Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri (8)

"Her aşktan geriye kaç şiir kalır, ona bakalım." (Behçet Necatigil)

...

François Truffaut

Tango, tutkunun dansıdır. Kadının ve erkeğin, sahnede en teklifsiz 'yakınlaştığı' andır. O yüzden bale gibi yasaklardan bolca paylanır. Ve devrimcidir tango, Arjantin'in favelalarında doğmuştur (sonra oradan kopartılsa da). Ve yine o yüzdendir ki, sürgünlerle karşılaşır: Solanas'ın 85 yapımı Tangocular'ı, o Paris günleri...

AŞK da devrimcidir. Kaba gelmez, bentlere sığmaz. Yeni bir başlangıçtır. Doğumdur. Yüzgecini kanada dönüştürme sancısıdır.

Seçme: Antoine Doinel'e giriş dersi 400 Darbe (59), Jules et Jim (62), Charles Aznavour'lu noir + Fransız şansonu Piyanisti Vurun (60), kim bilir "Godard'ın Alphaville'si var, benim neyim eksik" harıyla çektiği Fahrenheit 451 (66), Son Metro (80)

"Ben hep aşk hakkında filmler yapıyorum; başka konular ilgimi çekmiyor çünkü. Sadece hislere ilgi duyuyorum. Bir de çocukların o büyülü dünyası. Nitekim aşk hakkında kafamda 30 film var; bunların hepsini çekmeyi amaçlıyorum. Aşk; bu büyük insani motor özellik, tek ortak paydamızdır. Örneğin Kwai Köprüsü'nü on yönetmene verseniz, elinizde aynısından on ayrı film olur. Ama bir aşk hikayesini on farklı yönetmene verseniz, birbirinden farklı on film görürsünüz. Çünkü her yönetmen filmine kendinden çok şey koyacaktır; çünkü aşktan bahsetmek daha büyük yetenek ister ve insanı sırf bir hikaye anlatma çerçevesinin ötesine geçmeye zorlar. Hem hayatta insanın başına gelen karşılaşmalar o kadar gizemlidir ki, bunu yansıtmayı başarmak o kadar zordur ki, benim merakımı gidermeye yeter. Dolayısıyla benim çoğu filmimin konusu dünyanın en sıradan bu olayıdır: O adam, o kadın ve öteki..."

---

Bela Tarr

Fuel oil karışmamış köy çamuru... Emek kokar o çamur. Doğallık, yaşanmışlık.

90'ların festival kitapçıklarına yıldırım gibi düşmüştü Satantango. 8 saate yakın, ŞİİRSEL bir köy/tabiat destanıydı. Doğanın, duru sinemanın ve "çamurun" kucağına bırakmıştık kendimizi.
Bu 'şiirsel' de iyice konuşma akçesi oldu ya. O şiirsel, bu şiirsel. (...)

Uzun plan sevenlerin yönetmenidir Macar usta.

Seçme: Satantango (Şeytanın Tangosu, 94), Karhozat (88), Werckmeister harmoniak (00)

---

Terry Gilliam

Üzerinize esin perileri salar...

Kavramlarla düşünür, kelimelerle ifade ederiz. Yani kavram esas, kelime usuldür. O kavramların da günlük yaşamda karşılığı olması gerekir ki, yer edebilsin. İyi şiir yazanların, bizden kat kat çok okuduğunu sanmıyorum. Onlar, bir yılan gibi hayatın kıvrımlarında sürterek emdikleri kavramları, zengin iç hazneleriyle bütünleştirmeyi bilenlerdir.

