Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 6

Gillo Pontecorvo

Cemal Süreya, 99 Yüz kitabının Rasih Nuri İleri bölümünde, ondaki arşiv tutkusunu hicveder. Rasih Nuri o denli arşiv meraklısıdır ki der, mesela bir devrim olsa devrimin kendisini 2. plana atar. Hemen devrimin "bildirisini" ele geçirip arşivlemenin peşine düşmüştür çünkü.

Pontecorvo, 20. y.y.nin Marksist kamerası... Kırmızı kaplı devrimden, habire bildirim sayfaları açar. Efendilerin "sömürgeciliğini" ve buna isyan eden halkları görüntüler. Onu izlemek, Marc Ferro'nun Sömürgecilik Tarihi'ni yahut Fritz Fanon'un malum kitabını okumaya benzer.

Seçme: Her devrin başyapıtı La battaglia di Algeri (Cezayir Savaşı, 66), Kuzey Afrika'nın yerini Antiller'e bıraktığı -Marlon Brandolu- Queimada (69), ETA eylemlerine bakan Ogro (79)

---

Kaige Chen

"Kızılırmak seni seni. Fabrikaya tutsam seni!"
Aşık Veysel, tehlikeyi sezmiş olmalı.

Toplumdaki değişimler, sanata illa ki yansır.
Sözlü/göçebe kültür, ölmek üzere. (son temsilcilerinden birini de geçen aylarda gömdük). Bir dönemler el üstünde tutulan ozanlar/aşıklar, yerleşik yaşam oturdukça büsbütün kenara itildi. Osmanlı'daki şehir/saray kültürü ila halk kültürü çatışması, günümüzde saray lehine çözümlenmiş gibi. Üst kültür, ipleri eline aldı. Saray şairliğinin kapısı, dergah kapısı gibi.
Kırsalın çözülüşü, göç, şehirleşme, iletişimdeki gelişmeler derken ozan büsbütün 3. lige düştü. Sadece folklorik bir simge olarak kaldı.
Yerini, köy ile kentin asimetrik kaynaşımı olan ucube sentezler (arabesk) ya da "bir acaip türküler" aldı.

Öte yanda... Müziğin sağaltıcı gücü malum. 80'lerde "seni sevmeyen ölsün"ü çalan seçim araçları, o gücün farkındaydı. O parçanın verdiği vecd hali partiyle özdeşleştiğinde, oy verme refleksi de etkilenir.

Kaige Chen'in 84 yapımı Yellow Earth'ını izlerken bunları düşündüm. Bir Çinli asker, halk türkülerini derlemek için köyleri dolaşıyor filmde. Türküler, insana mücadele gücü verir; paydada birleştirir. Hey gidi eski cönk'çüler.

Çinli usta, ünlü Elveda Cariyem'in de (93) yönetmenidir.

---

Michael Curtiz

"Yeniden çal Sam."

Filmin etkisi o denli büyük oldu ki. Bugün hala Avrupa'nın kimi şehirlerindeki cafeler "Rick'in Kahvesi" adını taşıyabiliyor. Sanatın, insanları nasıl ortak bir duygu zemininde birleştirdiğine bir örnek de bu. Tabii havaalanında geçen, 1942'nin civcivli Avrupası'nı Nazizm'den kurtarmaya yeminli idealist finalin de etkisi olmuştur: Aşka vakit yoktur, yapılacak daha önemli işler vardır.

Seçme: Casablanca (42), dram'ın fendinin noir'i yendiği Mildred Pierce (45), ABD vatanseverliğinin şaha kalktığı müzikal Yankee Doodle Dandy (1942) ve saklı başyapıtı Angels with Dirty Faces (Kirli Yüzlü Melekler, 39)

--

Fred Zinnemann

Bireyi öne çıkartarak, dönemin aksayan yönlerine ışık tutar. Her filminde bir toplumsal arka plan bulunur. Marlon Brando'nun siftah yaptığı 'The Men'deki gazi üzerinden savaşa dokundurmuştu misal.
Ancak öncelikle "bireyin" sinemasıdır bu. Psikolojik derinlik kazanmış bireyin.

