Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 3

Gene Tierney... O güzel çehreni ve sana olan duygularımı ilk bölüme malzeme ederek hata yaptıysam affet. Öncesinde düşünmedim değil. Kafka gibi paylaşmamak, "kendi buhurdanımda saklamak"... Yapamadım. Proust geldi aklıma. Kayıp zamanın izini, bir madlen çikolata ile sürmeye başlamıştı.
Çikolatam. Ne ziyanı var. Nasılsa 5 gün sonra unutulup gideceksin bu seri gibi. Sonrasında kırda, Çatalca'da bir mesirede, Bakırköy sahilinin mendireğinde... Sadece sen ve ben kalacağız; parşömen tutanaklara kelepçeli.
Ah kız. Neler düşündürüyorsun bana.

- Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - 3. Bölüm


...

Jacques Rivette

Rüyamızda 'rüya gördüğümüzü anladığımızda', uyanmaya en yakın andayızdır. Öyle de olur hep. Heyhat! Halbuki bazen sürse diyorum. O güvenle bir şeyler deneyesim var çünkü.

Rivette'yi ben hiç izlememişe anlatamam. 'Köre renk tarifi*'ne girer (* Cher'in oynadığı Mask isimli filmde yapılmıştı.)

İzlemişe de bir şey anlatamam. Herkesin rüyası kendine!

"Rüyalarda buluşuruz."

Seçme: Paris Bizimdir (61), sözün bittiği filmlerden Céline et Julie vont en bateau (1974), gerçeğin ve hayalin birbirine karıştığı ve kadim mevzusu tiyatro dünyasında geçen L'amour par terre (84)

---

Aki Kaurismaki

Fırından 'çıkma ekmek' alanların sesi...
Devamı, boşluk doldurmaca olacak.

Ren geyiklerinin sinemacısı Erik Blomberg ile birlikte en tanınan Finli yönetmen.
Onun filmlerindeki -lafın gelişi- 'kahramanlar', Girl Anachronism şarkısındaki kız gibi "yanlış tarihte doğmuşlardır." Bu yüzden yüzyıllarına da "şüpheci misafir rolünde" katılırlar. Bugünle bağlar yitmiştir. Ya meçhul/muhayyel bir umuda yelken açıp çareyi "gitmekte" bulurlar (Ariel'in finalindeki gemiye binip uzaklara gitme hayali); ya 19. y.y. Paris bohemleridir ya da Kauas pilvet karkaavat'taki gibi geçmişte yaşarlar.

Aki Baba da tıpkı Loach gibi "işsizlik" öyküleri sunar. Bunu sade bir dille gerçekleştirir. Kuzey Avrupa sineması çokça öyle değil mi zaten. Nispeten oturmuş bir düzenleri var ve bu düzen/sessizlik içinde sanatçı, insan yüzlerini daha iyi yakalıyor olmalı. Burada ise 30 senede yaşanacaklar bir haftada yaşanıyor, devamlı bir keşmekeş hali.

Seçme: Sanayi Çağı'nda bir 'Kibritçi Kız' öyküsü Tulitikkutehtaan tyttö (90), matrak yol/müzik filmi Leningrad Kovboyları Amerika'ya Gidiyor (89), Kauas pilvet karkaavat (96), yiyenin bir daha aldığı bir garip Şekspir uyarlaması Hamlet Goes Business (87)

---

Mike Leigh

Yarı saydam bilinmezliklerde ve resmiyet tülüyle örtülü bir sevecenlikte, o resmiyet sahibinin yolladığı "resmiyetsiz" gülücüklerin sadece size ithafen olduğunu bilmeniz... Bunun verdiği haz.

Mike Leigh'in süper kahramanlarla, karton karakterlerle işi olmaz. O'nun hişt hişt sesi, adsız kalabalıklara ithafendir.