Ama kuru belagatle iş bitmiyor. Kulak verelim lütfen:

"Şiirin diliyle birlikte işlevi de önemlidir. Soluk alıp veren o yaralı 'şiir hayvanı', nasıl bir canlı olduğunu, ne işe yaradığını da göstermelidir bize. Kuşsa uçmalı, deveyse yük taşımalıdır. Yalnızca şiir yetmez öyleyse bir sözü şiir eylemek için. Eylem de gerekir. Gelecek de bu eylem ve erek üzerine kurulur. Eylemsiz-ereksiz geleceğe kimi inandırabilirsiniz ki?" (Mustafa Köz)

Düşler Sinemacısı'ndan seçme: Distopya türünde koçbaşı Brazil (85), Monty Python and the Holy Grail (75), Balıkçı Kral (91)

---

Masaki Kobayashi

Japonya'nın büyük -çok büyük- yönetmeni... Kan damlayan öz eleştiri kalemi.
Kalemin sayfalarıysa; militarizm, kapitalizm ve samuray kültü(rü).

Ningen no joken (59-61), on saatlik dev bir üçleme oluşturur. Kaji adlı -idealist- ana karakterle birlikte, Çin'i sömüren bir Japon maden firmasından, kışla günlerine değin yolculuğa çıkarız. Maden ocağında geçen ilk bölümde kapitalizme ve kar hırsına; kışladaki 2. bölümde ise "hamaset"e, verili kimliklerle (ırk gibi) övünmeye nişan alır üstat.
Kaji, bizim mühendis Aydın'a benziyor. Halit Refiğ'in 62 yapımı Şehirdeki Yabancı'sında, Göksel Arsoy'un canlandırdığı şu madenci dostu mühendise.

Kwaidan (1964), Japon efsanelerinden devşirilmiş 4 adet hayalet öyküsüdür. Filmdeki görsellik aşmıştır (gerçi her filmi öyle).

Seppuku (62), onur/yücelik gibi samuraylığa ait kavramları kazır. Ezber bozar.

Jôi-uchi: Hairyo tsuma shimatsu (Samurayın İsyanı, 67), eleştirilerine Seppuku'nun bıraktığı yerden devam ediyor. Ayrıca samuray kültürü ile kadının toplumdaki yerini ustaca teğelliyor.

---

Steven Spielberg

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri (8)

...ve parça tesirli bombası: John Williams

Her ekolden/yaştan insana hitap eden bir sarraf. Seyircinin duygularını, ne istediğini iyi biliyor: Indiana Jones'ler, 'dost' uzaylılar (E.T.) her yaşta sıkılmadan izlenir.

Jaws (75), kitlesel korkuya karşı birlik olmayı salıkladı.
Empire of the Sun (87), bir çocuğun gözünden savaşın ne tür bir illet olduğunu gösterdi.
Saving Private Ryan (98), baştaki uzun çıkarma sahnesiyle akıllara kazındı.
Sanat sinemasına en yaklaştığı Mor Yıllar (The Color Purple, 85), çifte kavrulmuşluğu anlattı: Hem kadın hem de siyahi olmak.

Başyapıtı: Schindler's List (93)

---

Max Ophüls

Stanley Kubrick'in ustası ve 1. dereceden işaret fişeği.
Işık ve aydınlatma, hareketli kamera kullanımı, merdiven/pencere fetişizmi vb... Ophüls sineması, teknik kusursuzluğun peşindedir. La ronde başta olmak üzre, dış sesi de sever.

Stroheim sinemasına bir yönüyle benzer. O da aynı şekilde Viyana'daki asilzade çevreleri ve burada geçen aşkları kayda alır. Karakteri derinleştirir. Hırpalanan kadınlar, aldatılan eşler, çıkmaz evlilikler, sınıf çelişkilerinin zora soktuğu ilişkiler görürüz.
Aşklarsa Janus gibidir: Bir yüzü hayata dönük, diğer yüzü ölüme bakan... Erkeklerin, kadınlar için düelloya tutuştuğu da olur (Madam'ın Küpeleri)
Amerika yıllarında çevirdiği ve psikolojik gerilimle katık edilmiş kara filmlerini de unutmamalı: The Reckless Moment (49)

Seçme: Zweig uyarlaması Letter from an Unknown Woman (48), Madame de... (53), La ronde (50) ve bir yükseliş/düşüş öyküsü Lola Montes (55)

---

Wong Kar Wai

Aşkın sessiz çığlığı... Birinci çinkoda kalmış, tombala diyememiş kırık dökük sevdaların vizörü.