High Noon, bir western ve sinema başyapıtıdır. Olaylar, gerçek zamanlı akar. Kasaba tarafından yalnız bırakılan şerif (Gary Cooper), kendisiyle hesaplaşmaya gelecek belalıları beklemektedir. Saat tiktaklarının verdiği gerilim hissi müthiştir. Siz de şerif gibi beklersiniz... Yine "bireyin" iç dünyasına odaklanmış; arka plana da "kitlesel korku"yu almıştır üstat. Şerifi yalnız bırakan kasabalı, ABD halkının MacCarhyciliğe duyarsızlığıdır.
"Terk Etme Beni Sevgilim" parçası da tragedyaya karışmış Jülide Gülizar sesi olur çıkar. Filme ayrı hava katmıştı.

Seçme: High Noon (52), kumsaldaki sevişme sahnesiyle ünlenmiş savaş dramı From Here to Eternity (İnsanlar Yaşadıkça, 53), Thomas More biypgrafisi A Man for All Seasons (66) ve Julia (77)

---

Claude Sautet

Küçük burjuva çevrelerin yılmaz kaleydoskopu... Sinemanın 'orta yaş krizi'.

Özellikle 70'lere tarihli filmlerinde, orta yaşları geçen ve hayat muhasebesine koyulan adamlar görürüz.
Hayat Bağları ise unutamadığım filmidir. Michel Piccoli ve Romy Schneider, yasak/naif bir aşkın taraflarıydı. Romy ne güzeldi bu filmde. Daktilo kullanırkenki o dağınık ama ciddi hali aklımdan çıkmaz. Tıpkı o meşum "kaza" sahnesi gibi.

Seçme: Les choses de la vie (Hayat Bağları, 70), gangster sinemasında da rüşt ispat ettiği Classe tous risques (60) ve Max et les ferrailleurs (71)
Başyapıtı: Un coeur en hiver (Ayazda Bir Yürek, 92)... Başrolde "keman".

Max et les ferrailleurs'un tema müziği ile başbaşa bırakıyorum. Lütfen dinleyin, tanıdık gelecek.:)


---

Joseph Losey

McCarthy sürgünü... 'Bozuk düzen' ekskavatörü... Sinemanın 'efendi-köle diyalektiği'.

Sıkı bir yönetmendir Losey. İngiltere dönemi filmlerinin ana eksenini, yukarıdakiler ve aşağıdakiler çatışması oluşturur. Bu anlamda 2 başyapıtı; Arabulucu ve Uşak'tır. Özellikle Uşak, Renoir'in Oyunun Kuralı ila Ivory'in Günden Kalanlar'ı arasında durur.

Kare-as'ı;

* The Servant (Uşak, 63): Bir soylu ve uşağın ters-yüz edici ilişkisi üzerinden, okkalı bir sınıf eleştirisi.
* The Go-Between (Arabulucu, 71): Soylu bir kadın ve köylü bir adam arasında aşk mektupları getirip götüren arabulucu üzerinden, yine sınıf çelişkilerine bakılır. Victoryen İngiltere'nin bağnazlığı yerilir. Zamanda gidiş dönüşler, Resnais filmlerini hatırlatır.
* Accident (67): Oxford çevresinde geçen filmde, bir kız öğrenci ve bir öğretim üyesi yakınlaşır. Arka planda, üniversite kurumunun cilası kazınır.
* Mr. Klein (76): Alman işgali altındaki Paris'te, Yahudilere ait sanat eserlerini 'ucuza kapatan' bir tüccarın öyküsü... Fransız halkının mezalime olan kayıtsızlığı irdelenir.

