Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 4

Asmalımescit meyhaneleri ya da holüne sakallı adamların tünediği snop Çukurcuma galerileri lazım değil bize.

Salah Birsel kitaplarındaki eski Cağaloğlu kahvelerini isteriz.

Ah 7. sanat. Bir 'flaneur'un arşınladığı Sait Faik kaldırımları kadar hayalsin. Ama güzelsin, güzel!

- Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 4. Bölüm

Eric Rohmer

Yeni Dalga'nın mütevazı filozofu. Sakin dalgalı denizi.

Ekonomi nasıl ki kambiyo-borsa vb. kalemlere indirgenerek sokaktaki insandan ve siyasetten koparılıyorsa... Felsefe de sanki soyut, hayatın dışında bir şey gibi sunuluyor. Onu sofistike bir dille bölüm bölüm çekmecelere (şu filozof şöyle der, şu akım şunu der gibi) hapsederek, bütüncül görüşü engelliyorlar. Felsefe sanki somut'un dışında, hayattan yalıtık, bir 'seçkinler uğraşı' geliyor bize. Oysa felsefe herkes içindir. Hayatın, insanın ta kendisidir. Yürümeyi, koşmayı evvela o öğretir.

Rohmer, işte bu tekelci yargıyı kırıyor. Bütün insanların aslında bir filozof olabileceğini fısıldıyor. Onun her filminde hayata/sanata dair felsefi dokunuşlar yakalamak olası.

Kadın-erkek ilişkilerini de kurcalamaya bayılır. Kara Kıta dedikleri kadının iç dünyasını ondan iyi çözen çıkmadı.:)

Karla kaplı -ve en felsefik işi- Maud'daki Gecem hariç, filmleri hep sıcak yaz günlerinde ve sayfiye yörelerinde geçer. İnsanda tatile çıkma isteği uyandırır.

Yeşil Işık filminde, huysuz/histerik Delphine ile adamın ufuk çizgisine baktıkları final anı görmeye değerdir.

Bir tutam bal: Ma nuit chez Maud (69), Claire'nin Dizi (70), Le rayon vert (86) Conte de printemps (90)

***

Buster Keaton

Palyaçoyu kazıyın, altında dram bulursunuz.
Mizah da öyle. Gözyaşlarının içinden süzülüp gelir. Bu böyledir. Ayrıca iyi kullanıldığında ondan daha etkili bir silah yoktur. Çaresiz bırakır çünkü. Kodamanların şimşeklerini üzerine çekmesi de bundan.
...

Gag'ları, sözlerle süslenemeyecek kadar cevvaldi. Bu yüzdendir sesli döneme ayak uyduramaması, köşesine çekilmesi.
Oğuz Aral'ı, bayraklı bir Müşerref Tezcan haberi bitirmişti. Keaton'u ise "ses".

Gerçi Chaplin de direnmişti bir süre. ("Konuşmak, Şarlo'nun sonu olacaktır.")

O, sinemanın 'Büyük Taş Surat'ıydı. İstanbul'da fotoğraf çekmeye yeltenmemiş Japon görebilirsiniz; onu gülerken asla!
Sessiz Sinema döneminde onlarca spapstick yönetti, başrolünde oynadı. Abartılardan, sakarlıklardan beslenen bir komedidir slapstick. Ee, söz olmayınca vurgunun tüm yükü harekete biniyor.
En az Harold Lloyd kadar da akrobasi ustasıydı.
The General, okkalı bir sinema klasiğidir.

Kocamış kurt, 50'lerde Chaplin ile teşrik-i mesaisi Sahne Işıkları'nda artık gözyaşlarını belli ediyordu. Palyaço maskı, kazınmıştı. Komedi oyuncusu, ağlamak için ömrün sonbaharını bekler.

Seçme: Hızıyla baş döndüren The General (27), Woody Allen'in Kahire'nin Mor Gülü'ne ilham vermiş Sherlock Jr. (24), habire bir şeylerden kaçtığı -kadın ordusu, yuvarlanan dev kayalar- Seven Chances (25), inanılmaz keyifli The Navigator (24), Scorsese vari sokak mafyaları gördüğümüz The Cameraman (28), serseri mayın bir hayvan sürüsünün metropolü paniğe sevk edeceği Go West (25)

---

Andrei Tarkovsky

Alain Delon, Paris'teki bürosunda dünyanın aydan çekilmiş bir fotoğrafını bulundurur, bakıp bakıp düşünürmüş: "Bu tablo bana gerçeği hatırlatıyor. Burada büyük bir sinema yıldızı olabilirim; ama oradan bakıldığında bir hiçim. Hepimiz hiçiz."

