Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 7

Francesco Rosi

Sinemanın Susurluk savcısı... Çizme'nin müddei parmağı.

Şiir ile devrim yapmak... Metin Eloğlu, 60'larda bundan çok bahsetmiş. Ancak şiirin direkt dönüştüremediğini anlaması uzun sürmemiş.
Sanat ile devrim yapılmaz. Gelgelelim sanat ile tek tek kafalar dönüştürülebilir, dolayısıyla toplum da evrilme geçirir. Ya da öyle umulur.

Rosi de sanatın "kendisinin" direkt değil dolaylı dönüştüreceğinin farkında. İtalya'nın politik çarpıklıklarını inatla aktarmasını ona yormalı. Hep sivri, hep şeddeliydi (gelecek zaman kipi: hep de güncel kalacak). Belgelerle çalıştı, öyle kurguya aldı: Sicilya'da devlet içine sızmış mafyalar, politik suikastler, siyasal şiddet, arazi spekülasyonları, aç biilaç Güney...

Seçme: Salvatore Giuliano (62), Le mani sulla citta (63), Il caso Mattei (72), İsa Eboli'de Durdu (79)

---

Brian De Palma

Özdeşimler olmaksızın, örnek alacağımız modeller olmaksızın gelişemeyiz. illa ki olacaktır bunlar insan hayatında.
De Palma, ara duraktan özgünlüğe geçebildi mi peki?

Korku türünde Hitchcock'a öykündü hep. Kişilik bölünmelerini işledi. Bir filminde Sapık'ın duş sahnesini adeta emanet aldı. Body Double ise bir Rear Window uyarlamasıydı.
Dressed to Kill'in asansör, Carrie'nin 'domuz kanı' sahneleri fenadır yalnız. Sisters ise belki de en iyi korkusu.

Casualties of War, savaş türünde favorilere girmez.

Seçme: Scarface (83) ve Carlito'nun Yolu (93), The Untouchables (87), rock severlere hitap eden -çok da stilize/rengarenk- Phantom of the Paradise (74)

---

Krzysztof Kieslowski

"İzm"lere inanmadı hiç. Ortak paydayı, duygularda aradı.

Polonyalı'nın 79 yapımı Camera Buff'unu (Amator) izlediyseniz hatırlarsınız. Eline geçirdiği 8 mm kamera ile orayı burayı çekmeye çalışan fabrika işçisi vardır (yönetmenin alter-egosu). Bir süre sonra "onu çekemezsin, bunu çekemezsin" baskılarıyla karşılaşır. Kieslowski, daha ilk uzun metrajında sansür'e meydan okumaktadır.

Çarpıcı işi Öldürme Üzerine Kısa Bir Film'deki kasvetli/mat binalar, yine bürokrasi eleştirisidir. Mahkeme kısmı, bireyin yasalar (toplum) karşısındaki kıstırılmışlığına atıftır.

Seçme;
On Emir'in her bir maddesinin gündelik yaşamdaki tezahürünü sorgulayan 10 bölümlük Dekalog (89)
Üç Renk serisi (Mavi, Beyaz, Kırmızı)
La double vie de Veronique (91)
Öldürme Üzerine Kısa Bir Film (88)
Aşk Üzerine Kısa Bir Film (88)

"Köklü bir inanışa göre, kültür adına yapılmaya değer bir şey varsa, din/politika/tarih/milliyetçilik gibi konulara değinmelidir.
Eğer kültürün yapabileceği bir şey varsa, hepimizi birleştiren şeyleri bulmaktır. Ve insanları birleştiren o kadar çok şey var ki. Senin ya da benim kim olduğumuz hiç fark etmez, senin dişin ya da benim dişim ağrıdığında aynı acıyı duyarız. İnsanları birbirine bağlayan duygulardır, çünkü 'sevgi' sözcüğünün anlamı herkes için aynıdır. 'Korku'nun ya da 'acı'nın da. Hepimiz aynı şeylerden aynı şekilde korkarız. Bu yüzden sinemamda bunları anlatıyorum. Yoksa başka konularda hemen bölünüyoruz."