"Film bir köpektir. Başı ticaret, kuyruğu sanattır. Köpek, ancak kırk yılda bir kuyruk sallar."

---

Kenji Mizoguchi

Japon sinemasının, Ozu ve Kurosawa ile birlikte en büyük 3'lüsünden biri.

Bir Mizoguchi filmi izlediğimizde 2 şeye hazırlıklı olmak gerekir. Bunlardan biri eski (öz kültür) ve yeni (Batılı değerler) çatışması.
Hep "öz kültür"ün tarafında saf tuttu. Sinemasında, Ukikusa monogatari'den (34) başlayarak kabuki toplulukları ve no tiyatro kumpanyaları görürüz. 39 yapımı Zangiku monogatari'nin son kısmı, caddeden geçen kumpanya sahnesi göz alıcıdır.

Diğeriyse... Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yolu kadından geçen yönetmenler dendiğinde akla gelecek İLK isimdir. Geyşalar, baba/koca/inanç baskısı altındaki kadınlar, fahişeler... Hep yazgısına boyun eğerler. Öyle ki, insan bir Mizoguchi filmini yorumlarken söze "kadının maruz kaldığı..." yollu girmeye çekinir. Türkiye'nin başkenti Ankara demek gibi gelir.

Toplumsal çelişkilerden beslenen sinemasında, plan/sekans önemli yer tutar.

Seçme: Sadece görüntüleri için bile izlenebilecek Yağmurdan Sonraki Soluk Ayın Öyküleri (1953), The Life of Oharu (52), Sansho dayu (54), Oyu-sama (51), Akasen chitai (56)

---

Yasujiro Ozu

Üçlünün ortanca evladı... En ihmal edilmişi.

Filmlerinin her biri, sanki aynı bütünün küçük parçaları gibidir. Değişen toplumda alt üst olan "aile"ler görürüz. Değerler hızla aşınmaktadır. Baba, çocuklarıyla çatışır (Banshun). Yeni kuşak, eski kuşakla çatışır (Tokyo Monogatari)... Kızını evlendirince ağlayan babalara da rastlarız.

Ozu'nun büsbütün dingin/minimalist olan sinemasında, tabiat görüntülerinin de insanı dinlendirdiğini ekleyelim.

Seçme: Tartışmasız başyapıtı Tokyo monogatari (53), 'televizyon iletişimsizleştirir' diyen Ohayo (59), Banshun (49), Bakushu (51)

---

Milos Forman

Mizah, bazen ayakta kalmak için tek yoldur... Yani trajedinin ortasında, uçurumun kenarındasınızdır. Çıldırmamanız işten değildir. Siz de acılara gülmeyi öğrenirsiniz. Böylece uçuruma sevdalanan eski zaman atları olmaktan kurtulursunuz.

İşte Çek Yeni Dalgası, bunun mihmandarlarından biriydi. Zaten Çek geleneğinde, Aslan Asker Şvayk'tan beri hep bir güldürü damarı mahfuzdur. Bir trajedinin ortasındayken bile dönüp kendi acına gülebilmek; hatta alay edebilmek...
60'lar Çek Sineması; bürokrasiyi, baskıları, burjuva tüketim toplumunu, boş inanları eleştirdi. Fakat bunu doğrudan/ajit bir dille yapmıyorlardı. İdeolojik söylev, simgesel/alegorik bir anlatıma yedirilerek veriliyordu. Intimni osvetleni ile Ivan Passer, bunun nefis bir çeşitlemesini sunuyordu.

Forman'ın "ilk dönem" filmlerini de o minvalde okumak gerek: The Loves of a Blonde (65) ve Hori, ma panenko (67)

2. Dönem'den Seçme: Guguk Kuşu (75), müzikallerin en bir 'çiçek çocuklusu' Hair (79), Amadeus (84)

---

Jiri Menzel

Bir üstte Çek Yeni Dalgası için söylediklerimizin tam karşılıklarından biri. Her filminde bürokrasiyi, iktidarı, ikiyüzlü kentsoyluları eleştirdi. Ama bunu hep bir mizah (alaycı bir mizah) perdesi altında gerçekleştirdi.

