin yanına yaklaşamaz. Nasıl 2004'te "Troy" filminde dev İlyada destanından çok basit bir Hollywood aksiyon filmi çıkartıldıysa, Maymunlar Cehennemi serisinde de aynı ucuzlukta bir aksiyon çıkartıldı.

Gerçek hayatta aşırı sağ görüşleriyle tanınmış, beyazperdede de "yenilmez, süper Amerikan kahramanı"nı simgelemiş bir Charlton Heston'ın, film boyunca "sefilleri oynaması"ndan tutunuz finaldeki büyük sürprize kadar, macera/gizem türü sevenleri fazlasıyla memnun edecek, filmin konusuna paralel ilerleyen evrim tartışmalarıyla da bilim/felsefe düşkünlerinin seveceği zengin bir içerik mevcut bu filmde.

Romanının sonu öyle değilmiş, hatta yazarı bu yeni finalden nefret etmiş, bunlar önemli değil. "Yasak bölge" tartışmaları, günümüzdeki yasak bölgelere, kutsallara, tabulara, dogmalara dokundururken, "umutsuz vaka" olan dünyadan kaçıp uzay kolonisinde umut arayanların, sorunlardan kaçmanın çözüm demek olmadığıyla yüzleşmesi de dikkat çekici. Heston'ın deyimiyle "Bir tımarhane" mi değil mi, izleyip görülmeli.

Tahtacı Fatma (1979)

Ellerde cep telefonları, tabletler, ev - iş yeri - okul - AVM arasında mekik dokuyan, ayağı toprağa değmeyen insanlar olduk, hep mi böyleydik? Köyler, yaylalar şimdiki gibi "turistik tesisler" miydi? Veya şehrin karmaşasından kaçan "ekolojik anarşistler"in sığınağı mıydı?

Tahtacı Fatma bir belgeseldir; dağlık yerlerde "korunaklı" yaşayan, inançları, düşünceleri yüzünden "öteki" görülmüş toplulukların birkaç bireyinin gözünden anlatır dünyayı... Ağaç işçiliğini kuşaklarca sürdürdükleri için "tahtacılar" adını almıştır bunlar. "Ölümüne çalışırlar" sadece, üzerlerinden elde edilen gelirler çok yüksektir ama onlar "öteki"dir, bundan pay alamazlar.

Tahtacı Fatma sadece küçük bir kızın düşlerini değil, emek hırsızlığını, çileleri, türkülerin-ağıtların nasıl doğduğunu yansıtan bir çalışmadır. Kendi kültürüne düşman olmamış her insanı da etkileyecektir.

Düşman (1980)

Mahsun Kırmızıgül için "yeni Yılmaz Güney" denilmişti, o da Güney gibi, topluma dair "aynı anda çok şey" anlatmaya kalkıyordu ama dünya görüşü olarak farklı olmalarını bırakalım, bu işi başaramıyordu, düpedüz slogan sineması yapıyordu, yan öyküleri de ya havada kalıyor ya da acelece bitiriliyordu, "güneş"ini de Norveçlerde görüyordu...

Bu işi yapabilmenin nasıl zor olduğunu görmek için en iyi filmlerden birisi "Düşman"dır. Dallı budaklı senaryosu ile 6-7 Eylül'e bile dokunan film, Türkiye'nin her yönüyle net bir fotoğrafını çeker... Birbiri ile dayanışma içinde olması gerekenlerin nasıl düşman edildiğini sergiler, aşırı doz reklamlarla "gözleri kamaşan" güçsüz insanları anlatır. Ama bütün bu kokuşmuşluk içerisindeki birisinin "doğru yol"u bulması ile umut dolu bir gelecek fikrinden de vazgeçilmez, Norveçlere kaçmaya gerek yoktur yani...


Reise der Hoffnung (1990) - Umuda Yolculuk

"Oscar almalıyız" diye didiniriz ama alalı yıllar olmuştur zaten... İsviçre yapımı olup "en iyi yabancı film Oscar"ı kazanmış bu filmin başrol oyuncuları bizdendir ve de filmin çoğu Türkçe'dir... Türkiye'yi, Türkiyelileri anlatır. Yetmez mi? Oscar bir doruk değil ama almışız işte.