---

Otto Preminger

Tanzimatçılar'ın kültür havuzunda, 19. y.y.daki Polonya/Macar göçleri de etkili olmuştur. 30'lar yükseköğretim dünyamıza, Almanya'dan kaçıp gelen akademisyenlerin katkısı kadar olmasa da.
Otto Preminger'in Amerikan Sineması'na katkısı da aşağı kalmaz ha. Avrupa menşeli olmasından mütevellit, Kara Film'e psikanaliz/iç gerilim öğesini başarıyla enjekte etti. Gene Tierney'in periler gibi olduğu kara başyapıt onundu: Laura (44)
Whirlpool, Angel Face derken devamı da geldi.

Güzel filmler çekti, çok güzel filmler. Anatomy of a Murder (59), hukuk kümesinde bir 12 Kızgın Adam kadar cüsselidir. Duruşma, satranç masası olmuştur. Akıl oyunlarıyla, zülfü yare dokundurmalarla, Duke Ellington müzikleriyle su gibi akıp gider film.

Yanı sıra: Uyuşturucu bağımlısı bir Frank Sinatra'lı The Man with the Golden Arm (55), Bunny Lake Is Missing (65), Alan J. Pakula filmlerine çalan politik entrika Advise & Consent (62)

---

George Lucas

Lucas, bir tüccardır.:) Star Wars, sinema tarihinin Midas'ıdır.

Seri hakkında bir şey karalamak manasız. Malumun ilamından da öte olur. Tek diyeceğimiz, onun bin voltluk ışığının sadece çocukları değil çocuk kalmış büyükleri de ilelebet kendine çekeceği.

Seçme: Star Wars (77); sancılı bir gençlik/büyüme öyküsü olup, başta müzikler tam bir 60'lar nostaljisi American Graffiti (73)... American Graffiti'yi sevenler, John Hughes ve Richard Linklater'i de sevdi.

---

Nicolas Roeg

Bugün hakikatten alıcılarımız o denli irine boğuldu ki... Bilgi çağının nimetleri olsun, Yalan Rüzgarı'nı aratmayacak hızda günlük entrikalar olsun... Her şeyi kanıksadık ve her şeye antrenmanlıyız. Şaşırmıyoruz.
Bundan olsa gerek... Şaşırmıyor ve 'anlıyoruz' da. El yordamıyla da olsa anlıyoruz. Mesela 25 yıl önce bir meramınızı anlatmak için ikilemek zorunda kalırdınız. Şimdi en yakası açılmadık/tuhaf meramınızı bile, daha "allem kallem" aşamasında ağzınızdan alıyorlar.

İnsanlar büyüdükçe, korkuya da antrenmanlı hale geliyor. Kan, revan, asma kesme etkilemez oluyor. Çünkü alası ve "gerçeği", her gün odalarımıza konuk oluyor zaten. Dolayısıyla "göstermeden korkutan" yani bilinçaltına oynayan filmler makbul. Berikiler maktul. (Bu da Kanuni'nin İbrahim Paşa'sı gibi oldu.:)
Roeg'in, Venedik'i adeta tuval gibi kullandığı Don't Look Now (73), işte 'bay makbul' oluyordu.

Seçme: Kent ve çöl, uygarlık ve doğa, beyaz ve yerli karşılaştırmalı Aborijinler diyarından Walkabout (71); rock severlerin favori filmlerinden saykodelik Performance (70); belki de başyapıtı Bad Timing (80); David Bowie'li kült bilim kurgu Dünyaya Düşen Adam (76)

---

Aleksandr Dovzhenko

Devrim, evrimsiz olmaz. Olursa da, sancılı geçer. (Biyolojide hızlı büyüme ölüm getirir. Mühendislikte hız ne kadar artarsa, direnç o oranda artar.)
Birden ve "keskin" değişim, şaşkınlığa/tepkiye neden olur. Kopuş ani olduğu içindir ki, Fransa habire krallık/cumhuriyet arasına otoban kurdu. Oysa İngiltere'de köklü bir demokrasi geleneği (M. Cartha) vardı. O yüzden orada daha sütlimandı demokrasi tarihi. Hem ticaret hem de sanayi kapitalizminin ada'da doğması tesadüf değil.

