Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 1

- Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - (1. Bölüm)

Tahmini Bölüm Sayısı: Asgari 10 - Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri - (1. Bölüm) {Tahmini Bölüm Sayısı: Asgari 10}

Gene Tierney

Bacak güzelliğinde Cyd Charisse neyse, yüz güzelliğinde de sen osun. Dünyanın en güzel kadınısın. Müşfik Kenter, Sema Özcan'ın fotoğrafına aşık olmuştu. Otto Preminger'in kült noiri 'Laura'daki (1944) dedektifin aklını başından alansa senin portrendi.
O portrelerden biri de benim odamda ve her doğum/ölüm yıldönümünde bir kez öpüyorum. Sen benimsin. Benim bal kadın'ım, benim canımsın. Ali'nin Ahmet'in şunun bunun ve gelgeç sevgilerinin değil. Benim!

Gittiğin yerden bu yazıyı okur musun bilemem ama. İyi ki bu dünyadan geçmişsin.

Bu seri sana ithaftır.
...

Dipsiz kuyuya dalarken;
- 2000 ertesini ve yerli yönetmenleri dışarıda bıraktığımı
- Kimi yönetmenleri, mütemmim cüz kontenjanından geçiştirdiğimi
belirtmeliyim.

Dadaloğlu der ki: Yalnızca arap atlar değildir uzağı yakın eden. Sanat da bir gün gitmeyi hayal ettiğiniz ülkeleri/şehirleri başucunuza getirebilir.
Düşler fabrikası bu yüzden güzel.

Dilerseniz düşüncelerinizi serinin son bölümünde yazabilirsiniz.
...

John Cassavetes

Agnes Varda'nın La Pointe-Courte'si (55) olmasa, şöyle girerdim söze: Yeni Dalga, Fransa'da mı başladı? Hadi canım sen de! (bknz. Shadows)

O kadar büyük bir isim ki. Benim için ilanihaye 'büyülü fener'in ilk 10 yönetmeni arasında kalacak. Ticari sinemayı menteşelerinden oynatmıştır. Bugün bağımsız sinema diye bir gerçek varsa, harcını Cassavetes'e borçludur.

Feri sönmüş yıldızlar, seyahate çıkan aylak erkekler, alkolikler, delirmenin eşiğindeki kadınlar, orta yaş krizleri... 'Küçük insanlar'ın 'küçük dünyaları', onun büyük ellerinde saf sinemaya dönüşür. Mesajı olan ancak bağırmadan söyleyen bir sinemaya.

Seçme: Etki Altında Bir Kadın (74), Opening Night (77), Shadows (59), Faces (68)

---

Jean Vigo

Japon gülü kadar kısa bir hayat... Bir elin parmağı etmeyen film.
Büyük yönetmen olmak niceliğe bakmıyor; öyle olsaydı Malick ve Erice'yi de elememiz gerekecek.

Seçme:
İdareye/din adamlarına tuğla atan yatılı okul öğrencileri üzerinden bir anarşizm güzellemesi: Zero de conduite (33)
Görüntüyle şiir yazan, ne yazsam eksik kalacak: L'Atalante (34)

---

Marcel Carne

Jacques Prevert ile Fransız Şairane Gerçekçiliği'nde tahrip gücü yüksek bir bomba olurlar. Mezkur akım, kapkara gerçeği düşlere sarmalayarak sunar. Bir yanda habis ruhlar (Renoir'in Hayvanlaşan İnsan'ındaki Jean Gabin), çürümüş toplum, alesta cinayetler... Beri yanda, çok güçlü bir şiirsellik.
Carne sineması, melankolik ve toplum dışı kahramanların(!) sinemasıdır. Mutlu son nadirdir. Çevre, karbonmonoksittir; yavaş yavaş öldürür.

ve 'Arletty'... Erken Fransız Sineması'nın bu anıt ismi, en güzel filmlerini Carne ile çevirdi.