Sıkı Denetlenen Trenler, mizah ve dramı nefis harmanlayan; tek savaş sahnesi göstermeden savaşı eleştiren nefis bir filmdi.
Benim Küçük Tatlı Köyüm, aynı şekilde bir köyü ve günlük yaşamı tüm sıcaklığıyla yansıtıyordu.

Seçme: Sıkı Denetlenen Trenler (66), Vesnicko ma strediskova (Benim Küçük Tatlı Köyüm, 1985), Skrivanci na niti (Öksedeki Tarla Kuşları, 90)

---

Alain Resnais

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 6

"Hafıza"nın sinemacısı. 'Şimdi', ancak geçmişin haznesi üzerinden görüş kazanır.

Kısa metrajlı resim üçlemesini (Van Gogh, Guernica, Gauguin) takip eden Gece ve Sis'te, sıradan faşizmle yüzleşti. Yıkıntıların altındaki Nazi canavarının tek dişini gösterdi; her an hortlamaya hazır uyarısı yaptı. Ancak bu filmi dışarıda bırakırsak denebilir ki: Onda bellek, ideolojik olmaktan çok duygusaldır; rasyonellikten çok şuuraltıyla ilgilenir. Geçmişten bir "an", aniden belleğin kumsalına vurur ve "şimdinin" kabuk bağlamış yarasını kanatır. Hiroşima Sevgilim'i hatırlamak kafi.
Resnais izlemek zordur, çaba ve dikkat ister. Çünkü yönetmen belleği odağa alırken, tıpkı Nolan filmleri gibi çizgisel akışı bozar. Geçmiş ve gelecek, hayal ve gerçek iç içe girer: Geçen Yıl Marienbad'da gibi. Kobay olma içerikli Je t'aime je t'aime (68) gibi.

Resnais maddesinde belleğin azizliğine uğramak.:) 80'lerde çevirdiği çoğu filmi anımsayamadım. 1'i hariç. Depardieu'nun oynadığı Amerika'daki Amcam, davranışçılar ve bilişselciler arasında münazara konusu olabilir mesela.:)

Seçme: Hiroshima mon amour (59), Nuit et brouillard (55), L'année dernière à Marienbad (61), Smoking/No Smoking (93), yaşam/anılar/sanat zeminli Providence (77)

---

David Lynch

'Tekinsiz'in sinemacısı... Mantığın raf kaldırıcısı... Sanatların yedincisinin James Joyce'si.

Özellikle son dönem filmleri yap-boz gibidir. Lucas, Marx'ı; Lacan, Freud'u; Zizek, Hitchcock'u bu kadar kurcalamamıştır herhalde.
Kendisi açıklama getirmiyor fakat. 'Müritlerini' yap bozlarıyla baş başa bırakıyor. Lynch, açık kapı'ları seviyor. Her izleyicide farklı 'alımlar' uyansın istiyor.

Filmlerinde tekinsiz ortamları, görünenin ardındaki sapkınlık/şiddet örülü dünyayı anlattı. Kayıp Otoban'daki o saksafoncu olsun; Mavi Kadife'de Jeffrey'in kesik kulağın izini sürerken tam ortasına düştüğü cehennem olsun...
Kabus gibi Erserhead'dan başlayarak, bizi korkularımızın labiretinde 'düşsel' yolculuğa çıkarttı hep.
'Aykırı' yüzler sunarken, bir yandan da onlarla empati kurdurdu: Fil Adam

Seçme: The Elephant Man (80), Blue Velvet (86), Wild at Heart (90), Lost Highway (97)

"Her şeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir. Anlamlardan konuşmak beni rahatsız ediyor. Çünkü anlam çok kişisel bir şeydir ve herkese göre değişir."