Varını yoğunu satıp İsviçre'de yeni bir hayat kurma umuduyla yollara düşen Maraşlı aile, çektikleri olanca çileye rağmen, kolayca kindarlığa dönüşebilecek öfkeyle dolmalarına rağmen, taşıdıkları insanlık değerlerinden bir şey kaybetmez. Kendisine para yardımı teklif eden adamdan, para yerine, utana sıkıla "arkadaşlığının istenmesi" buna en güzel örnektir. Son zamanlarda Ege ve Akdeniz'den gelen haberlerle üzülen insanların bu filmi izlerken bunalacağı malum ama bu filmi pas geçmemek gerekli.

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)

İtiraf edeyim ki ben de önceleri Nuri Bilge Ceylan'a soğuktum, "fotoğrafları uç uca eklemek sinema değil, senaryoya bir omurga lazım" diye düşünürdüm. Üç Maymun'dan başlayarak "omurgalı senaryolar"ı anlatır oldu da kendisini sevmişliğim başladı.

Amacı bellidir: Daha az diyalogla daha çok şey anlatmak, müzik kullanmamak, gerçekçiliği ve doğallığı yakalamak (Yavuz Bingöl'ü bile 40 yıllık usta oyuncu gibi oynatabilme yeteneğinde), seyirciyi huzurlu bir şekilde bırakmak, düşünmeye teşvik etmek... İnsanlar sinemayı tüketim aracı görürken, Nuri Bilge Ceylan üretim yanlısı gözükür, "Gelin, izleyin, düşünce üretin" çağrısı yapar. Mesela bir "Da Vinci Şifresi" filmini izlerken, film sizin üstünüze üstünüze gelir, kurgusu, tekniği hep gösteriş takıntılıdır, müzikler balyoz gibi iner, bu tür bir anlatım şekli izleyeni düşündürtmez, sadece boğar, bir şey der 5 dakika sonra yalan olduğunu anlatır ("Dahi" denilen Christopher Nolan bu işleri iyice abartmıştır mesela)... Bütün bu hokkabazlıklara hiç ihtiyaç yoktur aslında, bakınız Nuri Bilge Ceylan bagajdaki cesedin yanına tıkıştırılan birkaç kavun-karpuzla, suya düşüp çürüyen elmalarla, sorunlu erkeklerin arasına "peri gibi" gelen muhtarın kızıyla çok şey anlatıyor, bizi anlatıyor, birazcık sabır ve anlayış istiyor...

Sürü (1978)

Yılmaz Güney ve Lütfi Akad'ın 1960'larda başlattığı toplumsal gerçekçi sinemamızın doruk noktalarından birisidir "Sürü"... Yeşilçam'ı sulugözlü melodramlar, jön filmleri, dini filmler, erotik filmler, Hollywood taklidi aksiyon-karate-fantastik filmlerden ibaret bir bataklık olmaktan kurtaran şey bu akımdır. Büyük ustaları saygıyla anarken, çıraklarının günümüzdeki haline üzülüyorum (en çok da Sinan Çetin'in).

"Ezel" dizisinde oynayıncaya dek fazla tanınmayan Tuncel Kurtiz'in bu filmle (veya Otobüs'le) tanınmasını çok isterdim. Yurtdışında en çok ödül kazanmış filmimizin kendi ülkesinde pek bilinmemesi, kültürel yozlaşmışlığımıza en güzel örnektir.

2 saat boyunca "Fırat'ın ötesi"nden başkentimize bir yolculuk yapıyorsunuz. Aradan 37 yıl geçse de değişen bir şey yok, Sürü'den yansıtılan insan manzaraları aynı... (Büyük oyuncu, rahmetli Yaman Okay'ın sara krizini nasıl canlandırdığına özellikle dikkat)...

Life of Brian (1979) - Brian'ın Hayatı

İngiltereliler soğuk, sert insanlar olarak bilinir ama bence Türkiyelilerden daha sıcak, daha insancıldırlar. Sıcakkanlılığı gevezelikle ve sürekli ayak altında dolaşmakla eşitlemeye karşıyım, bizim toplumun sıcak değil, geveze olduğunu düşünürüm.

