Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 5

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri (5. Bölüm)

"... Derken karanfil elden ele."

----------

Alfred Hitchcock

Gerilimin büyük ustasına nereden başlamalı, nasıl anlatmalı?

Hitchcock için önemli olan ne anlattığın değil, "nasıl anlattığındır." Bunun bir yansıması da şu: Mesela bir polisiye roman okuruz ve adım adım sonuca/faile ulaşırız değil mi. Hitchcock bunu yapmaz. Tam tersine; bize sonucu/faili "önceden fısıldar" zaten. İlla bir ipucu verir ve biz, bir şeyler olacağını anlarız. (Hatta karakterler bilmez, biz biliriz:) Ve gerim gerim gerilip, yaklaşan tehlikeyi "beklemeye" koyuluruz. Yönetmenin istediği olmuştur.
Sabotage filminde bomba taşıyan ama paketin içinde film şeridi olduğunu zanneden çocuğu kim unutabilir ki... Mesela orada bomba olduğunu bilmesek, çok çok patlama anında korkar ve şaşırırız. Ama bomba olduğunu bildiğimiz için, sürekli bir teyakkuz/gerilim halindeyizdir.
Bu minvalde seyirciye ters köşe yaptığı da olur. İpucunu verir, sizi geri sayıma yöneltir ama hoooop, beklentileri de boşa çıkartır. (Kubrick de yapar.)

Yine üst paragrafla bağlantılı olarak; "şüphe" kalemi önemli yer tutar. Çiftlerden biri, diğerinin kendisini öldüreceğini düşünür. (Rebecca vs.)

Hitch sinemasında, yanlış yere suçlanan ve suçsuzluğunu ispat etmeye çalışan 'işinde gücünde vatandaşlar' görürüz. 39 Basamak ile başlar, başyapıtlarından North by Northwest ile tavan yapar bu. North by Northwest demişken. Temposuyla soluk aldırmaz. Açık arazide planörün Cary Grant'ı kovaladığı sahne, 7. sanatın zirve anlarından biridir. İlaç sıkma sahnesine, Kusturica'nın Arizona Dream'ında saygı duruşu yapılmıştır.

Casusluk da gözde temalarından. Notorious, en sevdiğim filmlerinden biri. Nazi Subayı, Ingrid Bergman'ın kimliğini deşifre eder ve (...)

Değişmez sarışınları (Grace, Janet, Kim) ve civanmertleri (Grant, Stewart) vardır. Ancak oyuncunun önemine de fazla iltifat etmez. Öyle ki. Başrol oyuncusu daha yarısına gelmeden ölmüştür: Psycho'nun ünlü duş sahnesi ve Janet Leigh.

Cinsellik, davranışların temeline belli belirsiz sinmiştir.

Ha. Bir de kamera gördü mü çerçeveye girmeye çalışan haşarı çocuklara benzer. Cameo meraklısıdır. Bırakın düz yolu; okyanusun göbeğine bile ne yapar eder, kendini sokar: Lifeboat'taki gazete ilanı.:)

Son olarak, yolunun bir dönem Dışavurumculuk'tan geçtiğini de söyleyelim. O dönem, Sessiz Sinema oluyor. 27 yapımı The Lodger, ışık/gölge oyunlarıyla aklımda. Sokaklar olsun, Londra'da katilin kaldığı pansiyonun merdivenleri olsun, başlı başına birer gerilim öğesiydiler.

Yazılmayanlardan seçme: Müthiş bir tek plan / tek mekan gerilimi Rope (48), Strangers on a Train (51), Rear Window (54), Vertigo (58), Kuşlar (63)

"Kül Kedisi'ni çeksem, seyirci faytonun içinde ceset arardı."

---

Wim Wenders

Kafka'nın iç sürgünü...