---

Hsiao-hsien Hou

'İstirham ediyorum' günlerinden, 'öpüldünüz'e...
Her şey hızla değişiyor. Münir Nurettin'den Zeki Müren'e değin keskin geçişler çok azmış. Oysa Fecri Ebcioğlu şapkasının altından bugüne bir yığın tavşan doğdu. Hepsi farklı renkte, farklı kokuda.

Değişimin acı bilançosunu yapan Tayvan Yeni Dalgası'nın 3 büyüğünden biri.
Ülkesinin 20. yüzyıl "tarihine", siyasal-toplumsal-kültürel değişimin veçhelerinden bakar. Sinemasının otobanı, Çin/Tayvan hattından geçer. Ancak tali yollar üzerinden kurgular bunu: Sürgün, aileler, kuşak çatışması yaşayan çocuklar/gençler... Anayoldaysa Çin-Tayvan savaşı vızır vızır akmakta. Otobiyografik bir sinemadır yaptığı.
Duru öykü anlatıcısıdır Tayvanlı. Filmleri sakindir. Uzun planlar boldur.

Seçme: A Time to Live and a Time to Die (85), çocukluğumuzun yaz günleri ve karne tatili sıcaklığında A Summer at Grandpa's (84), başeseri A City of Sadness (89)

---

Emir Kusturica

Balkanlar'ın alegorik gözü. Bir Yugoslavya dengbeji.

Ülkesinin sancılı dönemlerini "aile öyküleri" üzerinden anlatıyor oluşuyla... Bir üstteki Hou sinemasının, mizah/düş ve Goran Bregovic serpiştirilmişidir.
Bu aile dramları, ilk dönemine ait Sjecas li se, Dolly Bell (81) ve Babam İş Gezisinde (85) filmlerinde daha belirgin. Samimi, sıcak ama yer yer acıtan aile öyküleriydi. Birinde "baba" hastalanıyor ve aile, "pause'lenmiş ilişkilerini" keşfetme sınavından geçiyor. Diğerinde yine bir baba sürgüne gönderiliyor ama çocuklara "iş gezisinde" olduğu söyleniyor.
Öyküler, çocukların gözünden anlatılıyor. Çocuklar bir yandan da ilk aşkı keşfediyor.
Kusturica, arka fona Tito-Stalin çatışmasını da alıyor. Ancak simgesel bir mizahla. Underground da öyle değil miydi.

Başyapıtı, Çingeneler Zamanı. Şiir gibi anlatımıyla, nefis müzikleriyle, doğal oyunculuklarıyla ve tabii Perhan'ıyla.

Seçme: Çingeneler Zamanı (88), adı gibi düş Arizona Dream (92), Underground (95), Kara Kedi, Ak Kedi (98)

---

Louis Malle

Sinemadan gelen "Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım" çığlığı... Her türde at koşturdu. Alice Harikalar Diyarında çeşitlemesi dahil: Black Moon (75)

İlk işi Ascenseur pour l'echafaud (58), Clouzot filmlerine benzer. Sıradan bir polisiyeden, bir gerilim şaheseri çıkartılır. Özellikle Miles Davis'in nefis caz soloları film kadar ünlüdür.

Malle, esasen 'küçük burjuva dramların' virtüözü. Filmlerinde çekirdek aileler görürüz. Mükellef yemek masaları, aldatan çiftler... Cinselliği sık vurgularken, yer yer sınırları zorlar. Le souffle au coeur (71) filminde, anne-oğul arasında ensest ilişki görürüz.
Bazen burjuva aileler üzerinden Paris 68'i deşer. De Gaulle sallanır gibi olduğunda, aile de telaşa kapılır: Milou en mai (90)

Büyüme öykülerini ve "çocukları" da sever. Zazie Metroda (60) ne garip bir filmdi. Hele Zazie ve amcasının Eyfel Kulesi'ne tırmanıp indikleri kısım.

