Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 2

- Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - (2. Bölüm)

{Tahmini Bölüm Sayısı: Asgari 10}- Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - (2. Bölüm) {Tahmini Bölüm Sayısı: Asgari 10}

Nicholas Ray

Western... Gayrıresmi -ve pek de hayırhah denemeyecek- tarih yazıcılığına soyunan tür. O zaman dek ortanca evlat muamelesi gören kadın, Johnny Guitar ile bir anda ışıltılı payetlerin altında baş köşeye kuruluyordu. Joan Crawford'un, filme adını veren Peggy Lee parçasını 'söyler gibi yaptığı' piyano sahnesi, bir sinema klasiğidir.
Sırf bu filmden dolayı sempatim vardır Ray'a. Bu kara yaşamların maraton koşucusuna. Temiz öykü anlatıcısına.

Tabii Johnny Guitar'ın bir salon westerni olduğu da gerçek. Bir Hawks, bir Ford westernleri gibi yırtıcı değil.

Seçim: Johnny Guitar (54), artık Nimet Abla kadar ünlü Asi Gençlik (55), They Live by Night (48), pek çok yönetmenin favorisi Bigger Than Life (56)

---

Dario Argento

İtalyan korkusu 'Giallo'nun, "kırmızı"yı pek seven yönetmeni.
Hitchcock etkili (Avrupa'ya gelen ve başı belaya giren adam) ilk filmi Kristal Tüylü Kuş, sinemasının tüm partisyonlarını icra eder: Seri katil ve eldeki bıçağa zoom, korkunç cinayetler, sürpriz final, hedefteki kadınlar.
Goblin müziklerini de unutmamak lazım. Katkısı büyük.

Seçim: Suspiria (77), Profondo rosso (75), Phenomena (85), Opera (87)

*

Mario Bava, Lucio Fulci, Umberto Lenzi, Lamberto Bava; İtalyan korku sinemasının diğer başlıca pirleri. Ortak noktaları; "gore".
Mario Bava'nın 'Çok Şey Bilen Kız'ı tavsiyemdir.

---

Frank Capra

Mary Pickford, sessiz sinemanın o masum yüzü nasıl ki ailemizin kızıysa, Capra da ailemizin sinemacısı. Sıcacık, neşe ve ümit veren filmler çevirdi. Düşler fabrikasının kazanına en çok kömürü atan oydu. Filmleri çok tutuldu. It's a Wonderful Life, "yılbaşında ne izleyeyim?" diye soranların bugün bile ilk can simidi.
Amerika, besbelli ki buhranı unutmak ve rüya görmek istiyordu.
Yalnız vedası biraz acı tatlıydı: Elmacı Kadın (61)

Seçim: Bir Gecede Oldu (34), bizdeki Sev Kardeşim filminin orijini You Can't Take It With You (38), Mr. Deeds Goes to Town (36), bugünün her politikacısına izletilesi Mr. Smith Goes to Washington (39), Arsenic and Old Lace (44)

---

Pier Paolo Pasolini

Bir ozan ve fabl anlatıcısı. Ortaçağ/tarih parabolleri olsun bireysel hikayeler olsun, siyaset ve fabl onda kesişmeden duramaz. Yeni Gerçekçi damar da hep mahfuzdur. Düğün sahnesinde faşistlerin domuza benzetildiği Mamma Roma (62), Fellini'nin Cabiria Geceleri'ne benzer.
Pasolini, derdi olan (kiliseden kaypak Berlinguer soluna) bir sinemacı.

Seçim: Saf/vurucu bir Yeni Gerçekçi dram olan Accattone (61), solcu bir İsa gördüğümüz Il vangelo secondo Matteo (Aziz Matyas İncili - 64), hem mekanda hem zamanda yolculuğa çıkaran -Bunuel'in Samanyolu'suna benzetirim- en şiirsel işi Uccellacci e uccellini (66), seyri zor Salo (75), burjuva ailenin konforunu sarsan misafir leitmotifiyle Teorema (68)

---

Claude Chabrol

Chabrol, ömrü boyunca hep burjuvaziyi silkeledi durdu. Orta sınıfları, aileleri... Bunu, ahlakçı kaygılardan tamamen uzak gerçekleştirdi.
Paul ve Helene gibi değişmez karakter isimleri bulunan Hitchcock esinlenmeli psikolojik polisiyelerinde de vardı bu: Canavar Ölmeli'deki çift, otomobille birine çarpar. Ama durmaktansa gazı köklemeyi tercih eder.