"Yollar yürümekle aşınmaz!"
Bir rivayete göre sayın Demirel, bu artık vecizleşmiş sözü 68 gençliğine değil Wenders'e ithafen söylemiş. Baba'nın boşuna günahını almışız. Doğruysa tabii!

Wenders, adeta Kurtuba'sına varmak isteyen Lorca. Derler ya hani, "yolculuk arınmadır". Onun bezgin/yabancılaşmış karakterleri, bu arınış çabasının beyazperdedeki en konsantre örnekleridir. Yolculuk ederek kendilerini ararlar. Ancak yol sarptır; Kaf, varış çizgisini perdelemiştir.
Yol Üçlemesi'nin son halkası Im Lauf der Zeit, mekanda yolculuğu zamanda yolculuk ile kesiştirir: Giriş sahnesindeki 'nerde o eski sinema salonları' sohbeti...

Kurosawa, nasıl ki "en Batılı" Japon rejisörse; Wim Wenders de Alman Yeni Dalga'sının "en Amerikan" yönetmenidir. Çağdaşlarına nazaran Amerikan sinemasının anlatım kalıplarına daha yakın durur. (bknz 77 yapımı Der amerikanische Freund)
Ancak bir çekim öyküsünü anlatan Der Stand der Dinge (Olayların Gidişi, 82) filminde, Holivud'u "sömürgenler" olarak niteleyen de yine kendisidir.

Seçme: Melekler Şehri'nin prematüre ama daha sanatsal hali -masalsı- Der Himmel über Berlin (87); başyapıtı Paris, Texas (84); Alice Yollarda (74); Im Lauf der Zeit (76); Castro diyarından müzik dolu belgesel Buena Vista Social Club (99)

---

Satyajit Ray

Bir dönem hukuk fakülteleri solcularla, edebiyat fakülteleri de sağcılarla bütünleşmişti. Su bedava; Ecevit kasket, Demirel köstek takar iken...

Hint Sineması da şarkılı çengili Bollywood ve sosyal gerçekçi Bengal olarak kamplaşmıştı. Ray, o Bengal'in akıncı askeridir. Köyden kente göç, evlilik ve kadının konumu, büyüme (Apu üçlemesi), kapitalizme geçişin sancıları derken, Hint Güneşi'ni bir perdahlamıştır ki.

Ray sinemasında en belirgin tema, "eski ve yeninin çatışmasıdır". Bir şeyler sürekli değişmektedir ve ayak uyduramayanlar, göçüğün altında kalmaya mahkumdur. Ray, değişime karşı değildir. Ama seyirciyi enkazın altında kalanlarla özdeşim kurdurmaktan da geri durmaz. Jalsaghar'ın final sahnesinde deliren "bey" için üzülürsünüz. (Son sahnede evi örümcek bağlamıştır)
Ray kadınları, toplumun kıskacı altındadır. Charulata olsun, Mahanagar vs... Değişim, eril zihniyeti es geçmiştir. Aslında bunu, Uzak Doğu toplumlarındaki 'Ata'ya saygı' düşüncesine bağlayabiliriz. Mizoguchi, Ozu ve Naruse kadınları da öyle. Ancak Ray filmlerinde "direnç noktası" da ifadesini kadında bulur. Erkekse çöküşe yakın olan taraftır.

İngiliz Kumpanyası'nın ülkesindeki etkilerini de çoğu filminde görmek olası. Mesela "tren"ler, sömürge metaforudur.

Satyajit Ray, Hint sinemasının tereddütsüz guru'sudur.

Seçme: Pather Panchali (55), Apur Sansar (59), Jalsaghar (Müzik Odası, 58), Charulata (64), Satranç Oyuncuları (77)

---

Jean Renoir

Erken Fransız Sineması'nın köşebenti. En Fransız'ı.

Empresyonizmi, ressam babadan tereke. Gerçeği yansıtmakla yetinmedi, gerçeği yeniden yarattı.