Yanı sıra: 'Tek mekanda felsefi sohbetler' diye özetlenecek My Dinner with Andre (81), varoluşçu Le feu follet (63), savaşa çocuklar cephesinden bakan Au revoir les enfants (87)

---

David Lean

Savaş trompetçisi... Epik solukların, dev bütçeli tarihi filmlerin yönetmeni... Charles Dickens takdimcisi... Oryantalist.

Bugün savaş ve tarih türü sevenler için Arabistanlı Lawrence ve Kwai Köprüsü, sanki iki Faberge Yumurtası.

Seçme: Kwai Köprüsü (57); Lawrence of Arabia (62); yasak aşkı işlerken, aldatılan eşleri de "ıskalamayan" derinlikli karakter çalışması Brief Encounter (45); Great Expectations (46), Ömer Şerif'li ünlü Dr. Jivago (65)

---

Sergei M. Eisenstein

Destanların soluğu, gerçeği inkar etmeden de yakalanabilir.

Üstat, tarihi bir olayı alarak onu epik bir şölene dönüştürür. Gerçeklere sadıktır; ama kimi "eklemelerle" hikayeye coşku katar: Odessa merdivenlerindeki katliam sahnesi gibi...
Onun sineması, bireysel kahramanlara cevaz vermez. Kahraman, yığınlardır. Potemkin denizcileridir, denizcilerin safına geçen kruvazörlerdir, Odessa halkıdır. Hatta 'zırhlı'nın kendisidir.:)
Ancak 13. y.y.da geçen Aleksandr Nevsky ile yüzünü kitleden bireye, güncelden tarihe dönmeye başlar.

Eisenstein, aynı zamanda bir kuramcı. Kurguya açılımlar getirmiştir: Farklı zaman ve mekana ait görüntüleri ardı sıra kullanmak gibi... Kamera, 2 ayrı noktayı peş peşe görüntüler. Bu 2 nokta arasında doğrudan bir organik/mantıksal bağlantı olması gerekmez. Burada amaç, seyircide etki uyandırmaktır. Mesela Grev filminin son kısmında askerler çayırda işçileri katlederken, hemen 2 saniye sonra kamera şehrin öbür ucundaki bir mezbahayı görüntüler (sığır kesilmektedir). Böylece izleyici, işçilerin katledilmesi ile hayvanların kesilmesi arasında bir benzeşim/mantıksal dizge kurar. Yani kurgu, bir yönlendirme aracıdır.

Seçme: Bronenosets Potemkin (25), Stachka (Grev, 25), Oktyabr (Ekim, 28), buz üstündeki destansı savaş sahnesiyle mest eden Aleksandr Nevsky (38), Korkunç İvan (45)

"Sanat, dünyayı yansıtan bir ayna değildir. Dünyayı biçimlendireceğiniz bir çekiçtir." (Mayakovski)

---

George A. Romero

Yorumsuz tarih zor... Tek marifeti ağır zırhlı taşımak olan Ortaçağ kapıkulu serüvencilerinden, bugünün şövalye diye anılan "romantik kahraman"ı yaratılacaktı.

Romero'nun yorumu çok daha makul... O'nun korku/vahşet örülü filmlerinde, amaçsızca salınan "zombi"ler görürüz hep. Bazen süpermarket yağmalarlar; bazen askeri üslerde karşımıza çıkarlar. Romero, zombilerle çağın ruhsuz insanını işaret eder. Tüketim toplumu ve silahlanma eleştirisi yapar. Zaten onun filmlerinde politik göndermelere yabancı değiliz.

Seçme: Night of the Living Dead (68), Dawn of the Dead (78), muhteşem Creepshow (82) ve Monkey Shines (88)

---

Joel & Ethan Coen

İki baş, bir beden.