Hrusçev'le beraber, merkezi iktidardan uzak durmayı tercih eden ve resmi eğilimden farklı bir yol tutturan sinemacılar neşet etmeye başlar. Tarkovski, bu yeni kuşağın işaret fişeğiydi. "Onun en güzel yüz metresini koştu". İlk filmi Silindir ve Keman'da, eski bir binayı vinçlerle yıkarak (binanın ardında ışıltılı bir gökkafes belirir) safını belli ediyordu.

Tarkovski'de "hayatın anlamını arayan" bireyler, Delon'un bürosundaki aydan çekilmiş suretlerdir. Bir ikona ressamı, "hiçliğin" denizinde kendisiyle hesaplaşır.
Onun felsefik/metafizik ve fena halde estetik sineması, bilimin/matematiğin "katı" kuralları ila insanın "iç dünyasını" karşı karşıya getirir. Galebe çalan, ikincisidir. Bölge'de 'iz sürücü' ile çatışan mühendis olsun, Solaris'in bilim adamı olsun, "katı"nın devasızlığının ayırdına varır. (Bu mühendislerden biri de Abbas Kiarostami'nin Rüzgar Bizi Sürükleyecek'inde vardı)
Ve ne denli odağı kaymış bir dünyadır ki... İtalya sanat çevrelerinde geçen Nostalghia'nın son kısmındaki insanlık tokadı, bir "meczup"tan gelecektir.
Yine de bir umut halesi kalmıştır. Son filmi Kurban'daki bilimci, insanlığın geleceği için kendini feda etmeye hazırdır.

Seçme: Başyapıtı Andrei Rublev (66), İvan'ın Çocukluğu (62), otobiyografik ve şiirsel Ayna (75), saf sinema şöleni Stalker (79)

"Kafka'nın yirminci yüzyıla ait olduğunu söyleyebilirsiniz. Kabul ederim, yirminci yüzyılda. Ama ona ait değil. Ahlaki olarak bir önceki yüzyıla ait. O yüzden bu kadar acı çekmiş. Kendi devrine hazır olmayan bir insandı." (Şiirsel Sinema, syf. 160)

---

Blake Edwards

İşte geldik gidiyoruz. Nedim gibi şöyle bir kam almalı dünyadan.

Ütü masasını, sörf tahtası olarak kullanabilir. Yapmadı ama mümkündür. Edwards, kahkahayı kiloyla değil tonla satar. O çalar, Peter Sellers oynar. Sonuç; Letafet Apartmanı zamanlarının Şehzadebaşı'sı gibi 32 kısım tekmil bir şenlik: Pembe Panter serisi, pişmiş tavuğun uçup kendine kadın saçında yuva yaptığı The Party.

Tatlı romantizmi Tiffany'de Kahvaltı, sinema sohbetlerinin Nansen Pasaportu'dur. Audrey, 20. y.y.a gelmiş bir Hitit tavanannası kadar asildi. O buse...

Seçme: Breakfast at Tiffany's (61), The Pink Panther (63), The Party (68), vodvil temposunda bir eşcinsellik komedisi/müzikali Victor Victoria (82)

---

Jim Jarmusch

Kravat kabul etmeyen Hasret Gültekin gömleği.

Ticari sinemadan ısrarla uzak durdu. Cassavetes'in açtığı patikada ilerledi. 'Şelpe'leri, izleyende asude bir imbat serinliği yaratır.

Tıpkı Wenders gibi bir 'yol' sinemacısıdır. Onun karakterleri, Amerikan Rüyası'nın Rem uykusundan geçmemiştir. Arka bahçe'dedir. 'Yabancılaşma'dan mustariptir. Bu bireşimin en iyi örneği, başeseri Stranger than Paradise.

Bir de müzik severlerin (blues, Tom Waits) bu yönetmeni sevmemesi çok zor.