Sovyetler de aynı sancıyı çekti. Bir gecede Çarlık kaftanını çıkartıp Bolşevizm paltosunu giyerek.
Dovzhenko, işte sancının "kolhoz" ayağını belgeler. O'nu izlemek, Şolohov'un 'Uyandırılmış Toprak'ını okumak gibidir.
Gelgelelim filmlerinde çok yoğun bir lirizm göze çarpar. Konu, keskin bir şiirsellikle verilir. Öyle ki içerik, biçimin ardında gölgelenir. Ancak tabiat da çok az filmde bu denli etkileyici kullanılmıştı. O başak tarlaları: Zemlya

Seçme: Zemlya (Toprak, 30), Arsenal (29)

---

Pietro Germi

İtalya'nın John Steinbeck'i... Mayhoş 'gazap üzümleri'.

Çizme'nin 'burun kısmına' mercek tutar hep. Az gelişmiş Güney'i, Sicilya'yı, buradaki emekçileri, geçit vermez gelenekleri işlemeyi çok sever. Bunu, mizahın cüppesine sarılarak yapar.
Özetle; töre komedisi ustasıdır. Derdi, ikiyüzlü ve aptalca geleneklerdir. Öyle ki (bir filminde görüyoruz); tecavüze uğrayan kadın, tecavüzcüsüyle evlendiğinde suç ortadan kalkmaktadır.

Seçme: İtalyan Usulü Boşanma (61), demiryolcuların zorlu yaşamına eğilen Il ferroviere (1956), Sedotta e abbandonata (64)

---

Sergio Leone

Spagetti Western'in çatık kaşlı ödül avcısı... Morricone pan flütleriyse insanı zevk pınarına götürür getirir.

Efsanenin maskesi düşmüştür. Vahşi Batı'dakilerin aksine, kovboy bir kahraman değildir artık. Bilakis. İliğine dek çürümüş, tüm insancıl vasıflarını hurdaya çıkarmış, sadece kendi çıkarının peşinde bir "anti-kahraman"dır.
Vatandaşı Sergio Corbucci, Meksika'da zapatista-western çeke dursun... Leone, Kurosawa'nın Yojimbo'sundan uyarlama Bir Avuç Dolar ile postnişinine kurulacağı türün kapısından girer. Ama ne giriş!

Onun çürümüş, duygusuz ve "kadın kabul etmez" evreninde; Batı'nın fethi değil kara ruhlar, kelle avcıları, ihanetler vardır. İyi ve kötü arasındaki "keskin" perde kalkmıştır. İnsan, bu evrende başkasının kanını emerek hayatta kalabilir.

İyi, Kötü, Çirkin'in mezarlık sahnesi ve Bir Zamanlar Batıda'nın istasyondaki açılış kısmı, müthiştir. Aksiyondan ziyade "bekleyişler/bakışmalar" gerginlik yaratır. Tıpkı Zinnemann'ın High Noon'u gibi.

Seçme: 4 saatlik suç/mafya/arkadaşlık destanı Bir Zamanlar Amerika'da (84); İyi, Kötü ve Çirkin (66); C'era una volta il West (68)


---

Jerzy Skolimowski

Polonya'nın "Ticani" müridi. Kırdığı heykellerse, Stalin büstleri: 81 yapımı Rece do gory.

60'larda peşi sıra çevirdiği filmlere baktığımızda... Ülkesinin "demirperde" dönemi ve genç kuşağın sıkıntıları/arayışları anlatılır (Gürcistanlı Otar Iosseliani gibi)
Sinema dili, Fransız Yeni Dalgacılarına yakındır. Kimi zaman deneysele de göz kırpar.