Seçme: Sisler Rıhtımı (1938), buruk finalli Le jour se leve (39), aşıkları taşa döndüren şeytan ile Mussolini eğretilemesi yapan fantastik Les visiteurs du soir (42), tiyatro dünyasından bir peri masalı Cennetin Çocukları (45)

---

Ken Loach

Dünün geçer akçe fikirleri, bir gün gelir donar. Ayak bağı olur yeninin önünde. Yaratıcıları da, şekilden ibaret/donmuş putlar haline gelir.
Mesela eski Yunan tefekküründe yaşayan/gelişen düşüncenin ifadesi olan Aristo mantığı; Ortaçağda donmuş bir taassubun temeli oldu.
Hikmeti bulmak uğruna dünya nimetlerini terk etmeyi salık veren Buddha öğretisi; ahir zamanda 7den 70'e tibet manastırlarına postu seren tembel, ezbeci bir müritler ordusuna yol açtı.
Ve "kelime Atatürkçülüğü." (şevket Süreyya'nın tabiri)

Ancak bazı fikirler vardır ki, özü itibariyle asla eskimez. Donmaz. Hayatın içinden gelir onlar.

Koca çınar, yarım asra yakındır hep emeğin, "ayak takımının" (bknz 91), daha güzel bir dünya düşünün peşinde oldu.

Tripodu en bir yere basan yönetmendir.

Seçim: Kerkenez (69), My Name Is Joe (98), Riff-Raff (91), Land and Freedom (95)

---

Robert Altman

Su kaynıyor, Amerikan kurbağası haşlanıyor.

Nişangaha, Amerikan toplumunu ve değerlerini alır. Alametifarikası, çoklu hikaye/karakter anlatısı. (Short Cuts'ta zirve yapmıştı) Zordur, cerrah titizliği ister.
Tıpkı Louis Malle gibi sinemasının kanyonunda türlü türlü nal izi bulunur. Belli bir janra hapsedilemez.

Seçme: Satirik savaş filmi MASH (70), Bonnie ve Clyde öykünmesi Thieves Like Us (74), çöldeki bar ile akla kazınan feminist 3 Women (77), country müzik üzerinden döneme dokunan Nashville (75), Hollywood'un kirli arka bahçesinde gezintiye çıkaran The Player (92)

---

John Huston

Behri zamanda bir Kassandra varmış. Gelecekten getirdiği kötü haberlere kimse inanmazmış.

Huston kahramanları da öyledir. Onlar da siz de anlarsınız, bir bela gelecek. Yakın. Ama kahramanlar üstüne üstüne gitmekten de geri durmaz. Herkes bir nevi kendi sınavını vermektedir.

Yeraltı dünyası gibi toplumun da yasalarını ciddiye almayan bir dedektif: Sam Spade. Öyle bir zamandır ki, kanun adamları da en az suçlular kadar çürümüştür... Bir ortaklık (Bogi) işte böyle başladı.

Seçim: Malta Şahini (41), The African Queen (51), The Treasure of the Sierra Madre (48), The Asphalt Jungle (50), Key Largo (48. Yaratılan 'iç mekanda gerilim' müthiş)

---

Michelangelo Antonioni

Donmuş iç dünyalar, iletişimsizlik/yabancılaşma, gerçeğin bilinçten silinmesi... = Antonioni
Teknoloji ve doğa'nın tahrip edilişi de, bireylerin açmazına ve moderniteye arka fondur: Il grido'daki bataklık, Kurosawa'nın Sarhoş Melek'indeki pis gölete benzer. Kızıl Çöl, bir Sait Faik - Son Kuşlar seslenişidir.

Bir 'kadın' sinemacısıdır. Öyle başlamış; öyle de bitirmiştir: 'Bir Kadının Tanımlayarak'

Seçme: L'avventura (60) ve L'eclisse (62), fotoğraf-gerçek ilişkisine dair gerilim başyapıtı Blowup (66), yelkenini 68 ile şişiren Zabriskie Point (69), devingen kameranın ihsas-ı rey yaptığı -göstermeden hissettirdiği- çarpıcı finaliyle Yolcu (1975)

---

Maurice Pialat

7. sanatın en olgun Van Gogh uyarlaması ona aitti. (91)

Pialat, tipik bir 2. kuşak Yeni Dalga sinemacısı. Arada Sous le soleil de Satan gibi son derece kötü işler çıkardıysa da, özellikle 1980'lerde peşi sıra çevirdiği 2 minör başyapıt ile sivrilmeyi bilmiştir.

Seçim: Loulou (80) ve A nos amours (83), L'enfance nue (68)

---

Jean Cocteau

O bir şair. Ressam.

Cocteau izlemek, rüyaların ipek astarı üzerinde yürümeye benzer inanın. Onun filmlerinde, Şairane Gerçekçilik ve Dışavurumculuk evlilik akti yapmıştır sanki. Fritz Lang'ın M'sinde Peter Lorre'nin baktığı ayna, bu kez başka boyuta geçiren pasaporttur.
Aslında bu 2 boyut metaforuyla, ta Aristo'nun Poetika'sından beri kadim bir sorunu kurcalar üstat: Sanat ve reel dünya, hayal ve gerçek uzlaşabilir mi?