Seçme: Uzun bir felsefi diyalog içeren Naked (93), Life Is Sweet (90), Ang Lee'nin Buz Fırtınası ile kandaş Sırlar ve Yalanlar (96)

---

Preston Sturges

Güldürmek, Amerika'nın işidir. Chaplin'lerin, Keaton'ların ustası/hocası Mack Sennett'ten beri bu böyledir.

Bugün herhangi bir -ama ciddiyetle hazırlanmış- "en"ler listesine bakın. İçinde mutlaka bir Sturges bulacaksınız. Peşi sıra çektiği komedilerde, güldürü geleneğine yeni açılımlar getirdi.

Yoksulların, bıçkınların dünyasına "karışmayı deneyen" o yönetmenin karşılaşmalarını kim unutabilir. Sullivan'ın Yolculuğu, Hollywood stüdyo sistemine yönelik bir eleştiriye dönüşür.

Seçme: Yoğun serotonin takviyeleri The Lady Eve (41) ve The Palm Beach Story (42), Sullivan's Travels (41)

"Herkes durmadan öpüşüyor Hollywoodda. Zaten öpüşmeseler birbirlerinin boğazına sarılacaklar." (Ava Gardner)

---

Lars von Trier

Şu gökkubbe altında "içerik namına" her şey yazıldı, çizildi, söylendi. Dolayısıyla sanatçıların birbirlerine öykünmesinde, hatta açık açık çalmasında beis görmem. Kendi üslubuyla yoğurabildiği sürece.
Güneşin altında yaşanan her konu yazılmıştır. Ahir zamanda söylenen her şey, bir nevi arkeoloji çalışmasıdır; yani icattan ziyade keşif. Bu yüzden bir sanatçıyı özgün kılan, "mış"a farklı bir pencereden yaklaşabilmekedir.

Trier, "Çaldıysa miri malını çaldı." Esrarı, Dreyer ve Bergman'dan aldı.

Mistik gerçeği aldı, toplumca kuşatılan ve acı çeken kadınları aldı vb...

Seçme: 'Dışavurumculuk ölmez' dedirten biçim ustalığı Europa (91), kesinlikle başyapıtı ve sinemasının amentüsü Breaking the Waves (96, o mezar sahnesi), modern tıp ve büyücülüğü yan yana getirdiği ürkütücü seri Krallık (94-97), Dancer in the Dark (2000)

---

Andrzej Wajda

Polonya Sineması'nın feldmareşali. Savaş üçlemesi ile bu unvanı hak ediyor.

Polonya'nın ulusal birliği, "tarihi" ve bağımsızlığı üzerine kafa yordu. Bir tarih bilinci oluşturmaya çalıştı. Bunu hep yaptı. Hatta Fransız İhtilali'nin giyotin karanlığına büyüteç tuttuğu Danton (83) isimli filmin, çağdaş bir Polonya anakronizmi olduğu çok açıktır. Filmdeki "devrimin yediği evlatlar", düpedüz Leh Walesa Polonyası'nın iç çekişmeleridir.

1990'ların eşiğine gelinmişti. Wajda'nın gramofonu, hala acıların muhasebesini çalıyordu: Korczak (90), Polonya'nın Schindler's List'idir.

Wajda, "birey"i de atlamaz. Modern dünyanın erozyonunda, artan kaygılarına seslenir. Öyle ki... Sosyalizm tasviri çizerken bile, derdi bireyledir: Kahraman mertebesine yükselen unutulmaz "Mermer Adam" Birkut. (Bu, onu Pudovkin'e yaklaştırır: Ana filmindeki kadın)

Seçme: Küller ve Elmaslar (58); sanayi kapitalizminin doğduğu "kömür karası" yüzyıla, grev ve mülkiyet cephesinden bakan Ziemia obiecana (75); bir tersane işçileri direnişi olan Czlowiek z zelaza (Demir Adam, 81), bir muhabir üzerinden bürokrasi/medya eleştirisine soyunan Uyuşturmadan (78)... Son filmdeki muhabir, tepetaklak özel yaşamıyla Kieslowski'nin Camera Buff'undaki adamı çağrıştırır.