Seçme: 'Kaçak işçiysen katmerli sömürülürsün' diyen Moonlighting (82), Deep End (70), korku türünü denediği The Shout (78)

---

Theo Angelopoulos

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 7

Modern zaman Homeros'u... Tarih ve efsane, tango çiftleri gibi sarmaş dolaş. Üstüne de Eleni Karaindrou.

Entelektüel bir sinema yaptığı söylenebilir. Filmlerinden tat alabilmek için Balkanlar tarihi ve mitoloji hakkında az buçuk bilgi sahibi olmak gerekiyor.
Angelopoulos, bir yandan "bireyin yolculuğunu" -gayet şiirsel tonlarla- verir; öte yandan da ülkesinin Babil Kulesi gibi kat kat tarihinde gezintiye çıkartır. Amaç, toplumsal belleği bilemektir. Goethe'nin "Geçmişini bilmeden yaşayan insan, günübirlik yaşayan insandır"ını şiar bellemiştir sanki. Bu kat kat tarih anlatımı, 75 yapımı Kumpanya'da zirveye ulaşır. Tarih, mitoloji ve tiyatro sarmal olmuştur adeta.
Bireysel yolculuklar, bazen tarihi bir nostaljiye (Ulis'in Bakışı); bazense babalarını arayan o 2 çocuk gibi hayatın gerçekleriyle yüzleşme/keşif aracına (Puslu Manzaralar) döner.

Sabit plan dendiğinde Ozu, Tarkovski gibi ustalarla aynı klasmandadır.

Seçme: O thiasos (75), mest eden sahneleriyle Topio stin omichli (Puslu Manzaralar, 88), Leyleğin Geciken Adımı (91), Balkanlara hüzünlü bir Ulis'in Bakışı (95), Sonsuzluk ve Bir Gün (98)

---

Vincente Minnelli

Müzikal Sinema'nın Zati Sungur'u... Baş parende atıcısı... Böyle hünerlisini görmedik.

Müzikallerinde yapay bir dünya sunar. Renk kullanımına verilen önemse gözden kaçacak gibi değildir. An American in Paris'in (51) son 15 dakikasındaki non-stop dans hele.
Müzikal dışında da filmler çekti. Daha çok duygusal melodramlardı. Frank Sinatra'lı Some Came Running (58) ve Sunset Bulvarı'nın izinden giden The Bad and the Beautiful (52) öne çıkanlardı.

Yanı sıra: Gigi (58), Meet Me in St. Louis (44)

---

Don Siegel

Clint Eastwood parlatıcısı... Hır, gür, vur, kır'ın kalın köşeli çizgisi.

Uzaylılar ve komünizm... The Thing of Another World'un (51) bir sahnesinde uzaylılara (aslında Sovyetler'e) atfen şöyle denir: "Gökyüzüne bak, her yerdeler." Bir de uzaylı kardeşlerimize soralım bakalım, onlar ne düşünüyor! Tim Burton, 96 yapımı Mars Attack'ta sormuştu. Cevap, türümüz adına hiç de iç açıcı değildi. Uzaylılar, genelde hepimizin özelde tüm Amerikalıların temiz bir köteği hak ettiğini düşünüyordu.
Don Siegel, Invasion of the Body Snatchers (56) ile işte 51 yapımı filme şamarı patlatıyordu. "Bırak paranoyayı da, dön kendine bak" diyordu.

Noir, aksiyon, western türünde de epey üretken bir abimizdi. Bir yeniden çevrim olan The Killers (64) ve Clint Eastwood'lu Dirty Harry öne çıkar. Müfettiş Callaghan, 70'lerin sert kanun adamı tipolojisinin en iyi örneklerindendi. Gerçi Madigan'da da yapmıştı bunu Siegel.

Başyapıtı: Escape from Alcatraz (79)... İtiraz eden?