Müziğin ve sinematografinin ahenkle dansıdır Hong Konglu. Sigara dumanları da piste katılır bazen.
Auteur derler ya hani, tarz sahibi. Yönetmeni bilmeksizin bir filmini izlediğinizde "bu Kar Wai" diyebilirsiniz. Daha 2. filmi Days of Being Wild (90) ile tarzını gayet köşeli belli etmiştir ki, kolay değil.

Seçme: Başyapıtı Aşk Zamanı (2000), 'California Dream' ile özdeşleşmiş Chungking Express (94), Fallen Angels (95), 2046 (04)

---

Georg Wilhelm Pabst

Dışavurumcu Alman Sineması'nın devlerinden. En iyi filmlerini, 6 yıllık bir arada verdi.

Onun film ağacı, toplumsal eleştiri ortak paydasında, 3 dala ayrılır;
1- Savaş sonrasının yoksul/yozlaşmış Almanya'sını ve Avusturyası'nı veren Dışavurumcu filmler: Greta Garbo'lu Die freudlose Gasse (Neşesiz Sokak, 25) ve Brecht'ten uyarladığı Üç Kuruşluk Opera (31), en iyi örnek. 2. film, yıllar sonra Liza Minnelli'nin oynadığı Kabare'ye benzer.
Şunu da söylemek lazım. Dışavurumcu'dur ama biçim oyunları/çarpıtmalar çok öne çıkmaz. İçerik de baskındır.
2- Psikanalize ve Freud'a adanmış filmler: Geheimnisse einer Seele (26)
3- Toplum içinde "kadın"ın durumunu öne çıkartan filmler: Die Büchse der Pandora (29) ve Tagebuch einer Verlorenen (29)... Louise Brooks, özellikle Pandora'nın Kutusu'nda çizdiği vamp tiplemeyle hafızalara kazınmıştır.

Yanı sıra: Westfront 1918 (30), Kameradschaft (31)

---

Carol Reed

Filmlerinde "gerilim" sürekli kendini hissettirir.

Biçimsel yönden şık işlere imza attı. Onun filmlerini izlerken, 20'lerin Alman Dışavurumculuğu'nun İngiltere'ye misafirliğe geldiğini görürsünüz. Işık ve gölge efektleri olsun kamera açıları olsun, "biçim"in öne çıktığı bir sinemadır bu.
Üçüncü Adam'daki savaş sonrasının düşkün Viyana'sında, Orson Welles'in kameraya ilk kez göründüğü an tarifsizdir.

Seçme: Oliver Twist'i müzikal uyarlaması Oliver! (68), The Fallen Idol (48)
Başyapıtları: The Third Man (Üçüncü Adam, 49) ve IRA/soygun planlı noiri Odd Man Out (47)

---

Terrence Malick

'İki gözü iki kartal gibi indi ovaya' der Nazım, Börklüce için.
20 yıllık sessizlik bozulurken, ovaya adeta bir çift kartal iniyordu.

Ancak sessizlik bir kez aşılmaya görsün. Film çekme erimini kısalttı Malick. Ee, yaşı da ilerledi. Gurbette yahut ömrün son dönemecinde "duygusallaşan" şairlere bağladı. Ece Ayhan da öyle demez mi Nazım için; "gurbette romantikleşti". Malick de kendi Varna'sını yaşıyor.
Koparılmaya, yaşlanmaya gelemiyorlar. Şu şairler sevgililerden beter!


...zira aynı zamanda şair. Adeta şiir yazıyor her filminde. İnsanı ve tabiatı bütünleştiriyor. "Tabiata" aşık yönetmen bir dolu. Ancak aşkın bu denli felsefi/eleştirel itirafını Malick'te gördük. İnce Kırmızı Hat'ta.