Renoir, en iyi filmlerini 30'larda verir.
* Şairane Gerçekçilik 'merhaba' dedi: La chienne (Dişi Köpek, 31)
* İntihar edecekken kurtarılan bir aylak (Michel Simon), kendisine kucak açan aileyi karıştırır. Fakat adam filmin sonunda evi, o konforu bırakıp tekrar sokağa döner. Yerleşik burjuva düzenine meydan okunmuştu: Boğulmaktan Kurtarılan Boudu (32)
* Leon Blum'un Halk Cephesi'ne beşik kertiği geldi: Toni (35)
* Ve izlenimci sinemanın 40 dakikalık başyapıtı doğum yaptı: Partie de campagne (36)... Bu filmi pardon 'tablo'yu izlemek, empresyonist bir resim galerisini gezmekten farksızdır. Yıllar sonra Bertrand Tavernier saygı duruşunda bulunacaktı.
* Sendika ve örgütlenmenin önemi, yayınevleri üzerinden verildi: Le crime de Monsieur Lange (36)
* Jean Gabin ve 'Kedi Kız' Simone Simon, filmdeki kömürler kadar simsiyahtı: La bete humaine (38)
* Stanley Kubrick'in Paths of Glory'inin öncülü de yine bu on yılda geldi: La Grande Illusion (Harp Esirleri, 37)
* Nihayet BAŞYAPITı teşrif etti. Bir haftasonu eğlencesinde, burjuvazi ve hizmetçiler arasındaki çelişki vurgulandı; üst sınıfların dünyası, maskeli balo'ya benzetildi. Film, biçimsel kusursuzluğuyla bugün de sinemanın sayılı eserlerindendir: La regle du jeu (Oyunun Kuralı, 39)

Sonrasında hem ABD'de hem ülkesinde filmler çevirmeye devam etti. Aralarında French Cancan (54) gibi çıtanın üstü işler olsa da, 30'ların ibresi yakalanamadı. Galiba zaman değişmişti, insanlar değişmişti. Renoir değişmişti.

---

Claude Lelouch

"Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler." (Ece Ayhan)

Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni... Kadınlar Erkekler Kullanma Kılavuzu... "Sevişir gibi" film yapar.

Anlatımı rahat, çabuk tüketilebilen, duygusal yoğunluklu filmler çekti. Başat konusu, kadın-erkek ilişkileriydi. Rotası hep belliydi.
Lelouch, o denli aşkın yönetmenidir ki. Araya siyasal göndermeler kattığında biraz yama gibi durur: Türkiye'de de geçen 74 yapımı Toute une vie.
Onun filmlerinde "ihanet" teması yoğundur. Çiftler birbirini aldatır. Fakat bunu bir pişmanlık da takip eder: Vivre pour vivre, La bonne annee vs.
Müzik önemli yer kaplar. Öyle ki. Bazen kadın ve erkek ortak noktayı müzikte bulabilir: Gilbert Becaud dinlemek.
Francis Lai imzalı soundtrackın da film kadar iyi olduğu Bir Kadın ve Bir Erkek, onun başyapıtıdır. Sahildeki uzun plan yürüyüş, yağmur, otomobil...

Seçme: Un homme et une femme (66), Melville öykünmesi Le voyou (70), La bonne annee (73), Ettore Scola'nın Balo'su gibi birkaç kuşağı müzik/dans üzerinden anlatan destansı Les uns et les autres (1981)

---

Stanley Kubrick

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri (5. Bölüm)

Tasarruf devri ne yaparsın.:)

Kubrick demek, evvela mükemmelliyetçilik ve titizlik demek. Kılı kırk yaran bir detay delisidir. O yüzden filmlerini 2. kez izlediğinizde daha önce fark etmediğiniz ayrıntıları yakalarsınız.
Mükemmelliyetçiliği daha hazırlık aşamasında başlar. 2001 için 5 yıl NASA arşivlerini taradığını biliyoruz.