---

Yusuf Şahin

Mısır Sineması'nın Keops Piramidi... Abdülnasır'a eşlik eden kavruk Cemal'i.

Vedat Örfi Bengü vesilesiyle yabancısı olmadığımız şarkılı Mısır filmlerinden, sanatsal filmlere geçişin öncüsüdür Şahin. Filmlerinde İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisi vardır. Kenar mahalle berduşları, zorluklarla savaşan tarım işçileri, sendikalı solcular görürüz.
Öte yandan Yusuf Şahin'in kamerası, tarihin çemberinde yuvarlanmaya epey meyyal. Kah İbn Rüşd Kurtuba'sına gider, kelam tartışmalarına kulak kabartırız; kah Napolyon'un ünlü seferini karşılarız. Bazense ulusalcı damarımız kabarır; Kudüs'ü Hıristiyanlardan kurtaran Selahattin Eyyubi ila kanalı millileştiren Nasır'ı aynı sığaya alırız.

Seçme: Bab el hadid (Merkez Garı - 58)... Hind Rostom yakın zamanlarda ölmüştü. Bu filmde ne fettandır bir bilseniz.

---

Mohsen Makhmalbaf

Köklerinde veya hemen takibinde "iç savaş" olmayan esaslı bir devrim belki gösterilebilir. Ama Muhsin Bey'den etkilenmemiş İranlı sinemacı asla!

Onun 'büyüleyen' sinemasında 3 öğe belirgindir:

1) İnsancıllık... Nun va goldoon filminin son sahnesinde niza beklerken; 'ekmek' ve 'çiçek' uzatılır.
2) Kadının, mollalar rejiminde çektiği eza... (aslında ülke sinemasının karakteristiği)
3) Kurgu ve gerçeğin birbirine dolanışı... Belgeselimsi tarzda, film içinde 'film çekim öyküleri' görürüz: Salaam Cinema'da (95) yönetmen olmak isteyen adaylara sorular yöneltilir... Nassereddin Shah, Actor-e Cinema (92) ona keza.

Seçme: İran'ın Atları da Vururlar'ı Bicycleran (Bisikletli, 87), göz okşayan pastoraliyle Gabbeh (96), Nun va Goldoon (96)

*

İRAN SİNEMASI severlere: İki Bacaklı At ya da Dört Bacaklı İnsan (Evrensel Yayınları)

---

Douglas Sirk

"Ayna"lara düşkün yönetmen... Rock Hudson'un sağdıcı... Fassbinder'in esin perisi.

Karlı bir akşam, dağ evindeki şömine başında usulca sohbete koyulmuş aşıklar... Ya da hüzne eşlik eden sonbahar yaprakları... Akla önce onu getirmelidir.
Sirk, "melodram"ın en büyük ustasıdır. Ele aldığı konular klişe ise de (toplum baskısının engellediği yasak aşklar, anne kız çatışmaları vb.), anlatma şekliyle bunu bastırır. Ölçülü bir melodramdır bu. Ayrıca teknik ustalık hemen kendini belli eder.

En İyileri: All That Heaven Allows (55), Imitation of Life (59), Magnificent Obsession (54), Written on the Wind (56)

---

Takeshi Kitano

Dolls (2002), perdeyi tuval gibi kullanmıştı.

Japon yönetmenin flmlerine "sessizlik" sinmiştir. Fazla konuşma olmaz. Görüntülerle anlamamızı istiyor gibidir.
Filmleri, pis işlere bulaşan kanun adamı ve yakuzalarla; naif öyküler arasında gider gelir. Yönetmenler, bir yerden sonra kozasından sıkılıp tarzını değiştirmek isteyebilir.

Yol filmi Kikujiro'nun Yazı (99), iki zıt karakteri ve duygusallığıyla Jan Sverak'ın unutulmaz Kolja'sını (96) anımsatır.