---

Luis Garcia Berlanga

Franco İspanya'sına ponente feneri... Dağı delen ırmağı.

Sürgündeki Bunuel'in ülkesi, sansür ile boğuşmaktadır. Ancak baskı ortamı, muhaliflerini de yaratır. İspanyol sineması, yeniden halkın duygularını dile getirmek için 60'ların şafağını, Berlanga ve Juan Antonio Bardem'i beklemek zorundaydı. Bir nevi Carlos Saura öncesi provalar.

Berlanga, İspnya'nın Pietro Germi'sidir. Taşrayı fona alır çokça. Güldürürken eleştirir; gelenekleri tefe koyar.

Bir filminde Marshall Yardımı'na bel bağlayan köy halkı görürüz. Yardım gelmeyince hayal kırıklığına uğrarlar. Amerikalılar, köyü transit geçmişlerdir. Bizdeki Selamsız Bandosu'na benziyor değil mi, şu Şener Şenli komedi.

Seçme: Bienvenido Mister Marshall (53), El verdugo (1963)

*

Juan Antonio Bardem: Berlanga'nın biraz daha ciddi ve politize hali.

Seçme: Bir Bisikletlinin Ölümü (1955)

---

Karel Reisz

Yaşam akıp gitmekte iken...

FREE CİNEMA akımının ateşleyicisi. (bknz Lambet Çocukları)
Akım, sokağın ve alt sınıftan sıradan bireylerin yaşamına İngiltere'den tutulan vizördür. Vertov'un, 'gerçeği doğal akışı içinde yakalamak' düsturundan etkilenseler de. İntifa hakkı, şiirsellikte ve bireyin (bilhassa öfkeli gençliğin) ruhsal dalgalanmalarındadır.
Kitchen sink realism'dir bu...

Seçme: Gerçekçi ve öfkeli bir işçi sınıfı tasviri sunan Saturday Night and Sunday Morning (60), kitabın hakkını vermiş Fransız Teğmenin Kadını (81)


*

Tony Richardson

Free Cinema'nın 2. atlısı... Bu dönemin gençliğinde kurulu düzene bir öfke vardır ve perdedeki en iyi mecrasını Free Cinema'da bulur. Akımın arter filmi de aynı adı taşımaktadır: Look Back in Anger (59)

[Jack Clayton'un aynı yıl gelen Room at the Top'u da benzer sularda yüzse de. Clayton, akımdan uzaklaşacaktır. İyi de olmuş aslında. The Innocents gibi bir korku klaisği kazandık.]

Seçme: "Bir yığın laf ettin efendi! Free Cinema, gençlik, isyan... Ne menem bir akımdır bu" diyen var ise, aha da tek filmde röntgen: The Loneliness of the Long Distance Runner (62)

*

Lindsay Anderson

Free Cinema'nın 3. atlısı ve en haşarı çocuğu. Akımın anarşizan yüzü biraz daha parlar artık. If ile başlayan üçleme, adeta Jean Vigo'nun 30'lardaki o filminin reenkarne halidir. Yahut Hesse'nin Çarklar Arasında'sının: Eğitim sisteminin aptallaştırıcı tornası ve buna kazan kaldıran tüllab.

Onun filmlerinde sınıf atlamak isteyen gençler görürüz. O Lucky Man'daki Malcolm McDowell gibi. Sporcunun Hayatı'ndaki eski madenci/yeni rugby oyuncusu gibi.

Seçme: If... (68), This Sporting Life (63)

*

Dünya sinemasını da (ve gençliğini) derinden etkilemiş bir hareket Free Cinema: Ken Loach'ın Poor Cow'u (Düşen Kadın - 67) ila Milos Forman'ın Lasky jedne plavovlasky'i (Bir Sarışının Aşkları - 65), ilk aklıma gelenler.