Seçme: Hiçliğin girdabındaki suçlu gençlik öyküsü Badlands (73), Days of Heaven (78), The Thin Red Line (98)

"Doğanın kalbindeki bu savaş nedir?"

---

Roberto Rossellini

O kadar büyük bir yönetmen ki. Hem İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin motoru ol; hem de Yeni Dalga'cılara ilham ver.
Başyapıtlarını sıralamaya da sayfa yetmez.

Savaş/faşizm üçlemesi, İtalyan direniş hareketinin sinemadaki anıt levhaları oldu. Roma Açık Şehir'i (45) başkentin döküntüleri üstünde çekti. Paisa (46), belgesele yakındı. Germania anno zero (Almanya Sıfır Yılı, 48), 2. savaşın bireylerde yarattığı ruh halinin mahkeme ilamı gibiydi.

Üçlemeden sonra, öykü anlatımı yerine "iç dünyalara" ve yalnızlığa eğilmeye başlar. (Antonioni gibi). Tarzı, sosyal gerçekçilikten soyuta kaymıştır. Soyutun içinde mistik/dinsel kırıntılar da vardır. (Gerçi hep vardı. Roma Açık Şehir'deki papazı hatırlarız). Başrolünü Ingrid Bergman'a verdiği 3 filmi o bağlamda izlemeli: Yanardağların patladığı Stromboli (50), Europa '51 (51) ve başyapıtı Viaggio in Italia (54). Sonuncusu, evlilik/iletişimsizlik temalıdır ve çiftlerimiz -tıpkı Egoyan'ın 93 yapımı Calendar'ı yahut Varda'nın 55 model La Pointe-Courte'si gibi- mevcut iletişimsizliği çözmek için "seyahat" can simidine tutunur.

Yanı sıra: Il generale Della Rovere (59)

---

John Hughes

Günbatımına denk gelen küçük mutluluk anları...
...Bir yılbaşı ikindisi, Gremlinler (84) izlemek kadar güzel!

Gençlik filmlerinin -cıvımadan uzak- üstad-ı azamıdır. Bir kuşağı en güzel o anlattı. Öldüğünde sanki aile fotoğrafçımızı, berberimizi, bir yakınımızı kaybetmiş hissine kapıldık.
Kahvaltı Kulübü'nü unutabilir miyiz? Kütüphanede geçirilen o 1 ceza gününde, ilişkilerini/potansiyellerini keşfedeceklerdir.

Seçme: The Breakfast Club (85), Ferris Bueller's Day Off (86), Sixteen Candles (84)

*

Özgül ağırlıklı ilaveler;

Ridgemont Lisesinde Hızlı Günler (82)
La boum (80)
Pretty in Pink (86)
The Lost Boys (87)
Bill & Ted's Excellent Adventure (89)
Heathers (88)
St. Elmo's Fire (85)

"When you grow up, your heart dies - Büyüdüğün zaman, kalbin ölüverir." (The Breakfast Club)

---

Volker Schlöndorff

Alman Yeni Dalgası'nın ağır piyade tüfeği... Sinemanın Heinrich Böll'ü.

Schlöndorff, tarihi yahut güncel bir fonda, bireyin çektiği acıları anlattı. Teneke Trampet'teki (79) "büyümeyi reddeden" Oscar, Reichcstag dönemecini adım adım solur... Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru'ndaki (75) kadın, medyanın lincine uğrar... Coup de grace'deki (76) kadın, Prusya-Rusya cephesinin tam ateş hattında kalır ve nihayet karlı bir gün faşist subayca beyninden vurulur...
Young Törless (66) filmindeyse yatılı okul görürüz. Güçlünün zayıfı ezdiği bir zorbalık vardır. Yine 30'lar maketi kurulmuştur.

90'lara 2 ünlü uyarlamayla girmişti: Damızlık Kızın Öyküsü ve Homo Faber. 2.si, idealizm-materyalizm çatışmasına küçük bir bakış.

---

Margarethe von Trotta

Feminist sinemanın climax'ı... Schlöndorff'un hayat/mesai arkadaşı.