Seçme: Stranger Than Paradise (84), Elvis Presley'e saygı duruşu Mystery Train (89), Night on Earth (91), aykırı western Dead Man (95) ve aykırı samuray filmi Ghost Dog (99)... Ne fark eder. Takeshi Kitano da yakuzalara frizbi oynatmamış mıydı?

---

Costa-Gavras

Reha İsvan kadar onurlu, Didar Abla kadar dirençli.

Ernst Bloch, Umut İlkesi'nde "militan iyimserlik" der. Yani pratikten beslenen sürekli bir umut hali... Belki insanlar eskisi gibi duyarlı değil. Ama yine de umut işte. 1800'lerin Rusya'sı çok mu bilinçliydi. Hayır. Ama Çehov/Tolstoy kitapları en ücra dağ evlerine kadar giriyordu.
"Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği" bir nevi. Gramsci demişti.

Sıkıyönetim'in bir sahnesini unutamam. Bir -galiba- eğitim kurumunda megafonlar Hasta Siempre çalıyor. Polis, sesi bastırıyor ama ne fayda. 7 başlı ejderha mübarek. Biri sussa diğeri başlıyor.

Gavras, umudunu sinemayla biledi. 'Z' ile Albaylar Cuntası'na meydan okudu. O hep iktidarları hedef aldı, insan onurunu aşağılayan uygulamalarını yerdi: İşkenceyi, faşizmi, gözaltında hokus pokus edilip 'kaybolanları' (Jack Lemmon'un sadece komedi oyuncusu olmadığını gösteren o unutulmaz film)...

Seçme: Z (69), Etat de siege (Sıkıyönetim, 72), L'aveu (1970), Missing (82)

---

Samuel Fuller

Holivud'un İttihat ve Terakki subayı. İyi bir askerdi, kötü bir politikacıydı.

Sağ kanada mensup bir yönetmen Fuller. Filmlerinin damarı, 50'lerin komünizm paranoyasıydı. Hele ki Soğuk Savaş çalışması Pickup on South Street... Hoş, uzaylıların bile işgalci komünist olduğu yıllar. Ne "kış"mış arkadaş, bir gelmedi!

Buna mukabil savaş filmlerinde gerçek bir dehadır. Eski topraklar, en az David Lean kadar tutar ki haklılar.

Seçme: Pickup on South Street (53), boş hastane koridorlarının gerim gerim gerdiği Shock Corridor (63), savaş filmlerinin zirvelerinden The Big Red One (80), Argento'nun Tenebre'sini aratmayan bir köpeğe sahip korku çalışması White Dog (82)

---

Martin Scorsese

Sinema, Trier'in deyimiyle 'ayakkabı içerisine kaçmış taştır'. Rahatsız etmelidir.

Muhafazakar sinemasının damarı, Küçük İtalya'da geçen getto çocukluğundan miras: Arka sokaklar, suç, şiddet, mafya, yoğun Katolisizm.

Filmlerinde, katoliklik ve mafya arasında ikircime düşen kahramanlar vardır. Küçük İtalya'da geçen 67 yapımı Who's That Knocking at My Door'da çok belirgin değilse de (ama var), Mean Streets'te bu çatışmayı yoğun görürüz. Scorsese kahramanları, bir tercih yapmak zorundadır. Zarlarını çoğu zaman 2.den yana kullanırlar. Ama 1.'den de büsbütün vazgeçmezler. Bunlar, sofu mafyözlerdir. Suçu, bir misyon adına işlerler: Dünyayı kurtarmak. Yolu da sokakları temizlemekten geçer.

Onun filmlerinde tecrit edilmiş bireyler görürüz: Taksi Şoförü'nün Travis'i. Keskin sirke, küpüne zarardır: Kızgın Boğa'nın La Motta'sı.

Seçme: Taxi Driver (76), Raging Bull (80), Mean Streets (73), medya eleştirisi The King of Comedy (83), Goodfellas (90), Casino (95)

---

Roman Polanski

Yusuf Atılgan romanlarında "mekan", karaktere kabını verir. Zebercet, Ankara treni ile gelip bir gece kalan o kadının "oda"sı ile garip bir bağ kurar. Oda, bir nevi kopamadığı cehennemi olmuştur.
Polanski'deki tam karşılığı, "Kiracı."
İkisi de intihar edecektir.