Haliyle İngiliz mizahı da pek sevilmez... Monty Python ekibinin bir önceki "Kutsal Kadeh" filmine bakarsak, gerçekten de tahammül sınırlarını zorlayan, gülümsetmeyi bırakın sinirlendiren çok sahnesi vardır ama birkaç sahnesinde de gülme krizine sokar izleyeni.

Brian'ın Hayatı, onun aksine çok derli toplu bir film. Küçüklüğünde İsa ile karıştırılıp mesih sanılan Brian anlatılıyor ve dini bağnazlıklarla alabildiğine dalga geçiliyor. Tabii ki küfür ve hakaret yoluyla değil, taşlama sahnesindeki gibi zekice göndermelerle... Tevfik Fikret'in "İnsan putunu kendi yapar, kendi tapar" dizeleri bu filmde hayat buluyor.


Ballada o soldate (1959) - Askerin Türküsü

"Oyuncu dediğin öpüşmeli, sevişmeli, soyunmalı, aşkı anlatıyorsanız işin içinde bunlar var" gibi söylemlerle örtülmeye çalışılan ucuz pornografiye tokat gibi cevaplardan birisidir bu film... "Sevişme sahnesinde zorlanmadım, arada yastık vardı" gibisinden oyunculara da işkence eden, cinsellik üzerinden seyirci çekmeye bayılan, oyunculara daha yüksek para kazanmanın bedeli olarak bunları dayatan bir zihniyet, acaba bu filmi izleyip, hiç sevişme sahnesi olmadan sıcacık bir aşk hikayesi nasıl anlatılırmış görmüş müdür?

Cephede üstün başarı gösteren bir Rus askeri, çatısı akan evine gidip yaşlı annesini ziyaret etmek için izin ister ama ağır savaş koşulları nedeniyle ona kısıtlı bir süre verilir. Yolda karşılaştığı Şura ile girdiği delidolu maceralar bu süreyi iyice daraltacaktır ama onla kurduğu arkadaşlığın aşka dönüşmemesi de imkansız olacaktır.

Şura ile Alyoşa'nın perdede görülebilecek en sempatik çiftlerden birisi olduğundan hiç şüphem yok. Gerçekçilikten taviz vermeyen, "peri masalları" anlatmadığı için "insanlık yoksunu" olduğu iddia edilen Sovyet sinemasının sıcacık bir filmi...

Çoğunluk (2010)

İnsanlar genelde filmleri başka dünyalara gitmek için izler: Fantastiğin, bilimkurgunun, efektli aksiyonların daha çok ilgi çekmesi bundan. "Çoğunluk" filmi izleyeni başka dünyaya götürmüyor, unutmak istediği dünyayla yüzleştiriyor, çoğunluğun nasıl yaşadığını mükemmel anlatıyor...

Erkeklere yüklenen sosyal baskıyı Mertkan'ın dışarıya yansıtamadığı bunalımlarında net görürüz. Erkekliğini askerlikle kanıtlaması isteniyor, Kürt bir kız arkadaşı olmasına ailesi şiddetle karşı çıkıyor, yeni dünyalar keşfetmesi yerine sadece babasının işinin başına geçip başka şeyle ilgilenmemesi isteniyor, "boş zamanları"nda da asalak arkadaşlarıyla keyif çatsın, alkol ve fuhuşla oyalansın bekleniyor... Mertkan, klasik bir Türk erkeğinin portresi. Kısır döngüsünü kırabilecek kız arkadaşının "belalı" çevresine bulaşmaktan da çekinip, uymak istemediği "çoğunluğa" mecburen uyan, çıkış yolu olmayan bir silik karakter olarak yaşayıp gidiyor...

Mertkan değil, Mertkanları yaratan kadın-erkek ilişkileri mantığımız utanmalı, diye düşünürüm... Yönetmende inanılmaz bir toplum gözlemciliği var, genç kuşağı müthiş inceliyor, öyküler bol, bir Çoğunluk-2 çekilebilir pekala...