---

Alexander Mackendrick

Savaş sonrasının İngiltere'sini ve küçük insanların "gündelik yaşamlarını", sadece Free Cinema vermedi elbette. İsmini, başkentteki stüdyolardan alan EALİNG komedileri de bu vazifeye soyunanlar arasındaydı.

Ealing'in formülü: İngiliz soğukluğu ve ketumluğu sinmiş mizah + Toplumsal eleştiri

Kaptan köşkündeyse Mackendrick oturur.

Seçme: 'İskoçya'da viski stoklarının tükenişi, milli bir felakettir' diyen Whisky Galore (49); 'matbaa ve işsiz bıraktığı hattatlar' diyalektiğini giyim sektörüne uyarlayan kapitalizm taşlaması The Man in the White Suit (51), medya eleştirisi Sweet Smell of Success (57) ve nihayet opus magnum'u The Ladykillers (55). Köprüde geçen son kısımlarıyla 'para nelere kadirsin' dedirtir The Ladykillers.

*

Charles Crichton ve Robert Hamer'in de diğer ağır temsilcileri olduğu Ealing filmleri, bazen doğrudan 2. savaş dönemini fon edinse de (Crichton'un 48 yapımı Against the Wind'i), baskın yön savaş sonrasının "sefil" Londra'sı idi. Baskın anlatımsa kara-komedi. Alt kesimden kahramanların başarısız soygun girişimleri ve "suç", birçok filmin değişmez motifiydi. The Ladykillers'i aratmayan şahane The Lavender Hill Mob (51) gibi... Robert Hamer'in Kind Hearts and Coronets'i (49) ise başlı başına muhteşem bir deneyimdir. Binbir surat sir Alec Guinness.

Hamer'in, mizahtan azade It Always Rains on Sunday'ını da (47) İngiliz usülü suç severlere öneriyorum. Londra'nın sokaklarından da güç alan esaslı bir kara filmdir ama sadece o kadar değil. İşçi sınıfından bir ailenin etrafında döner; savaşı takip eden yılların Londra'sını sosyal gerçekçi hassasiyetle, bir Free Cinema titizliğiyle dokur.

---

Rouben Maomulian

Seçim kısmındaki 2 film haricinde belki çok aman aman bir işi olmadı. Ama emekleme dönemindeki bebeğin doğrulmasında katkısı büyük. Sessiz Sinema'nın gurubunda, 7. sanatın yabancısı olduğu "ses" ile o çetin imtihanında, yeni döneme intibak üzerine kafa yordu. Başardı da. Tiyatrodan gelmenin avantajını kullanarak başardı. 1931 model City Streets'in bir sahnesinde Sylvia Sidney'e "iç ses" kullandırdı. Bu bir ilkti.

Seçme: Ernst Lubitsch filmi mi izliyoruz dedirten, Maurice Chevalier'li nefis Love Me Tonight (32); Garbo'nun devleştiği bir yasak meyva çalışması Queen Christina (33)

---

Rene Clair

Arkadaşlar, çok önemli bir yönetmenle karşı karşıyayız. Bir 'neşeli melodram ustası'yla. Ama sınıfsal bir damarı da hep mahfuz olan.

- Dadaizm ile doğdu: 20 dakikalık Entr'acte (24), baştan sonra bir karabasan halidir. Lütfen izleyin.
- Sınıfsal çelişkilere vizör tuttu: Paris qui dort (bir gece bekçisi, sabah uyandığında Paris'i donmuş halde bulur. 3-5 kişi hariç herkes donmuştur. Filmdeki alt sınıflar, donmuş haldeki zenginlerin cüzdanlarını; Montmarte adlı lüks restorandaki havalı müşterilerin giysilerini/takılarını çalmakta beis görmez.)
- Başyapıtları ise 30'larda geldi: Sesli sinemaya -tıpkı Chaplin ve Ozu gibi- bir süre direndiği 30'larda. Yine de unutulmaz filmi Sous les toits de Paris'te (30) "ses"i belli belirsiz kullanmıştır.
- 40 sonrası büsbütün fanteziye kaydı.