Yusuf Atılgan kahramanları (hem Zebercet hem de C), çevre ile alışverişlerini en aza indirmiştir. Çevre, üzerlerine uymayan bir elbisedir. Hayatı, monolog halinde yaşarlar. Yanı sıra sevgiye açtırlar ama ilişkiye girmekten korkarlar. Çünkü sevmek, sorumluluk hali demektir. Külfettir. Nihayet sevgisizliklerini, bir sonraki aşama izler: Acımasızlık. Zebercet, hizmetçiyi öldürür. C, öldüresiye alaycıdır.

Ah Carol (Catherine Deneuve). En bir sevdiğim film karakteri. Sen her şeyiyle bir üst paragrafın kahramanısın.
Peki Carol neden böyle sevgisiz/acımasız oldu, neden erkeklerden bu denli iğreniyor? İzleyeceklerden ricam, Repulsion biter iken kapanış jeneriğinin akmasına izin vermeleri. Sadece 1 fotoğrafla, aile albümünden bir fotoğrafla sorunun cevabını verecek Polanski.

Seçme: Hitch'in Lifeboat'ı gibi bir dar alan -denizin ortası oluyor- gerilimi Sudaki Bıçak (62), bittiğinde kabustan uyanmış hissedeceğiniz Repulsion (65), kült/mistik korkusu Rosemary's Baby (68), 30'lar Amerikan suç filmlerine saygı duruşu Chinatown (74)

---

Alain Robbe-Grillet

Sinemanın Joan Miro'su. Post-modern biçim bozucusu.

Aynı zamanda senarist: Barok-geometrik bir aşk/hafıza/zaman üçgeni Geçen Yıl Marienbad'da.

Günümüz okurunun sinema denen sanata yabancı olmamasından mütevellit, sine-roman denen kavramı lugatımıza kazandırmıştır. Filmlerini izlemeden önce kitaplarının okunmasını öneririm. Nesnelerle dans eder adeta romanlarında. Yapbozun parçalarını şöyle bir gösterir ve yorumu okuyucuya bırakır. İzleyiciyi veya okuyucuyu germe katsayısı sadece ani şok görüntülerle değil aynı zamanda bir cinnet anının resmini çizerek yapar. Filmin veya romanın en can alıcı anını, söz gelimi 10-15 sayfa veya 7-8 görüntü sonra yeniden karşınıza çıkartır.
İmgelem denilen şey onun için hayati önem taşır. Nesneler onun dünyasının değişmez unsurlarıdır. İnsanların hisleri nesneler vasıtasıyla anlatılır. Dünyada "var olan" nesnelerine her bıraktığımız parmak izi onun için dışavurumun özetidir. Kısacası "nesnelerde boğulan" bir dehadır Alain Robbe-Grillet.

Seçme: Tevfik Fikret "sis"ine bulanmış nostaljik İstanbul'uyla L'immortelle (63), "çölde serap"tan farksız L'eden et apres (70), Trans-Europ-Express (66)

---

Jacques Tati

Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu...

Tati, teknolojiye karşı 'zalongo halayı' icra eden bir büyük usta. 7. sanattan çağıldayan Köroğlu.
Tüfek, bazen otomobildir (71 yapımı Trafic). Bazense, ilk sahneden tüm ürkütücülüğüyle yansıyan çelik konstrüksiyonlar ve mimaridir. Zamane steril ve tek örnek yaşamları, odadan odaya kartla geçilebilen soğuk plazaları o günden işmar eder.
(Akla gelen kitap: Otomatik Piyano / Kurt Vonnegut)

Tati sineması, eskinin ve yeninin savaşında, geçmişe bir mersiyedir. Filmlerinin değişmez ve suskun baş karakteri Mr. Hulot, geçmişte yaşar. Teknolojiyle barışık değildir. Onu yadırgayan çevreye, bir çocuk saflığıyla bakar.

Ama onun filmleri en az bir Chaplin, bir Keaton kadar da eğlencelidir. Komiktir. Ama eski usul. 20'lerin slapstick'i sanki biraz makyajla 50/60'lara uyarlanmıştır.