Seçim: Marleen Gorris'i kıskandıracak ölçüde feminist Les bonnes femmes (60), buram buram 60'lar modası kokan müstehcen Les biches (68), başyapıtı Le boucher (Kasap, 70), vandal finaliyle şoke eden La ceremonie (95)

---

Henri-Georges Clouzot

Bir diğer Fransız Hitchcock. (Palton da ne genişmiş Hitch Amca!) Psikolojik tahlile dayalı, stilize gerilim ustası.

Çıkış filmi Le corbeau, taşra muhafazakarlığını işleyişiyle Bad Day at Black Rock'taki gerilimi aratmaz.
Picasso severlerin 56 yapımı Le mystere Picasso'yu izlememiş olmaları kayıptır.
Ancak asıl başyapıtları ilişiktedir.

Seçim: 90'larda başarısız bir re-makesi yapılan Les diaboliques (55), kamyoncularla birlikte sizin de diken üstünde olacağınız Le salaire de la peur (53), toplumun kadına yönelik baskılarını ve ikiyüzlü tutumunu deşifre eden eleştirel La verite (60). Sonuncu filmde Brigitte Bardot, kariyerindeki en unutulmaz roldedir.

---

Seijun Suzuki

Karışık olay örgüsü, gangsterler savaşı, estetize şiddet... Tarantino'nun ilham aldığını belirttiği bir yönetmen.

O ana dek daha ziyade samuray kılıçlarında ifadesini bulan şiddete, "anlatımı itibariyle" yepyeni bir boyut, çağdaş bir norm kazandırmıştır.

Söz konusu şiddet -Oshima ve Imamura'da olduğu üzre- yanı sıra cinsellik sahasında da dizginlerinden boşanmış gibidir. Çıplaklığı da şiddet gibi huzursuz edici şekilde verir Suzuki. Bu cinsel şiddeti/katastrofiyi bilhassa "Shunpu den" (1965) filminde yoğun şekilde görürüz. Ondaki bu şiddet, anti/militer mesajlarla yedirilerek verilir. Shunpu den filminin geçtiği Mançurya; "Nikutai no mon"daki fahişelere ev sahipliği yapan Tokyo, böyle bir kol kolalığa sahne olmuştur. Son tahlilde hepsi, bir erozyona işarettir.

Seçim: Elbette bilenlerin şöyle bir hınzırca güleceği Branded to Kill (67) ve ekürisi Tokyo Drifter (66), savaş sonrasının sefalet ve çürüme içerisinde debelenen Tokyo manzaraları ile Gate of Flesh (1964), karlı dekorda geçen o son on dakikasıyla bir askeri okul şiddeti Fighting Elegy (66)

---

David Mamet

Sihirli "senarist" elleri öyle güzel dokunuşlar yaptı ki: Tam bir erkek filmi olup, gevezelikte de Cuma Kızı'nı aratmayan Glengarry Glen Ross; 1989 gibi sinemada izlediğim Al Capone efsanesi Dokunulmazlar vs.

Yönetmenliğine gelirsek. İlk filmle çıtayı o denli yükseğe koydu ki, sonra kendi bile uzanamadı.

Seçim: House of Games'i (87) izlememek, sinemanın 24 kusurlu hareketinden biridir :)

---

Yimou Zhang

Hero ve Parlayan Hançerler, 2000'lerde epik sinemaya adını yazdırmıştı.

Çinli yönetmenin beytülgazeli 91'de gelmişti: Raise the Red Lantern - Kırmızı Fenerler. Görüntü yönetimi mest edicidir.

