Hasan Abi ile aramda iğrenç bir ilişki vardı. Her gün bana tuvaleti temizletir ve bir araba küfür ederdi. Artık tuvalet temizlemekten ve küfür yemekten çok sıkılmıştım. Ama alışmıştım. Konuşsun dursun pezevenk diyordum ve içimden küfür ediyordum. Benim işim tuvalet temizlemek değildi ben orda komilik yapıyordum. Hasan ise mutfağın sorumlusuydu. Yani mutfağın müdürü gibi bir şeydi. Mutfak çok önemliydi onun için.

Bir gün mutfakta bir bardak düşürdüm parçalanmadı. Çatladı. Hasan abi duymuştu bu olayı ve çok sinirlendi. Çatlayan bardağı benim kafamda kırdı ve ekledi. “senin zürriyetini *kerim it! Dikkat etsene biraz ayı”. Bu azarları yedikten sonra mutfağa kanayan başımı yıkamaya gittim. Bulaşıkçı Vedat Abi vardı orda, kafamı bulaşık kazanında iyice yıkadı. Bir sigara molası verdim. Dışarıya çıktım. Kaçak parliment sigarasından bir adet yaktım. Gelip geçen arabaları kamyonları izlerken bir trafik oluştu. Sonra o iki güzel buz mavisi mi, yoksa beyaz mı, ya da böyle mavili garip beyazlı bir şeyli gibi olan gözleri gördüm. O gözlerle yarım saniye göz göze geldim. Sonra gözlerini çevirdi pis or*spu bana. 20-25 saniye baktım ama bir daha bakmadı. İçimden, acaba hangi kodumun evladı bu kızı götürüyor diye düşündüm. Biraz sonra sigara bitti zaten içerden de çağırdılar.

Ertesi gün sabah sekizde işe geldim. Hasan piçi benden önce gelmişti ve gelir gelmez tokadı enseme yapıştırdı. “Ulan or*spu çocuğu nerdesin saat dokuz oldu”. Dedim abi nasıl dokuz bak saatine. Cebinden takoz telefonunu çıkardı ve saati gösterdi. Takoz telefonunun gösterdiği saate göre saat: 9: 02 idi. Ama kesinlikle yanlıştı dün saatler bir saat geri alınmıştı ve bu piçin bundan haberi yoktu veya sırf beni dövmek için haberi yokmuş gibi yapıyordu. Telefonu bana gösterdikten sonra kaldırıp kafama vurdu. Dün bardağı patlattığı yere vurmuştu orasının iyice yarıldığını hemen hissettim elimi koydum resmen kan fışkırıyordu. Hasan beni yana doğru itti duvara çarptım. Başım dönmeye başladı. Gözüm karardı. Bayılmışım.

komik hikaye
Gözümü Hastanede açtım. Doktor uyandığımda bilinç ile ilgili sorular sordu. Bu nasıl oldu diye sordu iş kazası dedim. İnanmayan gözlerle bir bana birde elindeki tomografi filmine bakıyordu. “Şanlısın ki kafatasın da bir ezilme var iç kanama veya çatlama gibi bişey yok yalnız buraya iki kez darbe alınmış” dedi kafamı göstererek. “Her neyse tamam sana 5 günlük iş göremez raporu veriyorum. 5 gün sonra gel bir daha bakalım” dedi. Odadan çıktım Selim Abi ordaydı doktorun söylediklerini ona aynen söyledim elimdeki raporu da gösterdim. Selim çalıştığım yerde bir iş yapıyordu ama tam bilmiyordum ne iş yaptığını. Genelde elinde defter veya laptop oluyordu ama müdür ya da yetkili biri değildi yani önemli biri değildi.

Hastaneden içimde bir neşe ile çıktım. Selim abiyle arabaya bindim ilk olarak mekâna gidip üstümü başımı alıcaktım sonra da beni eve bırakacaktı. Mekâna gittik. Kapıdan iner inmez Hasan ile karşılaştım. Bana “ne oldu ulan puşt bebe gibi bayıldın, karı mısın oğlum sen" gibi laflar etti. Acaba benden neden bu kadar nefret ediyordu. Beni hastanelik etmişti ve ben onu polise şikâyet edemiyor kendimi savunamıyordum çünkü bana bu işi o ayarlamıştı. Ona ihanet etmemek için bütün bu yaptıklarına katlanmak zorunda mıydım? Bana küfretmesiyle şiddet göstermesi aynı şeydi benim için. İkisi arasındaki farkı idrak edecek bilgi birikimim ve farkındalığım yoktu belki de. Ben aşağı doğru inerken son anda tükürdü Hasan kafama ve "daha çabuk geçer" diye bağırdı arkamdan. Eşyalarımı aldım. Raporumu müdüre teslim ettim ve selim abi beni eve bıraktı. Dikkat et koçum kendine dedi…