Seçme: Chaplin'in Modern Times'inin ebeliğini yapıp, proleteryanın üretim araçlarını kamulaştırdığı unutulmaz da bir finali olan A nous la liberte (Özgürlük Bizimdir, 34); pür neşe Le million (31); Entr'acte (24); Sous les toits de Paris (30); İtalyan Hasır Şapka (28)

"1940'ta Hitler ile Hollywood arasında seçim yapmam gerekiyordu; Hollywood azıcık daha ağır bastı."

---

Francis Ford Coppola

Roger Corman esinlenmeli bir korku örneğiyle (Dementia 13) başlayan parlak/şaşaalı kariyerinde, şu motif göze çarpar: Baş kahramanın güçlü görünümünün ardında, zayıflıklar/sürüncemeler saklıdır: Michael Corleone'den, Siyam Balığı'ndaki The Motorcycle Boy'a... Ona keza röntgencilik temalı (Rear Window'a ve Peeping Tom'a selam olsun) Konuşma'nın telekulak'ı Gene Hackman'ın paranoyaları... Avcıyken av mı olmuştur? Coppola kahramanları, yıkılış arifesindeki Roma ihtişamı kadar aldatıcıdır.
Hep bir hesaplaşma içindedirler. Ama çevreyle, ama eş dostla, ama kendiyle... Yoksa Finian's Rainbow'daki gibi ne diye alıp başını yollara vurasın. Canın sıkıldıysa aç bir Roadhouse Blues dinle. Beatnikliğin alemi yok!

Seçme: Fellini filmlerinden de aşina Nino Rota müziklerinin neredeyse filmlerin önüne geçtiği Baba 1 ve 2 (72-74), The Conversation (74), savaşın yıkıcılığını işlerken insan ruhunun derinindeki kötülüğe inmekten de geri durmayan Apocalypse Now (79), buram buram 80'ler kokan The Outsiders (83) ve Rumble Fish (83), yolu aşktan geçen bir garip Dracula (92)

*

Vietnam Savaşı'na şerh;
In the Year of the Pig (Domuz Yılında - 1968) / Emile de Antonio
Dönemin halef/selef ABD başkanlarının görüntülerinden (Eisenhower ve Nixon vb.), iki taraftan da (Ho Chi Minh ve Vietkonglular dahil) bürokrat / asker kişilerle yapılan röportajlara dek, filmde yok yok. Kışla ve cephelerden alınmış görüntülere Vietnam cangılı, köyler ve yoksul halk eşlik ediyor.

---

Terence Davies

Liverpool denince akla önce 70'lerin efsane kadrosu, sonra da Davies gelir.:) Gerçi endüstriyel futbol son kaleleri de bir bir zaptediyor.

Otobiyografik çocukluk anılarını anlatırken "aile" kalemine sarılması, onu Tayvanlı Hsien Hou'ya yaklaştırır

50'ler Liverpool'u, işçi aileler, dönemim muhafazakarlığı ve 88 yapımı filmde de göreceğimiz Rock'n Roll, The Beatles...

Seçme: Distant Voices, Still Lives (88), eski filmlerle ve müzikle sıkı flörtöz -yanı sıra bir coming of age olan- düş gibi The Long Day Closes (92)

---

Vittorio De Sica

Kökeni 19. yüzyıl sonlarındaki Verismo'ya (estetik gerçekçilik) dayanan Yeni Gerçekçilik, 45'in acı bilançosunu nakte çevirmeye başlar: Savaş, faşizm, direniş, alt üst olmuş ekonomi, işsizlik, sefalet, geleceğe duyulan güvensizlik, itilmişler...