Seçim: Kırmızı Fenerler (91), 30lar Çin'inde geçen ve "kadınların" merkezi figür olduğu aile dramları Ju Dou (90) ve Huozhe (94), feodal eleştiride bulunurken politik hassasiyetleriyle de öne çıkan Red Sorghum (Kızıl Darı Tarlaları - 88), Li Gong'u hukuk mücadelesi verirken gördüğümüz bir 'köyden indim şehre' öyküsü The Story of Qiu Ju (92)

---

Robert J. Flaherty

Nanook, kadük oldu. Eskimoların şimdi ateşli silahları bile var. Bir balığı öldürmek için dişe ihtiyaç duymuyor; gramofondaki plağı ısırmaya çalışmıyorlar :)

Belgeselin ilk büyük ustasıdır Flaherty. Ancak onun filmleri ne olduğu gibi aktaran ham belge, ne de tamamen kurgulanıp yaratılmış bir dünya. Etnolojik gözlem, şiirsel bakışla yoğrulmuştur. Galiba makbul olan da budur.

Seçim: Nanook of the North (22), Man of Aran (34)

*

Mütemmim cüzler;

Joris Ivens: Hollanda'nın Evliya Çelebi'si. Sinemanın Robert Capa'sı. Kamerasının çadırını her yere kurar. Olaylara/durumlara toplumcu/gerçekçi zaviyeden bakar. Kah ülkesindeki yağmurlu bir günü çeker; ürkünç sanayi konstrüksiyonlarını kayda alır; kah ispanya İç savaşını belgeler. Ancak başyapıtı, 1989'da saklıdır: Bir Rüzgar Öyküsü

John Grierson: İngiliz belgesel okulunun piri. Ringa balıkçılarını gösterdiği 29 yapımı Drifters, bugün bir kült.

Humphrey Jennings: Propaganda hep Mihver Devletlerinden mi gelsin yani! Müttefiklerin canı yok mu! Listen to Britain, en bilindik işi.

---

Luchino Visconti

Aristokrat Marksist:) Sinemasının özütü, epik soluklar ve Yeni Gerçekçi bireysel dramlar.

"Yeni Gerçekçilik", ikinci savaşın getirdiği yıkım ile İtalya'da doğmuştur. Çoğunlukla Vicsonti'nin Tutku'su (Ossessione) ile başlatılır. Ülkenin "acılarından" beslenen akım, sokaklara inmiştir. İşsizlik, kentin ve kırsalın sorunları, genç neslin umutsuzluğu, yaşlılar, Güney'in az gelişmişliği... Bazen bizatihi savaş ve direniş dönemlerine de gidilmiştir. (Roberto Rossellini'nin üçlemesi gibi)

Visconti'nin yeni-gerçekçilik anlayışı oldukça kişiseldir ve zaman zaman, gerek başvurduğu estetik arayış gerekse anlatımındaki özgürlük nedeniyle akımdan belirgin biçimde uzaklaşır.

Seçim: Sicilyalı balıkçıların endüstriyle bilek güreşi La terra trema (48); bir Kuzey-Güney fonlu aile dramı Düşman Kardeşler (60); Stroheim esini tarihi fresk Senso (Günahkar Gönüller - 54); yarım saatlik balo sahnesi bir sinema şöleni olup, aristokrasinin burjuvaziyle yaptığı devir teslim törenine hüzünlü bir bakış olan Leopar (63); Cezayir'e troleybüs kondurmak dahil hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan Camus uyarlaması Yabancı (67); "böyle olur ustaların vedası" dedirten L'innocente (76)

---

Charles Chaplin

Melon şapka, bol pantolon, dar ceket, baston ve sarsak yürüyüş... Sinemayı sinema yapanlardan. ODTÜ stadındaki devrim yazısı silinir; belleklerdeki Chaplin asla!

Gag yıllarının serseri 'Tramp'ından; yaşlanan komedyenlerin 'Sahne Işıkları' altında gözyaşlarını içine akıttığı ahir zamanlara... Güldürürken düşündüren, çok yönlü bir sinemacıdır o.