Filmlerinde, kadın öykülerinden hareketle 20. y.y. Alman tarihiyle hesaplaşır. Ancak duygular dünyası daha önceliklidir. Öyle ki; politikanın en uç örneklerinden tatlar sunduğunda bile, merkezde "kadının iç dünyası" vardır: 80'lerde çevirdiği ve sırasıyla radikal Baader-Meinhoff militanları ile Rosa Luxemburg'u konu alan filmlerinde, politikanın kazanı arka plandadır. Yakınsağa, bireyi eyleme iten nedenler yerleşmiştir.
Bekleyiş (95), duvarın ayırdığı aşıkları anlatmasıyla, Szabo'nun 70 yapımı Szerelmesfilm'ini anımsatır.

Seçme: Die bleierne Zeit (Kurşun Yıllar, 81), Rosa Luxemburg (86)

*

Wolfgang Staudte

"Alman tarihiyle hesaplaşma"da bıraktık madem. Staudte'yi ve Katiller Aramızda'sını (46) analım. Epey ünlü bir filmdir ve ilk "yüzleşme" örneğidir. Dünün gamalı haçlıları, şimdi fabrikada/okulda/berber dükkanında -kısaca- her yerdedir. Aramızdadır.

---

Ettore Scola

Uzun mesafe koşucusu...

Bildungsroman'lar vardır hani. Irmak roman... Bir ailenin tarihi, birkaç kuşak üzerinden verilirken, ülkenin de geçirdiği dönüşümleri soluruz. Thomas Mann'ın Buddenbrooklar'ı gibi.
Scola sineması, sinemanın Bildungsroman yazıcılığıdır.

C'eravamo tanto amati (74), İtalya'yı 20. y.y.nin katarına bindirirken, buna koşut şekilde 4 sıkı dostun serencamı yansır. Yıllar içinde ayrılan yollar, dünün yeşeren / şimdinin solmuş umutları...
Le bal (83), baştan sona müzik/dans üstünden, bir Fransa tarih galerisidir. Scola, 82 yapımı Varennes Gecesi'nde ise minör bir döneme, 1789'a uzanmıştı.
Splendor (89), anılar yolculuğunun kaptan köşküne bu kez "sinema salonları"nı oturtur. Sektör, sintine dökmekte, uzatmaları oynamaktadır. (Tsai ming liang imzalı 2003 yapımı Bu san'ı anımsayalım)

La terrazza (Teras, 80), Fabri'nin Beşinci Mühür'ü kabilinden bir aydın eleştirisiydi.

TARTIŞMASIZ BAŞYAPITI ise;

Una giornata particolare (77)... Faşizm, bir ideoloji değildir. Kötülüktür. Günlük yaşamın en küçük rükünlerine de sızmış; içselleştirilmiştir.
İşte sızışın en koyu günlerinde geçiyordu film. Bilinçsiz bir evli kadın (Sophia Loren) ile dairesine gelen eşcinsel/solcu entelektüelin (Marcelo Mastroianni) "özel bir gün"e hapsolmuş diyaloglarıdır.
Ne yazsam boş kalacak.

---

Quentin Tarantino

Uzakdoğu Sineması'nı çok sever. Bir de Cuma Kızı'nı.:) Rezervuar Köpekleri'ndeki gevezeliğin sebebi anlaşıldı.

90'ların ilk yarısında çektiği filmleri, özellikle de Ucuz Roman'ı şu an çekse sanki aynı başarı yakalanamaz. Film iyiydi, Uma baş döndürücüydü ama post-modernizm rüzgarını da arkasına almayı bilmişti.

"Şiddet bu dünyanın bir parçası ve gerçek hayattaki şiddetin acımasızlığı beni cezbediyor. Gerçek hayatın şiddeti, ortalığa dehşet saçan teröristlerin şiddeti değildir. Bir lokantada yemek yiyen çiftin aniden tartışmaya başlamasıyla adamın kadının suratına çatal batırmasında aranmalıdır bu şiddet."