Ter nasıl deriye bağlıysa, Yeni Gerçekçilik de "çağına" öyle bağlıdır
...der, Cesare Zavattini. De Sica'nın sadık Sancho Panza'sı. İşbirlikleri, neler doğurmadı ki:

Çalınan bisikletin peşindeki baba-oğul ve kapı-duvar toplum; kah ayakkabı boyacılığı yapan kah aile dramı kurbanı olan çocuklar; yalnızlık girdabındaki yaşlılar... Toplumsal adaletsizliği eleştirir ikili.

Süpürge ile uçulabildiğini öğrendiğimiz Milano Mucizesi ise bu alçak sesli tragedyaların arasına karışan masal tanesidir. Tabii masalın da bir kıssadan hissesi olmalı ya: Gecekonduların, efendilere direnişidir bu. Dayanışma ruhudur. Derken Bunuel El bruto'da bir benzerini yapacaktır. (Kemal Sunal ise Türk işi western Umudumuz Şaban'da:)

De Sica, Yeni Gerçekçiliğin farsa kaydığı 2. dönemde tarzını yumuşatır. (İtalyan Usulü Aşk gibi.) Ancak Sophia Lorenli o çarpıcı anne/kız filmi de aynı dönemde gelir.

Kulakların pası için:

https://www.youtube.com/watch?v=cfHJYwb5fUg

(Seni gidi Arsene Lupen Yeşilçam.)

Seçme: Bisiklet Hırsızları (48), Miracolo a Milano (51), Umberto D. (52), Sciuscia (46), La ciociara (60)

---

Jacques Demy

Çocukluğumuzun İhmal Amca'sı... Bir farkla ki. Harflerin yerini notalar almıştır.

Müzikali Demy'den daha iyi kotarmış bir Fransız yönetmenin varlığına kimse beni ikna edemez.:) Janrın Eski Kıta'daki ustasıdır. Tabii bu başarıda tilki payından çok öte katkısıyla Michel Legrand gerçeğini yadsıyamayız.

Demy, 61 yapımı Lola'da 'adam olacak çocuk'un gümbür gümbür geldiğini göstermişti zaten. Sahildeki açılış sahnesi muhteşemdi. Kumarbazlar dünyasında geçen La baie des anges (63) ile de başarı perçinlenmişti.

Müzikalleri, yer yer peri masalına döner. Konuşarak değil, şarkı söyleyerek anlaşılır burada. Aşklarsa sakin ama umutsuzdur. Sanki tarihin kabusu içinde bozulmuştur. Gerçekleşmesi ancak rastlantılara bağlıdır: Cherbourg Şemsiyeleri'nde yıllar sonra karşılaşan 2 aşığın halleri hatırlanırsa...

Seçme: Les parapluies de Cherbourg (64), Lola (61), Les demoiselles de Rochefort (67)

---

Guru Dutt

Bollywood içerisinde önemli bir köşe taşı. Şark köşesi.

Dutt sineması bize şunu fısıldar: "Her şeyin meta üzerinden değerlendiği bir pazar yerinde, iyi yürekli insanların ederi yoktur". Bu dışlanmışlığı da sanatçılar üzerinden aktarır: Bol şarkılı başyapıtı Pyaasa'daki Vijay, sağlığında eserleri satmayan ancak ölünce badem gözlülüğe terfi ettirilip üzerinden para sağılan bir şairdir... Kağıt Çiçekler'deki idealist yönetmenin bir saksı kadar değeri yoktur.
Bu şirazesi kaymış dünyada, gerçek sanatın hakkını teslim edense kadınlardır: Pyaasa'daki hayat kadını Gulabo.

Seçme: Pyaasa (57), Kaagaz Ke Phool (59)

---

Federico Fellini

Herkesin Yeni Gerçekçiliği kendine. Bu, De Sica'da daha insancılken, Visconti'de mesafelidir. Fellini'de ise...