Davası olan bir sinemacı. Ve onda sinema ile gerçek hayat, Janus'un iki yüzü değildir. Ne düşünüyorsa onu çekti; ne çektiyse onu savundu. The King in New York'ta dokundurduğu Maccarthy Komisyonu ile yaşadıkları malum.

Seçim: Çok zor. Hassas canimiz Monsieur Verdoux (47); ayakkabı bağcıklarını spagetti niyetine yuttuğu The Gold Rush (25); sıcacık The Kid (21); aşkın e - de - den halleri City Lights (31); Fordizm eleştirisi Modern Times (36) ve her daim güncel The Great Dictator (40)

"Bir tek kişiyi öldürürseniz bir katilsiniz. Ama milyonlarca insanı öldürürseniz bir kahraman. Çocukları ve kadınları kitle halinde öldürmek için bomba icat edenler, alkışlarla karşılanıyor."

---

Lina Wertmüller

İtalyan anarşist sinemacı. En ciddi ve politik konuları dahi "grotesk" bir mizahın suyuna banarak verir. İster politik suikastler olsun bu, ister proleter yaşamlar. İsterse de polisiye.
74 yapımı All Screwed Up dahi bundan kaçamamıştı.

Seçim: Pasqualino Settebellezze :)

---

Dziga Vertov

Sovyet Sineması'nın manifestocusu, kuramcısı. Sine-Göz'ü.

"Kameranın hareket kabiliyetine" bel bağlar Vertov. Sinema; insanları, onlardan habersiz kayda alıp çekmek demektir, der. Dramatik öğelere/senaryoya iltifat etmez. Ancak bu, montaja emek harcanmayacağı anlamına gelmez.

Kameralı Adam (1929), Sovyet ülkesindeki hayatı, sokağın/sinema salonlarının günlük ritminden kavrayıp yakalar. Çok kişiye ilham vermiştir. Detour (45) isimli Dışavurumcu noirin yönetmeni Edgar G. Ulmer, 33 dönemecinden önce Menschen * Sonntag'da bir Berlin şehrengizi sunar. Vigo, Nice'ı çeker.
Free Cinema mensubu Lindsay Anderson, Every Day Except Christmas'ta yine aynı mantıkla Covert Garden esnafını filme alır. "Sokağın gerçek efendileri" ara yazısını da ekleyerek.

Cinema Verite akımının ana kaynağı da Vertov'dur.

Seçim: Ayan olmuştur.

"Sinema,hayatı olduğu gibi vermelidir. Sinemada senaryo, diyalog, yapay oyuncu ve yapay dekorlara yer yoktur! Sinemayı, edebiyat ve tiyatronun gölgesinden/yapmacıklığından kurtarmak gerekir!"

---

Jean Rouch

Sinema ve etnografya, hiçbir yönetmende bu denli yekvücut olmamıştı. 'Yeryüzünün Lanetlileri'ni, Vertov'dan miras bir anlayışla belgeler.

1961 yapımı röportaj/belgesel Chronique d'un ete (Paris 1960), dönemin Fransa'sının aynasıdır.

Seçim: Moi, un noir (Ben, Bir Zenci - 58)

*

Mütemmim cüz: Ousmane Sembene... La noire de (66) başta olmak kaydıyla, Fransa'da zenci, Afrika'da Fransız olmayı deşip durdu Senegalli.

---

Alejandro Jodorowsky

Psikiyatri, iktidar alanı belirler. Zihinler/duygular üzerinden bir iktidar... Normalle anormal arasındki sınırı; kimin hakları ve yükümlülükleri olan normal bir vatandaş, kiminse kısıtlanması ve kapatılması gereken bir hasta olduğunu söyler.

Çek yönetmenin filmlerini nasıl tarif edeyim bilmiyorum. El Topo adlı felsefik westerni nereye koyayım? The Holy Mountain'i gerçekten anlayabildim mi? Ya Fando y Lis!

Novalis okumak gibidir Jodorowsky. Bir trans ve düş halidir.