Sinemasına sinmiş toplumcu bakış açısından tekrar bahse lüzum yok. Ancak karakteristiğe kısaca bakmalı;
Bireyi kuşatan toplumsal çevre, tek başına önem taşımaz. Kubrick sinemasında çevre, bireyin zaviyesinden 'anlamlandırılır'.
'Mekan'ın kendisi, eylemden çok daha önemli bir unsur haline gelebilir.
Kaydırmalı çekim'i (Alex'in müzikhole giriş anı) ve kesme'yi (Albay Dax'ın siper boyunca yürüdüğü kısım) sıkça kullanır.
Klasik müzik, filme önemli katkı yapar.
Dış ses, olmazsa olmaz bir diğer Kubrick. Ancak dış ses ile karakterin o anki durumu, örtüşmez. (Barry Lyndon'daki, gelecekten haberler veren o alaycı dış sesi anımsayın)

Seçme: Paths of Glory (57), Spartacus (60), Dr. Strangelove (64), 2001: A Space Odyssey (68), A Clockwork Orange (71), The Shining (80), Full Metal Jacket (87)

Başyapıtı: Barry Lyndon (75)

---

Michael Mann

Antonioni'nin Batan Güneş'i, borsa/bar/büro vb. kalabalık yerlerde geçiyordu. Başkarakterin yalnızlığını öne çıkarmak yerine, telaşlı bir ortamın içinde bir yalnızlık duygusu yaratılır.
Bunu Mann'da da görürüz. Onun karakterleri de kalabalık içinde yalnızdır. (Collateral'daki Tom Cruise gibi).

Atmosfer yaratmakta bir ustadır. Stil sahibidir. Müziği, punduna getirerek kullanır. Mavi renge takıntısı vardır; loş/ışıltılı şehir çekimlerini sever.
Sert erkeklerin ve güçlülerin parsellediği bir dünyadır, Mann dünyası. Kadın, biraz geri planda bırakılır. Hatta bazen erkeğin ayak bağı bile olabilir.
Çoğu filminde mutlaka aklımıza kazınan bir kreşendo anı olur: Heat'taki çatışma sahnesi; Thief'te James Caan'ın peşi sıra işyerleri kundakladığı bölüm.

Seçme: Thief (81), Heat (95), sigara tekellerini eleştirdiği ve diğer filmlerine nazaran daha ağır işleyen The Insider (Köstebek, 99)

---

Wayne Wang

Sinemanın nikotin bacası... Filtresiz hava sahası... Paul Auster işbirlikçisi.
Madem sigara tekelleri dedik, geçmesek hatırı kalırdı.

Wang, filmlerinde melting-pot'un tombalasını karıştırdı hep. Ama Çinliler olur (bunların mabedi, mideleriymiş. ne bulsalar yiyorlarmış:), ama Yahudiler ve siyahlar.
Smoke (95) ve devamı Blue in the Face (95), bağımsız 90'ların mihenk taşlarıdır. Kevin Smith'in Clerks'ini sevenler, Wang'ın doğaçlama sohbetli tütün dükkanına bayılacak. (zaten Haldun Taner'in Fazilet Eczanesi 1, bu tütün dükkanı 2)

"İkinci Dünya Savaşı sırasında bir yazar Nazilerden kaçıyor. Bir evde tek başına saklanıyor ve tüm günlerini bulunup öldürülmek korkusuyla yaşıyor. Tütünü var ama sarıp içecek kağıdı yok. Elindeki son kağıt, tek kopya olan el yazması kitabı. Adam tütünü kitaplarının sayfasına sararak içmeye başlıyor ve kitabının tüm sayfalarını böylece tüketiyor. Adam, kitabını tüttürüyor!" (Smoke)

---

Michael Powell & Emeric Pressburger

Muhteşem adalılar... Yesari Asım gibi sahillerinde beklenesi... İngiliz Sineması'nın Hollywood'a yan sanayi olmadığı demlerde, başyapıtlarını bilezik gibi dizdiler.