Bu kardeşler, absürd mizahı kara sinema ile harmanlamakta ustadır. Absürdlük; olayların bir yerden sonra 'arap saçına dönmesinden' ve karakterlerin düştüğü durumdan kaynaklanır. Yine filmlerinde beceriksiz/tutunamayan kahramanlar ganidir: Fargo'da karısını kaçırtan adam, Raising Arizona'da Nicolas Cage.
Şiddet yüklü debutları Blood Simple (84) ve 91 yapımı Miller's Crossing, neo-noir familyadan göz kırpar.

Kafka romanları kadar bun veren Barton Fink, bir senaristin yazma kabızlığı üzerinden Hollywood/yapımcı eleştirisi çıkartır. Yazar, evrensel fare kapanında ne kadar bağımsızdır? John Goodman, sigortacı yan rolünde 90'ların en rahatsız edici kompozisyonlarından birini çizer. Yangın bölümü, yedi düvele destandır.

Seçme: Barton Fink (91), Büyük Lebowski (98), Fargo (96), Orada Olmayan Adam (2001)

---

Terry Zwigoff

Caz... Yeraltı kültürü... Çizgi roman =

2000'ler kültü Ghost World'da toplum dışı ve 'loser' karakterler görmüştük. Eski plak arşivi yapan adam hatırlanacaktır.
Amerikan bağımsızları, ülkedeki sosyal dokuyu "çizgi-roman" kültürü ile anlatma eğilimine yabancı değil. Bunu Wes Anderson'da görürüz mesela. Bir de Zwigoff'ta. Öyle ki... Crumb'un sonlarına doğru üst üste gelen "çizgilerle" adeta Amerika'nın doğuş yıllarını anlatmıştı.

Seçme: Caz dolu bir yolculuk Louie Bluie (85), sıra dışı çizgi romancı Robert Crumb belgeseli/röportajı Crumb (94)

---

Spike Lee

Sanat alanında bir devrim havası yaratan ve hızla yayılan yenilikler; büyük toplumsal değişimlerin kavşağında olur. Özellikle yeni kuşak, eskiyi/geleneği beğenmemeye başlar. Söyleyecek yeni sözleri vardır ve bu sözler, eskinin kalıplarına ve aşınmış değer yargılarına sığmamaktadır. Yeni içerik, biçimlerini de beraberinde getirir.
Tabii yeni olmakla iş bitmiyor. Her yeniliğe de olumlu yaklaşılmaz. Yeni olup olmadığını, eski ile kıyaslama yoluyla anlarız: Eskinin üzerine ne katabilmişlerdir? Eskiye ne gibi üstünlükleri vardır? Onu aşabilmişler midir?

1960'lar kavşağında Malcolm X, Luther King vb. ile başlayan siyahlara özgürlük hareketi, sinemada da yansımasını bulacaktır. O yılların kimi filmleri, siyah adamın maruz kaldığı ayrımcılığı/ön yargıyı işler: In the Heat of the Night, To Kill a Mockingbird, A Raisin in the Sun gibi... (Sidney Poitier'i unutmak kabil mi)

Peki Spike Lee 'yeni'lik getirebildi mi? Eskinin üzerine ne katabildi?
Siyahların perdedeki haklarını, artık 60'lardaki gibi beyaz yönetmenler dağıtmayacaktı mesela.
Ancak bir yandanda 70'lerdeki "Blaxploitation"u (zenci istismar filmleri) düşününce... Aslında Lee'nin çok da radikal olmadığı söylenebilir.

92 yapımı Jungle Fever'indeki zenci adam/beyaz kadın aşkı, 60'lar yapımı A Patch of Blue ve Guess Who's Coming to Dinner'i hatırlatır.

Seçme: Sokakların tutuşmak için bir kıvılcıma baktığı sert banliyö/ırkçılık şiddeti Do the Right Thing (89), Denzel Washington'lu ünlü Malcolm X (92), caz dolu Mo' Better Blues (90)... Blues, hüznün müziğidir.


4|1
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...