JFK (1991) - Kapanmayan Dosya

Oliver Stone, "ABD'nin öfkeli liberali", "sistem karşıtı" diye etiketlerle sunulur ama filmleri dikkatle izlenirse, Doğum Günü 4 Temmuz'da medya kahramanı olmayı "kurtuluş" diye gösterebilen birisidir, senaryosunu yazdığı Yaralı Yüz'de Küba'yı aşağılar, Müfreze filmi zaten bilinen şeyleri perdeye döker, savaş karşıtlarının cebindeki parayı alma numarası gibidir, samimiyetsizdir...

JFK filminde de tarihi gerçekler alabildiğine saptırılıyor. Oliver Stone çok belli ki İtalya'da 1990'da kopan Gladyo skandalından faydalanıp ABD derin devletini anlatarak ilgi çekmeyi planlamış.

Gerçekte hasta olan, ilaçlarla ayakta duran, Marilyn Monroe ile ilişkide olup eşiyle hiç iyi geçinmemiş bir John F. Kennedy'nin, eşiyle çekilen "mutlu" görüntüleriyle "zarif çift", "dinamik başkan", "özgürlük ve demokrasi bekçisi başkan" gibi etiketlerle satıldığı dönemde neler olup bittiğini dürüst tarihçiler yazar: Vietnam'ı Kennedy başlatır, JFK filminde Kennedy'nin Vietnam'a girilmesini önlediği için öldürüldüğü iddia edilir. Küba'ya Kennedy saldırır, ablukaya alan odur, hatta Bertrand Russell'ın Kennedy hakkında savaş çığırtkanlığı, delilik suçlamasını tarih yazar (Aynı Russell, Sovyetler Birliği'nin Küba krizindeki sağduyulu yaklaşımına insanlık adına teşekkür etmiştir). Ama JFK filminde Küba konusunda Kennedy'ye yalanlar söylendiği, Kennedy'nin aslında pek barışsever olduğu, asıl suçlunun CIA-Mafya ikilisi olduğu iddia edilir.

Özetle; JFK filmi, savaşsever Kennedy'den bir "barışsever" ve "özgürlük şehidi" çıkarmaya kalkan bir yalancılık gösterisi... Mahkeme sahnesinde gözleri dolan siyahi Amerikalılara yakın çekimler gibi ayrıntılarla, iyi bir duygu sömürüsü işliyor filmde.

Bu kadar eleştirip niye öneriyorum? Tarihi gerçekleri bir kenara atarak izlediğinizde, bu "alternatif öykü"nün 3 saat boyunca çok inandırıcı bir şekilde anlatılması, 1963'teki gerçek görüntülerle kurmacaların iç içe geçtiği müthiş bir kurgu, film boyunca gerilimli bir hava yaratabilmek ve bir sahne bile "kendi içindeki tutarlılığı" bozmamak bir sanattır yine de. Yetenek işidir. Çok iyi bir oyuncu kadrosu da cabası. Kennedy ailesine toz kondurulmadan da olsa, "ABD derin devleti"ni kıyıdan köşeden göstermek de ilginç elbette.

İzlenmeli ama gerçeklik diye benimsenmemeli. Kennedy'nin niye öldürüldüğünü dosyaların açılacağı 2023'te öğreniriz belki.

Kusursuzlar (2013)

İki kız kardeş oraya neden geldi, filmin finaline dek öğrenilemiyor ama bu sorudan daha önemli bir şey var: İki genç kadın, kardeş bile olsalar, çok iyi anlaşıyormuş gibi gözükseler, derinlere inildiğinde neden birbirine düşmandır?

Birisi içedönük - "ezik", diğeri dışadönük - "rahat" kadının, karşı cinsle iletişim kurmaktaki becerileri sergileniyor film boyunca. Tabii biz erkeklerin "bazıları"nın, kadınlara nasıl yaklaştığı da anlatılıyor arada...

"Kusursuzlar", kadınların bir erkek figürü üzerinden birbirlerine üstünlük kurma yarışını çok iyi aktarıyor. Ve bu "vahşi rekabet" yıkıcı sonuçlar getiriyor, içedönük de dışadönük de ezilmeye mahkum oluyor...

Kadın dayanışması, sevgi-saygı-güven-dürüstlük mü dediniz? O sadece Münir Özkul-Adile Naşit filmlerinde oluyordu, biraz pembe yalanlara ihtiyaç duyduğumuzda yetişirlerdi imdada...


1|0
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...