Seçim: Orphee (50). Üçlemenin en iyisi.

---

Ingmar Bergman

Güçlü bir edebiyat/tiyatro geleneğinden ve ulusal tarihten doğmuş Kuzey Sineması, özünde iletişimsizliğin sinemasıdır! Evrenselin... Bununla beraber, mevcut konjonktürü ve coğrafyayı da bir kenara itemeyiz: Rustik geleneğin ve kırsal yaşamın daha bir minimalize filmlere yönelttiği Finlandiya gibi.

Fellini ve Hsien Hou ile birlikte en otobiyografik yönetmendir Bergman: Katı ve baskıcı çocukluğu, filmlerindeki mutsuz ailelere; maruz kaldığı yoğun püriten eğitim ise inanç sorgulamalarına davetiyedir. (bknz. Fanny ve Alexander)

Tanrı, sanat ve cinselliğin baskılarının sarmal halini aldığı bir dünyayı, metafiziksel ve varoluşçu tandanslarla veren Bergman sinemasında, kendi kendileriyle savaşan bireylerin haddi hesabı yoktur. Dreyer'den mülhem/tevarüs "metafizik gerçeklik" boyut kazanmıştır. (Bknz. Yaban Çilekleri ve Yedinci Mühür)

Bir kadın sinemacısıdır. (bknz. Kvinnodröm). Onun kadınları ekseri çilelidir (bknz En passion'daki yakın plan yüz çekimi: Liv Ullmann)

Seçme: Persona (66), Skammen (68), Çığlıklar ve Fısıltılar (72), Güz Sonatı (78), Sommaren med Monika (53)

---

Bernardo Bertolucci

Revizyonist Avrupa komünizmine bulanmış ve aydın yabancılaşmalı ilk dönem filmleri (bilhassa Partner); tarihsel freskler; dizgininden boşanmış yılkı atlarına çalan cinsellik...

Seçme: Başyapıtı Konformist (70), Szabo'nun Apa'sı ile ikiz kardeş Örümceğin Stratejisi (70), tereyağı sadece tereyağı değildir diyen Pariste Son Tango (72), bir 20. y.y. İtalya panoraması 1900 (76), işçilik harikası Son İmparator (87), oryantalist bir erotizm olan Çölde Çay (90)

---

D.W. Griffith

Güneş yüzü görmeyen kelek, kavun olamaz. Griffith'in rahle-i tedrisatından geçmeyen de sinemacı.

Ciddi manada ilk sinemacıdır. Montaj teorisi olsun, karakterlerin ruh haliyle daha da bütünleştiren "yakın plan" olsun, sinema sanatı teknik olarak ona çok şey borçludur.
1914 yapımı -çok eleştirilen- ırkçı epiği Bir Ulusun Doğuşu, bu anlamda milat.

Masum Lillian Gish, en duygulu filmlerini onunla çevirdi. Mamafih sesli dönemin değirmeni ikisini de öğütecekti.

Seçim: Tarihin puslu atlasında gezintiye çıkartan dev epiği Intolerance (16), Orphans of the Storm (21), Way Down East (20), Broken Blossoms (19)

---

Peter Bogdanovich

Küçük kasaba yaşamlarının deklanşörü. Maziye dönüş biletçisi. Bogdanovich sineması, geçmişin kıyısından kartpostallar sunar: Depresyon Amerikası'nda Jim Jarmusch vari yolculuğa koyulan baba/kız; Bringing up Baby'e saygı duruşu What's Up, Doc; 30'lar korku janrının platosuna Sunset Bulvarı konduruveren Targets.

Sinema tarihine kazınmış başyapıtı: The Last Picture Show (71)... 98 yapımı Pleasantville gelir akla.

---

Fritz Lang

20'lerin biçimsel ustalığında (bknz. Metropolis) mimar oluşunun avantajını kullanan Lang, Nibelungen'lerdeki Germen ruhundan etkilenen Nazilerin teklifini reddedip ABD'ye göçtü. Buradaki vatandaşları ile kara filmlerin boyut kazanmasına katkı sağladı. Dışavurumculuktan gelen Alman yönetmenler, Kara Film'e psikanaliz derinlik kattılar. Artık kahramanın "iç dünyası" da olay örgüsü kadar önemliydi. The Woman in the Window'daki suç işlemeye mahkum adamın "portresi" akıldan çıkmaz.
Weimar, Büyük Buhran, 2. Savaş... Diken üstü toplumun röntgenini çekmekte de mahirdir.