---

Slobodan Sijan

Sinema'nın Kavimler Göçü... Gel gör ki Tito'nun 'kristal küre'sini düşürmekte de kararlı.

Balkan Sineması sadece Kusturica'dan, Gatlif'ten, Angelopoulos'tan ibaret değil şüphesiz. Sijan'ı atlayamayız. Komedinin kadife yumruğu ardında, direniş yıllarından 80'lere değin hep sistemi eleştirdi.

Nazilerin başkent Belgrad'a girdikleri 1941 günü... Ve her biri ayrı telden çalan yolcularıyla bir otobüs de aynı gün yola çıkıyor. En az Balkanlar kadar mozaik bir otobüs bu: Ko to tamo peva (80), Sijan'ın başyapıtıdır. Otobüsün içindeki her meşrepten insanı temsilen mesaj veriliyordu. Fazlaca hınzır bir taşlama.
Maratonci trce pocasni krug (Maraton Ailesi, 82) yedi göbekten mezarcı bir ailenin kara mizah öyküsüydü.

*

Dusan Kovacevic

Sistem/bürokrasi eleştirisinin en yedi sütun manşeti ondan gelmişti. Tabii yine hicivle, mizahi dille, sembollerle: Balkanski spijun (Balkan Casusu, 84)

*

Aleksandar Petrovic

Arkeolojik kazıyı en bir derinleştirdiğimizde de o çıkıyor. Amforasında 2 film sivrilir: Mutlu Çingeneler (67) ve Tri (1965)

---

Michael Haneke

...Rahatsız seyirler diler.
Sanki sizi de silkeliyor, perdedeki vahşete ortak etmek istiyor.

"İnsan dediğimiz, alışkanlıklardan ibaret. Her şeyi tahrip ettiklerinde bile hiçbir şey değişmiş değil. Maddi dünyaları, iç dünyalarını ele geçirmiş çünkü. O nedenle de hiçbir şeye yaramayacak olsa da intihar etmekten başka çareleri yok!" (Yedinci Kıta üzerine)

"Bugünkü şiddetin tek sorumlusunun medya olduğunu söylemiyorum elbette; bu gülünç olur. Fakat gündelik şiddetin bu dönüşümünde medyaların sorumluluk payı da inkar edilemez."

Seçme: Seyri zor Funny Games (97), Der siebente Kontinent (Yedinci Kıta, 89), La pianiste (01), Cache (05)

"Duygusal ve düşünsel destek almaksızın televizyonla başbaşa bırakılan bir çocuk için, Terminator'daki bir cesetle Saraybosna'daki bir ceset arasında fark kalmaz. Videoyu geri sarınca ölülerin canlanması, cinayeti cinayet olmaktan çıkartır." (92 yapımı Benny'nin Videosu üzerine)

---

Marco Ferreri

Atıf Yılmaz'ın Düş Gezginleri (92) filminde çiftimize bir soru yöneltilir. Yani Lale Mansur ve Meral Oğuz'a. Soruyu yönelten Selçuk Özer'dir ve onlardan bir filmi daha önce görüp görmediklerini öğrenmek istemektedir. O film, Ferreri'nin akıllara (ve midelere) zarar 73 yapımı La grande bouffe'sidir.
Şair Fikret, "Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin" diye başlayan şiirini sanki bu film için yazmış.

Tüketim toplumunu eleştiren, absürd gtotesk bir sinema yaptı. Filmlerinde, sakalı çıkan kadınlar ya da evlat edinilen King Kong yavruları görmek sıradandır. En ilginç işlerinden Ciao maschio (Elveda Erkeklik), Antik Romadan 68'e, Soğuk Savaş'tan aşka birçok gönderme barındırır.
Bukovski de uyarladı: Sıradan Delilik Öyküleri (81)

Seçme: Dillinger e morto (69), L'ape regina (63), Ciao maschio (78)

---

Stanley Donen & Gene Kelly

Müzikalin Emel & Erdal'ı. Bir tatlı huzur aldılar ancak kısa sürdü.
Birlikte çevirdikleri On the Town (49), Frank Sinatra'lı hoş bir denizci müzikaliydi. Ama tabii esas meyve Singin' in the Rain (Yağmur Altında, 52). Sağanak yağmur altında direğe tutunup dans edilen sahne, purolu Che karesi kadar ünlendi.