Rüzgar nereye götür beni oraya
Eve girdim kimse yoktu. Zaten tek başıma yaşadığımdan dolayı kimsenin evde olmaması doğal karşılanabilirdi. Osman abinin oğlu Yadigâr arada sırada gelirdi onun dışında yalnız yaşıyorum diyebilirim. Eve girdim direk olarak ayna da kendimi gördüm başım sarılıydı üstümdeki iş gömleğinde kan vardı çıkartıp banyoya götürdüm üstüne biraz deterjan döküp temizlemeye çalıştım. O sırada banyodaki aynada kendimi gördüm. kendimle göz göze geldim. Tipe bak a*ına koyim dedim.

Beş gün izinli olduğumu hatırlayıp bir an keyiflendim. Akşam da en sevdiğim dizi vardı hem onu izlerim hem de yarın işe kalkmak gibi bir derdim olmadığından gece geç saate kadar oturabilirim diye düşündüm. Dışarı çıktım cips ve kola aldım. Sonra Yadigar’ı aradım, geleceğini söyledi. Yadigar’ı beklerken T.V kanallarına bakıyordum çoğunda reklam vardı. Genelde içecek, cips, kola reklamları ya da banka reklamları. Bir tanesinde “rüzgar nereye götür beni oraya” dizesi çok hoşuma gitti tekrarladım içimden sürekli.

boğaziçi
Kapı çalındı. Yadigar geldi. Baba ne haber diye içeriye daldı. Elinde 4-5 şişe şarap vardı. “Bak sana güzellik yaptım şeker kardeşim bu akşam şov var “dedi. Dedim “ŞOV” nedir? Şov işte dedi alkol şov. Ooo.. cips de var dedi masadakileri kastederek. Dedim "oğlum nerden buldun o kadar şarabı?" "Ben bulurum hacı ben kimin oğluyum? Çılgın Osman’ın. Ben var ya adamın *mına korum moruk anladın mı?.."

Çılgın Osman, Yadigarın babası. Rahmetli babası. Devlet memuruydu. Hayatı boyunca çocukları karısı ailesi ve devlet için çalışmıştı. Örnek bir vatandaştı. Emekli olunca İstanbul sahillerinden denize girmeye başladı. Sürekli yüzüyor güneşleniyor. Arkadaşlarıyla rakı sofrası kurup deniz kenarında eğleniyorlardı. Bir gün bu monotonluktan da sıkılarak kano ile boğazda gezmeye karar verdi. Buraya kadar pek bir sorun yoktu. Fakat dikkat çekmek için deniz otobüsüne kano ile biner daha sonra kanoyu boğazın ortasında suya atıp kendi de suya atlardı. Kano ya çıktıktan sonra boş boş sürerdi. Boğuluyorum ayağına ya da çok yorulunca işaret fişeği atarak sahil güvenliğin kendisini karaya çıkarmasını beklerdi. Bunu bir kaç kez daha yaptı. Televizyonlara çıktı. Artık halk onu tanıyordu. Deniz otobüsünden atlarken insanlar onu alkışlıyor, sevgi gösterilerinde bulunuyordu. Bir gün belediye artık bu durumdan rahatsız olmaya başlayınca, deniz otobüslerine kano ile girilmesini yasakladı. Osman o gün kanosuyla geldi, kanoyu deniz otobüsüne almadılar fakat Osman Bostancı- Bakırköy seferini yapacak deniz otobüsüne bindi. Marmara’nın ortasına gelinmişti. Osman şortunu çıkardı sliple denize atladı. Yine alkışlandı. Yüzdü yüzdü çok yoruldu karaya daha çok vardı işaret fişeğini ateşlemeye karar verdi. Ateşledi. Sırt üstü yatarak dinlenmeye başladı. Birazdan onu gelip almadılar. Sahil güvenlik, fişeği atanın Osman olduğunu biliyordu. Bu yüzden gitmediler. Osman ağabey orada hayatını kaybetti.