---

Shohei Imamura

Filmlerinin çoğunda Japon orta/alt sınıfın karşı karşıya olduğu sorunları ele alır. Suçlular, katiller, yosmalar, kültür çatışmaları vs. üezrinden; politika, din, tüccarlık, Batı etkisi ve insan ilişkilerine odaklanır. Meramı; savaş sonrasının iç çalkantılarıdır.
Batı hayranlığı eleştirisi, bilhassa Domuzlar ve Savaş Gemileri filminde belirgindir.

Seçim: Kadının makus yazgısını işleyen Nippon Konchuki (Böcek Kadın - 63); Japon usulü kara film Vengeance is Mine (79); nükleer felaketin acı kalıntılarına eğilen Kuroi ame (89); pornografi sektöründeki ilişkilere düşsel bir klark çeken The Pornographers (66); Bent Hamer filmlerinden fırlamış yaşlılara yönelik bir çağdışı geleneği işleyen Narayama Türküsü (83)

---

Rainer Werner Fassbinder

Lili Marleen'in yönetmeni.

'Yeni Alman Sineması'nın 3 silahşörü içinde (Wenders, Herzog) en hızlısıydı. Bir de D'Artagnan var gerçi: Volker Schlöndorff.

Fassbinder, çok velut bir yönetmendir. Westernden noire, müzikalden gerilime dört nala at sürmüştür.

Ama esasen melodram ustasıdır. Üzerindeki Douglas Sirk etkisini de inkar etmez. Ali: Fear Eats the Soul (Korku Ruhu Kemirir) filmindeki toplumsal filtreye takılan 'iki ayrı muhitten gelen kadın-erkek birlikteliği', üstat Sirk kaşeli All That Heaven Allows (55) öykünmesidir.

Onun sinemasında odağı kaymış dünyanın göçüğünü yüklenenlerse, ekseri kadınlardır. (ve eşcinseller.... ve azınlıklar)

Seçim: Arşivlik BDR üçlemesi (Maria Braun'un Evliliği - 79; Lola - 81; Veronika Voss'un Tutkusu -82), Özgürlüğün Zorbalık Hakkı (75), Despair (1978), salıncak sahnesiyle Charulata'yı anımsatan ve fazlaca biçimsel Fontane Effi Briest (1974)

*

Doris Dörrie: Alman sineması ve kadınlar demişken. Doris Hanım'ı ve 94 yapımı Keiner liebt mich'ini analım. Ah yalnızlık, sen nelere kadirsin!

---

Cecil De Mille & Alexander Korda

Sinema - tarih ilişkisi, kaygan bir zemin.

Çağdaş sinema, kendi sonu üzerine bahse tutuşabileceğini dehşetle fark eden bir kuşağın kaygılarını ortaya koymuştu. Bu noktada sinema, -kimi bezirgan tarihçilerin de yaptığı üzre- geçmişi eşeleyip durdu. Amaç, bir istinat noktası yakalamaktı. Bu, ama izlenecek model olur; ama hüzünlü bir zevk alma meselesi: Fellini'nin Satyricon'u.
Bu uğurda, her türlü çarpıtma ve bozma da mübahtır: Faşist İtalya dönemindeki Afrikalı Scipio gibi. Antik Roma'nın debdebesi, Mussolini rejiminin hizmetine sunulmuştu.

Ancak günümüzde sinemaya esin veren, ulusal bir tarihin büyük kişilikleri/olayları değil. Parçalı-postmodern zamanımızda, rağbet başka yerlerde. Bu noktada aslında sosyal tarihçilik ile koşut bir gidiş söz konusu. Pırıltısız dokusu içinde, günlük hayatın basit olayları, yani 'günlük/kültürel tarih' daha fazla ilgi çekebiliyor.
De Mille ve Korda gibi isimler pek kalmadı.

Tabii Marc Ferro gibiler çıkıp, sinema-tarih paradigmasını değiştirene; ikisi arasındaki dolaysız ilişkiye temas edene değin.

Seçimlik: The Ten Commandments (56), The Private Life of Henry VIII. (33)

(...)


9|2
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...