Seçme: Ölümden kaçılmaz sufleli Der müde Tod (21); M (1931); süfli ruhların perdedeki zirvelerinden Kumarbaz Doktor Mabuse serisi; büyük buhran döneminden toplumsal linç öyküsü Fury (36); Glenn Ford'un devleştiği -belki de- en iyi noiri The Big Heat (53)

---

Carl Theodor Dreyer

Filmleri, Zenit saati gibidir. Tıkır tıkır işler.

Gelmiş geçmiş en büyük Danimarkalı yönetmen. Trier'in atası. (Keşke Dücane Bey sinema kitabında Trier'i anlatırken ayrı bir parantez açsaymış)
Mistik/metafizik bir gerçeğe yaslanır Dreyer: Jan Dark'ın Çilesi'nin hücre sahnesinde, pencere demirleri duvarda haç şeklinde gölge oluşturur.
Acı çeken kadınlar vardır onun sinemasında. Direniş de yine kadınlardan gelir: Gözenek adedini sayabileceğiniz raddede yakın plan alınan Maria Falconetti yüzü; Gertrud'un durumu; başyapıtı Öfke Günü'ndeki Ortaçağ cadı avı.

Seçme: La passion de Jeanne d'Arc (28), Vampyr (32), Vredens dag (43), Ordet (55)

---

Elem Klimov

Aaahh Belinda filminde Fatoş Sezer (80'ler hatırası o güzel yüz), bir sahnede Müjde Ar için "Cesur kızmış valla. Zeliha'dan sonra Asiye'yi canlandırmak kolay değil" der.

Klimov, o rahatsız edici savaş filmini çekerken Ayzenştayn'ı, Tarkovski'yi değilse bile Kalatozov'u, sirenlerle/sığınaklarla hatıra gelen sarsıcı Leylekler Uçarken'ini düşündü mü acaba? İyi ki düşünmemiş.

Seçme: Gel ve Gör (1985)

---

Robert Bresson

Dağlarca, nasıl Türk Şiiri'nde akımlara bağlanmamış ve kendi yolunu çizmişse... Fransız Sineması'nın bu 'Katolik' yönetmeni de akımlara angaje olmamış, hep kendi kulvarında yürümüştür. Onun filmlerini tasnif etmek zordur.
İyi sinema için bir eşek ve bir saydam kızı kafi gören; iflah olmaz minimalist. Öykü anlatırken heybete iltifat etmez. Dreyer'deki "yüz" merakı, onda "el"e karşılık gelir (bknz. taşra papazı). Maradona ve Bresson: Tanrının 2 Eli.
70'lerde Hayalcinin 4 Gecesi ve Olasılıkla Şeytan gibi 2 varoluşçu ve intihar izlekli filme yöneldiyse de. En iyi eserlerini 70 öncesi vermişti.
Tabii haksızlık etmeyelim, bir de 'kuğunun son şarkısı' var ki. Sinema tarihinde açgözlülük ve doğurduğu yıkım dendiğinde Stroheim'in devasa başyapıtı Greed (1924) ile başa güreşir: L'argent (Para, 83)

Seçme: Rastgele Balthazar (66), Bir İdam Mahkumu Kaçtı (56), Mouchette (67) ve Dostoyevski tadı sinmiş harikulade Pickpocket (Yankesici, 59)

---

Sidney Lumet

İşaret parmağını toplumun aksayan yönlerine tutarken; hukuk, medya, emniyet üçgeni teşhirden en hatırı sayılır payı alanlardı: 70'lerin daha da değişen dünyasında, Death Wish'teki Charles Bronson'nda farkı kalmamış polis memurlarıyla; sermayeye göbekten bağlanmış, toplumu manipüle eden medya kartelleriyle; hukuğun guguğa, adaletin kadın ismine çevrildiği duruşma anlarıyla (bknz The Verdict)...
Bu arada. Deathtrap, asla bir Sleuth olamaz :)

Seçme: 12 Angry Men (57), Network (76), Soğuk Savaş gerilimi Fail-Safe (64), Köpeklerin Günü (75), Serpico (73)

---

George Cukor

Erkek egemen Hollywood'da, kadının bayrağını ilk göndere çekenlerden. Başta Hepburn, oyuncularından en yüksek verimi almıştır. Efsane Tracy/Hepburn çifti, en güzel filmlerini onun yönetiminde çevirdi... Holivud'un taçsız kraliçesi Norma Shearer, The Women'de bir yangının külünü yakıp geçiyordu.