Seçme: Hana-bi (97), Sonatine (93), 'sessiz' bir sörf sergüzeşti A Scene at the Sea (91)

---

Howard Hawks

Çok geniş bir yelpazede (film noir, western, komedi, müzikal) salındı.

Kahramanlarının gözüpek olduğu bir sinemadır. 'Erkekler arası arkadaşlık' motifi yoğundur. 'Serüven arayışı' da.
31 yapımı Scarface, Al Capone efsanesinin sinemadaki başlangıcıdır. Sonrasında çevireceği Bogart'lı The Big Sleep (46) ile birlikte en iyi 2 noir'inden biri sayılır.

Hawks, screwball (romantik aşk komedileri) ustasıdır. Kadın ve erkek önce kavga eder, sonra 'birleşirler'. Erkekler, kadınlardan kaçarlar ekseri; ama bu uğurda da komik duruma düşebilirler: Kadın kılığına girmek gibi.
Katharine Hepburn ve Cary Grant'lı inanılmaz keyifli Bringing Up Baby (38), türün başyapıtıdır.

Öte yanda Howard Hawks sineması -Ford kadar değilse de- 'milliyetçi' bir damar da taşır. Amerikan değerlerinin yüceltildiği görülecektir. Nasıl ki 2. Dünya Savaşı evvela Disney fabrikasında kazanıldıysa... Her neyse. Sergeant York filminde 'düşmanları' bir bir esir alan kahraman köylüyü anımsamak yeterli.

Yazılmayanlardan: Casablanca'nın rüzgarından nasiplenen To Have and Have Not (44), western severlerin ıskalama lüksü olmadığı Red River (48) ve Rio Bravo (59), hava kuvvetleri dünyasından bir screwball Only Angels Have Wings (39), bir deney faciası Monkey Business (52)

Başyapıtı: His Girl Friday (Cuma Kızı, 40)... Basın dünyasında geçiyor ve sinema tarihinin en geveze filmlerinden. Makineli mitralyöz gibi. Kahkahaya dur yok durak yok. Tam bir Pazar öğle kuşağı filmidir. Yanı sıra medya eleştirisi

---

Josef von Sternberg

Rossellini ve Ingrid Bergman neyse, Sternberg ve Dietrich de o. Simbiyoz beslenme. Derken 'Lola Lola'sını mevcutlu aldı, Amerika'ya göçtü.

Dışavurumcu bir dram ustasıdır Sternberg. Sinemasında, tıpkı çağdaşı Stroheim gibi subayların/aristokratların dünyasında geçen aşk ve sadakat öyküleri görürüz. Dietrich'i oynattığı ve şuhluğundan sonuna dek istifade ettiği bidüziye filmde; özellikle de ünlü Şanghay Ekspresi'nde.
Fakat Dietrich de ne vamp bir kadındır.

Seçme: Sessiz dönemin en iyi ganster filmlerinden Underworld (27), kalabalık sahnelerdeki hakimiyetiyle King Vidor'un The Crowd'unu aratmayan The Docks of New York (28), puslu ve yıkıma götüren sokaklarıyla Der blaue Engel (Mavi Melek, 30), ışık/gölge kullanımında aşmış Şanghay Ekspresi (32)

---

Zoltan Fabri

Almanlarla Macarları bir futbol müsabakası etrafında yan yana getirmeyi başka kim akıl edebilirdi? : Cehennemde İki Devre.
Ya Nemeçek? Macun, botanik bahçesi, bekaretini kaybetmemiş çocukluk... Pal Sokağı Çocukları iyi ki filme alındı ve iyi ki o çekti.

Değerli Onat Kutlar, Sinema Bir Şenliktir ismini taşıyan kitabında şöyle der:
"Zoltan Fabri ustanın Beşinci Mühür adlı olağanüstü güzel filmini izledik. Savaş yıllarında kendi küçük evrenlerinin yanıbaşındaki bir meyhanede, olayları izleyen iyi niyetli üç küçük burjuvanın serüvenini, daha çok psikolojik motifleri öne alarak inceleyen bu film, Macar gerçeğini çok yönlü verebiliyordu."