Seçme: Les vacances de Monsieur Hulot (53), Mon oncle (58), harikulade Playtime (67)

---

David Cronenberg

Guy Maddin ile birlikte Kanada'dan çıkmış 2 çizginin dışı yönetmenden biri.

"Organizmayla" ve alet/edevatla derdi olan bu yönetmen, vücudun uğradığı deformasyonlarla toplumsal yıkım arasında bir ilişki kurar. Sinek filmindeki Jeff Goldblum, dönüşümün ardından cinsel/ahlaksal sapmalara uğrar...
Videodrome'den başlayarak gelen teknolojinin yıkıcı etkileri, 'fena halde leman' Crash ara durağından geçer, 1999'da Baudrillard kitaplarından kaçıp gelmiş Exiztens ile de tepeye ulaşır: Sanal hayatlar/doyumlar...
Dead Ringers'te en bariz gördüğümüz haliyle, Freudyen bir arka plan da vardır filmlerinde.
Zor yönetmen.

Seçim: Fellini'nin aynı dekada tarihli Ginger and Fred'i gibi medya eleştirisi sunan Videodrome (83), Sinek (86), belki de en iyi işi Dead Ringers (88), Beat uyarlaması demir leblebi Naked Lunch (91)

---

Jean-Luc Godard

Yeni Dalga'nın 357 Magnum'u. Halil İnalcık'ı. En etkili tabancası. Gitanes sigarası. "Kaldırım taşlarının altındaki sahili"...

Sineması, YENİ DALGA'nın sinemasıdır: Geleneksel anlatıma karşıdır. Senaryoya/metne ve yıldız sistemine iltifat etmez. Doğaçlamaya ve bakir yüzlere yaslanır. Sokağa inen bir sinemadır bu. Prefabrike.
Artık makbul olan 'yönetmen/auteur sineması'dır.
Kuramları vardır. Dünyaya bakışları -dönemle de koşut- olumsuzdur. Ancak devrimci olmaktan çok, isyankar bir bakıştır bu. Toplumun temellerinden çok, 'günlerin köpüğü'ne çevrilmiştir.
Özetle... Burjuva toplumu ve gelenekleri, görev duygusunu o denli öne çıkartmıştır ki. Gençlik, artık avarelik etmek istemektedir: Araba hırsızı, değerlerden yoksun, gelgeç aşklar yaşayan adam (Jean Paul Belmondo), sonunda bir hayvan gibi ölür... Ciddi meseleler, Masculin feminin'deki genç kızı teğet geçer (röportaj sahnesi).

Godard'ın sineması, zamanın ruhunu okuyan 'makas değiştirmeler'dir. 60'larda kadınları, gençleri, Cezayir'i, "politize olmuş kuşağı" anlattı. Keşmekeş içerisinde bir burjuvazi ve Paris kıyameti sundu (Week-End, Çılgın Pierrot)... Giderek politik tavrını biledi (Tout va bien, Çinli Kız)... 70'ler ortasında medyayı, video dünyasını kurcaladı... 80'lerde yeise kapıldı (filminin ismi: Herkes Başının Çaresine Baksın)... 90 yapımı Allemagne 90 neuf zero'da "Doğu Almanya, 89 sonrası gelen bir kambur mu?" diye sordu.

Seçme: Serseri Aşıklar (60), sinemanın kendiyle yüzleştiği ve Casa Malaparte'de çekilen Le mepris (Küçümseme, 63), Godard usulü noir Bande a part (64), Anna Karina'nın dans sahnesinde pek şirin olduğu Vivre sa vie (62), "otomobilin mi var derdin var" Week-End (67), buram buram rock'n roll Sympathy for the Devil (68), Jane Fonda'lı Tout va bien (72)

---

Edward Dmytryk

Otoroteler, bir konuda birleşmiştir. Tüm zamanlar en iyi Philip Marlowe kompozisyonu ona aittir: Murder, My Sweet

Dmytryk'ın ihtisas sahası kara film. Özellikle Crossfire'deki gece çekimi ve stilize sahneler hayranlık uyandırıcıdır.

Westernleri, görece iddiasızdır.

Seçme: Humphrey Bogart'ın sinir bozucu gemi kaptanı rolünde harikalar yarattığı savaş klasiği The Caine Mutiny (Denizde İsyan, 54), Murder, My Sweet (44), Crossfire (47)


6|3
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...