Mesela salonda oturmuşsunuz. Bir de 13 yaşında kızınız var. Tesadüf o ya, tv'de de bir film dönüyor. İzliyorsunuz. Derken kızınız 2 şey mırıldanıyor:

1-) Baba, yine televizyonun renk ayarıyla mı oynadın? Gözüm ağrıdı.
Anlaşılan, P & P filmi oynuyor. Gerçekten müthiş bir renk paletidirler. Özellikle The Red Shoes (48, vay ki vay), Himalayalar'ı İngiltere stüdyolarına getiren Black Narcissus (47) ve The Thief of Bagdad (Bağdat Hırsızı, 40). Sonuncusu, Douglas Fairbanks'lı ilk çevrimi gölgede bırakmıştı.

2-) Baba, eskiden okuduğun masallar gibi.
Artık eminiz, bir P & P filmi bu. A Matter of Life and Death'ta (46) ölüleri öteki dünyaya kabul eden gökyüzü jurisi unutulur mu? The Tales of Hoffmann (51) zaten baştan sona fabl.

40'larda İngiliz Sineması'nın ünlü yönetmenleri boyuna savaş filmi çekmiş. David Lean, In Which We Serve'yi; Carol Reed, The Way Ahead'ı vs... P & P de geri kalmadı. The Life and Death of Colonel Blimp (43) ve 49th Parallel (41), sivrilenlerdi.

---

Akira Kurosawa

Nam-ı diğer İmparator.
Bir ticari başarısızlık neticesinde intihara teşebbüs edecek raddede de onurlu bir samuray.

Bu yönetmen epik film ustasıydı: Ran, Kagemusha, Yojimbo, Sanjuro.

Yedi Samuray (54), westernlerin 'yalnız kahraman' mitosuna sarılırken, savaş sahneleriyle mest eder. Japon kast sistemine de bir reddiye aslında. Samuraylar, olağan koşullarda küçümsedikleri köylüyü savunmaktadır.

Onun bazı filmlerindeyse mafya, alkolizm, hastaneler görürüz. Özellikle bu doktor figürü birkaç filminde vardır. Tüm bunları Japon toplumunun 45 ertesi çürümüşlüğüne bağlayabiliriz pekala.
1800'lerin ortasında Şogunlar yerini Meici'lere bırakınca, samuraylar da kılıç taşıma hakkını kaybedip memuriyete yönelmiş: Bir bürokrasi eleştirisi olan Ikiru (52), De Sica'nın yaşlılık konulu Umberto D'sine benzer.

90 yapımı Dreams, ustanın en şiirsel işiydi. Sanki uyanık bir düşteydik.

Yazılanlar haricinde: Rashomon (50), bir doğa destanı Dersu Uzala (75)

"O, Shakespeare'ye dokunmaya hakkı olan tek yönetmendir." (Orson Welles)

---

Derek Jarman

Eşcinselliğinden de izler taşıyan kitsch bir erotizm ve 90 yapımı The Garden'de tavan yapan mistik göndermeler (çarmıh, İsa, Aden bahçesi)...

Amma velakin punk severler bu yönetmenin Jubilee'sine hayran. Tıpkı Alex Cox'un Sid and Nancy'ine tutkun olmaları gibi.

Freddie Mercury ile ortak bir noktaları var. İkisi de AIDS'tir ve mukadder sonun kapı çalışları toklaştığında VEDA'larını yaparlar. Biri müzik diğeri de sinemayla. 93 yapımı Blue, İngiliz yönetmenin mavi ekran üzerine kaydedilmiş 'Gracias a la Vida'sıdır. Hayat Sana Teşekkür Ederim...