Yanı sıra: Efsunlu lunapark sahnesi için bile izlenebilecek Atlı Karınca (Körhinta, 56), Macarlar (78)

---

DIŞAVURUMCU ALMAN SİNEMASI

Versay Almanyası'nın yaşadığı sıkıntılardan filizlenir. 'Çarpıtılmış / deforme' bir dünya yaratılır. Her şey abartılıdır, plastiktir: Işık ve gölge kullanımı, çoğu stüdyoda yaratılan geometrik dekorlar, makyaj, kostüm, karakterlerin jestleri, eğik kamera açısı, "sis"li sokaklar... Her şey. Sokak bir yana. Merdivenler ve aynalar da başlı başına korku öğesidir.
Dışavurumcu evrende canlı-cansız her şey şeytanidir. Ölüm, her yerde pelerinini giymiş hazır beklemektedir.

Fetiş oyuncuları vardır: Conrad Veidt, Werner Krauss, Emill Jannings, Brigitte Helm...
Helm, 28 yapımı Alraune'de laboratuvar ortamında "imal edilen" bir yaratığı oynar. Alraune, toplum mühendisliğine soyunmuş bir grup çılgın bilim adamının, yapay ortamlardaki döllenmeler vasıtasıyla "yarattıkları" kadının hikayesidir. Sonrasında, tıpkı Otto Rippert'in Homunculus'u gibi kişilik bölünmeleri yaşayacak, "efendilerine" isyan edecektir.
Yaratılan canavarların bir süre sonra kontrolü kaybedip herkesin sonunu hazırladığı senaryolar, Dışavurumculuğun gözde konularından.

Birkaç sembol film;

- Der Golem
- Mumyalar Müzesi / Paul Leni
- Asphalt / Joe May
- Prag'lı Öğrenci
- Faust / Murnau
- Nosferatu
- Die Straße / Karl Grune ...> Bir sahnede "sokak"taki insan yüzü iskelete döner.

*

Robert Wiene

Dışavurumcu Alman Sineması'nın manifestosunu yazan adam: Das Cabinet des Dr. Caligari (Doktor Caligari'nin Muayenehanesi, 20)
Burada bilim adamı, zorbalığın ve kötülüğün temsilcisidir. Bir kurbanı hipnotize eder ve başka insanları öldürmeye iter. Kurban, bir süre sonra delilik ve ölüm arasında gider gelir.
Bilimi kötü amaçlarla kullananlar, 3. Reich'i çağrıştırır. Siegfried Kracauer'in, Dışavurumcu Sinema'da Nazi nüveleri araması boşuna değil. (bknz Caligari'den Hitler'e)

Orlacs Hände (Orlac'ın Elleri, 24), Wiene'nin diğer ürkütücü işi. Bir müzisyen, "yabancı el" sendromuna kapılır. Ve o eller, kendisine "öldür"ü telkinlemektedir.

*

Friedrich Wilhelm Murnau

Dışavurumcu Alman Sineması'nın orkestra şefi.

Nosferatu (22): Hala vampir filmi dendiğinde ilk referans verilen... Kel kafalı koca kulaklı vampirin "gölgesi" üstümüze üstümüze geliyordu.
Der letzte Mann (24): Belki de başyapıtı. Yaşlı bir otel kapıcısı işinden atılır ve tuvalet temizleyiciliğine verilir. Filmdeki kapıcının "üniformasını" bir caka satma aracı görmesi, militarizm eleştirisidir.
Sunrise (27): Taşralı adam, kendisini ayartan kentli kadına uyarak karısını öldürmeye karar verir ve (...) Murnau'daki kır/şehir ikiliğinin ilk örneği. Daha sonra tekrarlayacaktı çünkü: City Girl (30)
Tabu: A Story of the South Seas (31): Son filmi, doğaya lirik bir övgü.


5|1
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...