Çocukluğumuzun leylak kokulu Pazar sabahları yönetmenidir Cukor. Hoş. The Philadelphia Story'de kantarın topuzu azıcık kaçırmıştı :)

Seçme: Adam's Rib (49), My Fair Lady (64), Pat and Mike (52), Gaslight (44)

---

Peter Greenaway

"Otur tablo niyetine izle." Bazı filmleri tam da bunu dedirtir: The Draughtsman's Contract.
Resmin içinden gelen bir yönetmen zaten. Onun filmlerinde içerik, biçimin altında ezilmeye mahkum.

Seçme: Fellini'nin Roma'sını aratmayan dekoruyla The Belly of an Architect (87); tarifi zor Sayılarda Boğulmak (88); rahatsız ederken, müthiş renk paletiyle -mideyle beraber- gözlere de ziyafet sunan Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı (89)

---

Woody Allen

Yahudi, New Yorker, nörotik, entelektüel, komik.
Kopartan bir soygun sahneli Parayı Al ve Kaç ile başladığı ilk dönem, distopyadan psikanalize bir kahkaha galerisidir. Gag'ın mutfağından geliyor oluşunun hünerlerini kullanır... Bergman'a tazimde bulunduğu Interiors ile 2. dönem başlar. 'Her devrin adamı' unutulmaz Zelig'i de içeren bu dönemde gerçek ve hayal çarpıştırılır (Kahire'nin Mor Gülü)... Nihayet Hannah ve Kızkardeşleri ile vizörünü büsbütün ciddi konulara, kentsoylu yaşamın bireysel sorgulayışlarına, kadınlara, ilişkilere hasrettiği ustalık dönemi 'motor' der.

Seçme: Crimes and Misdemeanors, Hannah and Her Sisters, Zelig, Manhattan, Annie Hall, Love and Death

---

Raoul Walsh

Kara Film'in sadık bendeleri, onu minnetle anıyor. Film Noir, bir dönemin (29 krizi) aynasıdır ve kimi yönetmenler dikiz aynasıyken, Walsh boy aynasıdır.

Freud erkeği olan Cody'nin (James Cagney'e gangster olmak çok yakışıyor) -başyapıtlar başyapıtı- White Heat'ın çatı sahneli finalinde çektiği "Bak, işte dünyanın zirvesindeyim anne" tiradını kim unutabilir.

Seçme: White Heat (49), High Sierra (1941), Kükreyen Yirmiler (39)

---

Luis Bunuel

Sinemada gerçeküstücülük, daha önce de vardı elbette. Rene Clair'de göreceğimiz dadaist akım örnekleri; Jean Epstein'in bindirmeyi ustaca kullandığı Coeur fidele (23) vs. Ancak bu janrın maraton koşucusu Bunuel idi.

Filmografisine kaba hatlarıyla 4 çizik:

Avantgarde: Dali yılları
Toplumcu Dramlar: Meksika yıllarında gelen, Los olvidados'un başı çektiği
Ağır taşlamalar: Kilise/inanç üzerinde yoğunlaşır. Bu kez Viridiana ve Nazarin başı çeken. Temelden değişim olmadıkça "bireysel sadakaların" ancak günü kurtaracağını imler.
Saf gerçeküstücülük: Son filmleri. Tabii öncesinde de yer yer vardı: Archibaldo de la Cruz'un şişme kadını yaktığı o sahne. Çölün Simonu'nun boyut değiştiren Transatlantik finali :)

Burjuvazi eleştirisi, sinemasının ana damarıydı.

Seçme: Bir Endülüs Köpeği (1929), Altın Çağ (1930), Mahvedici Melek (62), Los olvidados (50), Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (72), Özgürlük Hayaleti (1974)

---

Leni Riefenstahl

Fotoğrafçı ve sinemacı. Nazilerin perdedeki gözü kulağıydı. Ancak bu, onun yetkin bir yönetmen olduğu gerçeğini değiştirmez.