Seçme: 1. Elizabeth'i teddy boy İngilteresi'ne getirip gezdiren şiddet yüklü Jubilee (77), kıpkırmızı biyografi Caravaggio (86)

---

Orson Welles

Sinemanın dahi/yaramaz çocuğu. Yüksek uçan kartalı. Jeolojik yer kayması...
Her devrin öğrencileri, Mr. Arkadin'indeki dedektif misali o'nun kartal yuvasını kurcalıyor.

Henüz 25 yaşında Yurttaş Kane gibi bir filme imza atmak her babayiğitin karı değildir. Ama kim bilir. 9 yaşında Shakespeare okumaya başlayan, daha küçük yaşlarda Stravinsky çalan birisi için aslında bu yaşlar çok erken sayılmaz. Hatta olgun bir yaş olduğu söylenebilir.:)

Yuvaya şöyle bir girdiğimizde teknik açılımlar karşılar bizi: Karakteri alttan çekmeler (gerçi bu Ophüls'te vardı) ve "net alan derinliği"... Yurttaş Kane'deki kamera, kadraja hem "zemin" hem de "şekli" alır. Kesme'ye, paralel kurguya gerek kalmaz.
Kane demişken. Hollywood'un efsane görüntü yönetmeni Gregg Toland'ın katkısını es geçmeyelim. Taş oluruz alimallah.
Aşk sözü verirken aslında "yıkım vaat eden" Rita Hayworth'lu Şanghaylı Kadın'ın finali inanılmazdı: Aynalar galerisi, az sonra cam yağmuru olacaktır.
Touch of Evil'in açılış sahnesine hiç girmeyelim.

Yazılmayanlardan: Şekspir uyarlamaları Macbeth (48) ve Campanadas a medianoche (65); Sayko'muzu, Kafka'nın Josef K.'sı rolünde gördüğümüz Dava (62); kule sahnesiyle hatırlanacak The Stranger (46); sanatta sahtecilik/intihal üzerine belgesel F for Fake (73)

---

Abbas Kiarostami

Çocukluğumuzun karpuz sergisi. Eğreltiotlu olanından fakat. Yoksa karpuz tez bozulur.

Yahut Fars'tan esen samyeli rüzgarı. Kerameti 'hümaniz'mden menkul bir sıcaklık. Kavurmaz. Ama susatır. Üzerine bakkal kolası içmek istersiniz de çocukluğunuzdaki gibi. Eski tadı bulamazsınız.

Zaten onun filmlerinde çocuklar/çocukluk hep baki. Kah yılankavi sokaklarda sıra arkadaşının evini arayan, kah depremin enkazında Dünya Kupası heyecanı yaşayan... İnsan, nostalji adlı bahar'ın yalancı esmelerine kapılıveriyor bir anda.
Yolculuk ve kır/kent maniciliği, çoğu filminde vardır. Köy, kentin cangılından kaçıp nefes alınan yerdir sanki. Özellikle Rüzgar Bizi Sürükleyecek'te çok barizdir.
İran Sineması, 4. duvarı sıkça kırar. Yani filmin bir anında karakterlerden biri "oynadığını" açıkça belli eder. Seyirci yabancılaştırılır. Makhmalbaf'ta da Kiarostami'de de sık rastlarız buna. Keza, Panahi'nin Ayna'sı.

Kadim İran'ın minimalist sineması, hayatın tam göbeğinden "insan" öyküleridir.

Seçme: Kirazın Tadı (97), Nema-ye Nazdik (90), Zendegi va digar hich (92), Rüzgar Bizi Sürükleyecek (99)

"Ölürsen kirazın tadını özlemeyecek misin?"

---

Carlos Saura

El Cordobes'lerin sonuncusu. Luis Bunuel'in "ülke satıhlı" militanı. Geraldine Chaplin'in vaftiz babası. Ballad hüznü.