Stanley Donen'in tek tabanca çevirdiği filmler içindeyse; Seven Brides for Seven Brothers (54) ve Charade (63) öne çıkar fikrimce. Charade, Hitchcock hayranlarına önerilir.

---

Werner Herzog

Bizim Bergama köylülerini çekse çekse o çeker...

* Filmlerinde esas gayesi, çağdaş insanın bunalımlarını resmetmektir. Bazen bu, "yerli"ler de olabilir.
* Kahramanları hep sıra dışıdır. Kaspar Hauser bir yana... 70 yapımı Auch Zwerge haben klein angefangen'deki cüceleri unutmak mümkün mü? Devenin karşısında ciyak ciyak gülümsemelerini, hayvan yakmalarını... Tod Browning'in Freaks'ını aratmaz.
* Yolculuklar, hırsın/iktidarın libasını giyer. Aguirre, El Dorado'yu bulmak uğruna adım adım çıldırmanın kollarına koşar.
Aguirre, der Zorn Gottes (72), bizi 16. y.y. Peru ormanlarına götürüyordu. Tıpkı Boorman'ın Deliverance'si gibi "çetin tabiat" da başroldedir. Müthiş bir filmdi.
* Çağdaş uygarlığın ve makinalaşmanın tehdit ettiği "yerel kültürleri" ve coğrafyaları işledi: Aborijinler, Sahra Çölü. (Fata Morgana neydi öyle!)

Seçme: Aguirre, der Zorn Gottes (72); David Lynch'ın Fil Adam'nı sevenlerin bunu da seveceği The Enigma of Kaspar Hauser (74); Stroszek (77); 20'ler yapımı Dışavurumcu vampirimize yeni bir ruh ve romantizm enjekte eden Nosferatu: Phantom der Nacht (79); Amazonların ortasına opera sarayı inşa etme yolculuğunu anlatan Fitzcarraldo (82); Körfez Savaşı belgeseli Lessons of Darkness (92)

---

David Fincher

Sinmasının gergefini, klostrofobik gerilim ile ördü. Özellikle Seven'deki karanlık/kasvetli atmosfer iliğimize işler.

Ve sürpriz finalleri elbette... Se7en (95), The Game (97) ve Fight Club (99)
Alien 3, ilk 2 filmin yanında sönüktü.

---

Ernst Lubitsch

"Garbo gülüyor." Kolay mı! Kuzey'in soğuk ilahesi, bildiğiniz gülüyor. Hem de Sovyet ajanı rolünde...

Orson Welles onun için "Bir devdi" der. Öldüğü gün, sinema çevreleri bir cümlede duygudaş olmuştu: Artık Lubitsch yok!

20lerde kimi kostümlü dramalar çektiyse de... 30'larda sıcak, keyif veren filmlere yöneldi. Kariyerinde operet ve komedi öne çıkar.
Astaire-Rogers kadar efsane Maurice Chevalier & Jeanette MacDonald çifti, şöhret basamaklarını ona borçludur. 30'larda peşi sıra operetlerde oynadılar: Aşk Resmi Geçidi, Gülümseyen Teğmen.
2 erkek + 1 kadın formülünün ilk sesli zaferlerinden Design for Living (33) ile başlayan ve basitlikten uzak romantik komedilerinde, çıtayı hep daha da ileri taşıdı.

Seçme: Ninotchka (39), The Shop Around the Corner (40), Trouble in Paradise (32), Nazi rejimini eleştirdiği inanılmaz eğlenceli -kara mizah- To Be or Not to Be (42)


3|2
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...