45 sonrası nedamet getirmişti. Birkaç yıl sonra çektiği Tiefland ile de günah çıkartıyordu. Doğa'nın kucağına geri dönmüştü işte. (32 yapımı Mavi Işık)

Seçme: Nazi ihtişamını "yanaşık nizam" gözlere sokarken, kurgu dersinden de geri kalmayan Triumph des Willens (35), Berlin Olimpiyatları'nı belgeleyen propagandist Olympia 1-2 (38)

*

Veit Harlan: Bir diğer Nazi sinemacısı. Ancak Leni'deki sanatsal zarafetten yoksun. Gemiyi de azıya almışlardan. 40 yapımı Jud Süss, Yahudi düşmanlığında hudut tanımıyordu.
Geçmişi eşeleyip, ona -bugüne uyan- yeni bir kıyafet biçmek... Gündüz Vassaf 'terzi tarihçi' der.

---

Elia Kazan

Bir nedamet de o getirdi: Rıhtımlar Üzerinde.
Sabıka malum: MacCarthy bülbüllüğü.

Kasaba rutinini verirken Douglas Sirk; film noir'e yaslanırken Walsh kadar olgundur.
Filmlerinde, bireyden hareketle toplumu deşmiştir hep. Kazan'ın kahramanları, hoşgörüsüz bir toplumun cenderesinde, adeta kıldan köprüde yürürler. Çevre, ateşböceği yiyen kurbağadır.

Seçim: Marlon Brandolu İhtiras Tramwayı, 1915 olaylarının 100. yıldönümünde tekrar izlenesi America America (63), iktidar yozlaştırır diyen Viva Zapata (52), debutu A Tree Grows in Brooklyn (45), eleştirel sığası yüksek Centilmenlerin Anlaşması (47), James Dean'lı modern Habil-Kabil öyküsü Cennetin Doğusu (55)

---

Jean-Pierre Melville

Fransız noir'i, daha bir ruh çözümlemelidir ve toplum kurbanı 'yalnız kahraman' mitosuna sıkıca sarılır.

Tambur majörü ise Melville'dir. Alain Delon, Lino Ventura gibi türün erbabı aktörlerin etinden sütünden çok iyi yararlanmıştır.

Paltosundan, başta Henri Verneuil (bknz. Sicilyalılar Çetesi) pek çok isim çıkmıştır. Ancak bazısı çok kötü taklitlerdi. M. Jackson'un Thriller'ini taklit eden Tolga Han Dans Grubundan farksızdı :)

Seçme: Boş silahla ölüme gitme fikri Yılmaz Güney'in Umutsuzlar'ına da ilham vermiş olağanüstü Le samourai (67), Belmondo'yu aykırı rahip -Huston'un Wise Blood'undakinden- rolünde izlediğimiz Leon morin pretre (61), 'trençkot sadece Bogi'ye mi yakışır yani' dedirten Le doulos (62), Fransız direnişini en iyi anlatan filmlerden L'armee des ombres (69), "son bir soygun yapıp köşeye çekilme" denklemli Bob le flambeur (56), Rififi ile aynı etkileyicilikte soygun sahnesiyle La cercle rouge (70)

---

Jules Dassin

Ülkemizde Topkapı ile meşhurdur. Suç/soygun bandında Melville'den aşağı kalmaz.

Özellikle Rififi'nin 2. kısmında, sinema tarihine geçmiş o yarım saatlik "sessiz" soygun sahnesi ve yaratılan gerilim inanılmazdır.

Seçim: The Naked City (48), Rififi (55), Night and the City (50) ve Melina Mercouri kontenjanından Pazarları Asla (60)

---

Andrzej Zulawski

Polonya Sineması'nda 'nispeten' daha ticari işler çevirdi. Kadına da yakın durdu. Unutulmaz Valerie Kaprisky, Sophie Marceau, Romy Schneider gibi aktrislerle çalıştı.
Geniş tuttuğu yelpazesinde, korku türüne de özel ilgisi vardı. Isabelle Adjanili Possession, Repulsion'un kanlı ve gore versiyonu gibidir.

Seçim: Trzecia czesc nocy (71), son kısımda ağlatan L'important c'est d'aimer (Önemli olan Aşk, 75), kötülüğün uzay gemisiyle dünyayı terkettiği distopyası Gümüş Küre (88)

*

Polonya ve distopya demişken... Erkeksiz bir gelecekle sağ gösterip, eril bir finalle sol vuran Seksmisja (84) farklı bir tat arayanlara önerilir.

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 2

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 3

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 4

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 5

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 6

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 7

Sinema Tarihinin Büyük Yönetmenleri 8


10|1
0|0
  • Bu Bence, görüş paylaşımına kapalı!
Yükleniyor...