80'lere dek yılmadan El Caudillo ispanya'sının manzarasını çizdi. Kadını, "aile" kurumunu, kilisenin baskılarını resmetti. Egemen erkekler üzerinden, ilkelliğin esiri olmuş ve kadını nesne olarak gören hakim burjuva anlayışı yerdi.
Tabii sıkı sansür olunca. Yer yer alegoriyi siper etti kendine: 60'lar yapımı La caza'da 3 erkekçe av gezisinde vurulan hayvanlar, solcu aydın metaforudur.
Franco'dan sonra sinemasında nispi yumuşama görülür. 80'lerde çevirdiği üçleme, flamenko ile sinemanın hala en gösterişli nikahıdır.

Seçme: Başyapıtı Cria cuervos (Besle Kargayı, 76), refah toplumunun kayıp çocuklarına bakan sert Deprisa deprisa (81), Angelopoulos filmlerini hatırlatan Ay Carmela! (90)

---

Billy Wilder

Onsuz klasik sinema, Pink Floyd'suz rock müzik.

Filmografisi, kabaca 2'ye ayrılır. Fincancının katırlarını ürküttüğü toplumsal/eleştirel içerikli ilk dönem; J. Lemmon, M. Monroe gibi isimlerle çalıştığı kahkaha/pirzola dönemi.

"Ses", sinemanın Sanayi Devrimi ise. Bu yeni döneme ayak uyduramayanlar da el tezgahı. Onlardan biri Gloria Swanson. Sunset Bulvarı'nda kendi serencamını oynamak ilginç olmalı. Tıpkı rol arkadaşları Keaton ve Stroheim gibi.
Hollywood stüdyo sistemini, klasik noir ile harmanlayıp eleştirmesiyle de ayrı bir yerde durur Sunset Bulvarı.

Seçme; Sunset Blvd (50); Coca Cola içen Doğu Berlinliler gördüğümüz Soğuk Savaş hicvi One, Two, Three (61); The Apartment (Garsoniyer, 60); enkaz altındaki insanlara sırf haber/reyting malzemesi olarak bakılan Ace in the Hole (51); savaş komedisi Stalag 17 (53); finalde sağlam bir kroşe yediğimiz mahkeme gerilimi Witness for the Prosecution (57); ünlü Bazıları Sıcak Sever (59); alkolizm konusuna eğilen The Lost Weekend (45) ve nihayet kara sinemada 1000 karatlı elmasa denk Double Indemnity (44)... Barbara Stanwyck. Film Noir senin kadar haşinini görmedi.

"Hollywood... Öpücüğünüze on bin dolar, ruhunuza 5 sent verilen yer." (Marilyn Monroe)

---

Paolo & Vittorio Taviani

İtalyan Sineması'nın politize Grimm Kardeşler'i. Kırsalın yaman deklanşörleri. Zamanın akıntısına karşı bazalt bir kaya gibi durdular.

60'lar ve 70'ler bandında, İtalyan Komünist Partisi ile "hesaplaşan" filmler çektiler. (tıpkı Rosi ve Petri gibi). Eski ve yeni solu, ütopik ve bilimsel sosyalizmi çarpıştırdılar. İtalyan solu'nun Hıristiyanlık ile malul yüzü de sık sık ekrana yansır bu filmlerde. I sovversivi (67) ve Allonsanfan (74), iki semboldür.
80'lerde yine tarihten/güncelden beslenseler de (San Lorenzo Gecesi), biçimsel/şiirsel kaygı tayin edici rol kazanmıştır.
Başyapıtları, 77 tarihli ünlü Babam ve Ustam. Dar kırsal çevresine sığamayan ve oradan kurtulup okumak/büyük adam olmak isteyen çoban, aklımıza Nuri Bilge Ceylan'ın Kasaba'sındaki genci getirir. Azmin zaferi.

Seçme: Padre padrone (Babam ve Ustam, 77), Kaos (84), birkaç kuşağa seslenmesiyle Ettore Scola filmi gibi duran aile destanı Fiorile (93)


4|1
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...