Evet, düşler sinemacısıydı o. Alaycı ve yumuşak kamerası, çoğu aslında 'özyaşamsal' filmlerinin semasında bir nimbus bulutuymuşçasına dolanırdı: 'Aylakların' ümitsiz dünyasındaki aşağılanmış karakterlerin, palyaçoların, kaba saba sirk zorbalarının, henüz erdemini kaybetmemiş fahişelerin (ah Giulietta Masina!), kabızlık çeken yönetmenlerin...

Tatlı Hayat, sosyeteden aydınlara, zamane robber baron'larından medyaya, Fellini usulü bir eleştiriydi. Helikopterle taşınan İsa heykeli ve sahildeki manidar finalle (Hey, Marcelo!) hatırlanan film, "paparazzi" kelimesini lügatlara sokuyordu.:)

Seçme: La strada (54), Amarcord (73), Ve Gemi Gidiyor (83), Le notti di Cabiria (57), Sekiz Buçuk (63), La dolce vita (60)

"İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Hayat gibi, insanlar gibi."

---

John Ford

Amerikan tarihi, evvela kanyonlarda yazıldı. Vakanüvislerse; haşin kovboylar ve yağız atlı ranger'ler (yazıldığı gibi ayırıyorum) oluyordu: Tom Mix'ler, Bronco Billy'ler.

O 'yazıcı'ların başkatibi de, "Pazar sabahı baba"larının gözdesi Ford... Monument Valley'in nal sesleri, en yüksek oktavı onda vermiştir. Çöl, uçsuz bucaksızlığı ve ıssızlığıyla, sürekli bir "saldırıya açıklık" korkusu zerk eder.

Beri yanda onun muhafazakar sineması, Amerikan yurtseverliğinin ve kahramanlığının nişanesi oldu. Yerliler ise düzeni bozan birer çıkıntıydı. Barbardı. Onlar, insandan sayılmıyordu. Öyle ki... Çöl Arslanı'nda kızılderililerce kaçırılan bir kadının peşindeki kovboy, kadın için "eğer kızılderili eli değmişse yaşamasın daha iyi" diyebilir.
60'larda, Cheyenne Autumn ile yerlilere bakışında bir yumuşama görülür.

Savaş filmlerinde ve dramlarda da yine belli bir düzeyi tutturmuştur.

John Ford, teknik ustalığı ve titizliğiyle kendisinden sonraki pek çok sinemacıyı etkilemiştir. (Orson Welles, Kubrick). Welles onun için "ustamdı" der. Yine modern dönemden pek çok filmde ona atıf yapılır. (E.T.'nin televizyonda izlediği filmi hatırladınız mı?)

Yazılmayanlardan: Bence en iyi işi Stagecoach (Posta Arabası, 39), toplumsal içerikli Gazap Üzümleri (40) ve Vadim O Kadar Yeşildi ki (41), Abraham Lincoln'e vefa borcu ödediği Young Mr. Lincoln (39), düello sahnesiyle tarihe geçmiş My Darling Clementine (46), sadık kovboyu John Wayne'yi farklı bir rolde gördüğümüz The Quiet Man (52)

---

Charles Walters

Müzikalin esnaf lokantası. Burada gönül rahatlığıyla ruhunuzu doyurabilirsiniz. Patron bu işi biliyor.

Bizleri (ve Hitchcock'u) Monaco Sarayı'na "satan" hain sarışın Grace Kelly, veda filminde Bing Crosby ve Frank Sinatra ile...

"Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu" (Sezai Karakoç)

Leslie Caron ve Mel Ferrer, hala aklımdan çıkmaz. Biri, Nastena kadar saf; diğeri, sert kabuğunun altında adeta bir Makar Devuşkin.

Seçme: High Society (56), Lili (53)


6|1
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...